Perde… Oyun başlasın.. / Tuğba Erlik

Birden kendimi sahnede bulduğum o an. Kendimi halbuki ne kadar da çaresiz hissediyordum. Buldum dediklerim kaybolmuş, mücadele edip kazandıklarım elimden uçup gitmiş, yanımda bildiklerim çoktan kendi derdine düşmüştü. Hayat zaman zaman güzel yüzünü gösterse de çoğu zaman puslu, gri, hatta karanlık tarafını tokat gibi yüzüme vurmayı başarıyordu. Bir yandan kalbim bu umutsuzluklar karşısında hiç mi çaren yok derken, diğer yarım hakikate çok yakınmış gibi görülen o pembe düşlerin bir gün gerçek olacağı hayalleriyle dolup taşıyordu. Hayatın izahını sağlayan yollardan birinden artık çıkma isteği duyuyordum yalnız çalışıp yalnız düşünüyordum yalnızca yaşamak gibi bir şeyle tatmin olamazdım.
Yaşantımın yanına saçılmış çer çöp parçalarını, bazı yerlere bulaşmış çirkinlikleri, bunların neden ve nasıl geldiğini düşünmeden hayatımdan söküp atmam gerekiyordu. Yaşam denen bu mücadeleyi sürdürecek, tüm yaratıcılığımı kullanıp bunun başka bir şeye dönüştüğünü izleyecektim. Ruhu sakat kim varsa zihnimde onları derhal öldürmeliydim. Bunları yapabildiğimi düşündüğümde kendimi tam anlamıyla dinamik, içimdeki tüm güzel duyguları kullanabildiğim sayılı birkaç zamanı düşlerken buluyordum.
Bütün zihnim ve bedenimle o günleri tıpkı bugünmüş gibi yaşamaya davet ediyordum.
Bundan 20 yıl önce sırf genç olduğumuzdan mı bilmem belirli koşullarla veya bir takım başarılarla sonsuza dek mutlu olunabileceği fikri…
Güvensizliğin kemirici tarafıyla henüz tanışmadığımız zamanlar. Zayıf düşmediğimiz, yorulmadığımız, hainin sahtekarın ne demek kim demek olduğunu bilmediğimiz, iyi bildiğimiz, can bildiklerimizi henüz kaybetmediğimiz zamanlar.
İşte o zamanlar hayaller zorunlu değildi. Hayatın kendisi zaten pembe bir rüyaydı, gerçeklerle yüzleşme kısmını ise anne ve babalar hallederdi. Çocukken de meydanlarda kurulan pazarlarda gezmek, sokaklara gelen dönen zincirli salıncaklara binmek için beklediğimiz sıra, ayı oynatan adamın evin önünden geçmesiydi mutluluk. Hayal kırıklığına uğramaya başlamadığımız, sağlık olsun kelimelerini henüz kullanmadığımız zamanlar. Zamanla toz pembe olan hayat, yerini gri ve siyah rengine dönüştürmeye başladığında hayaller de zorunlu hale geldi.
Diğerlerinden hiç de farkı olmayan bir mayıs sabahı ansızın farkına vardım ki hayatımı boşa harcama tehlikesi ile karşı karşıyayım. Bir otobüsün yağmur damlaları çarpan penceresinden dışarı bakarken yılların geçip gitmekte olduğunu gördüm ve hayattan ne bekliyorum diye sordum kendi kendime. Beklediğim cevap çok hızlı bir şekilde geldi, mutlu olmak istiyordum.
İşte bu zamanlar hep kendimi mutlu bir tiyatronun içinde buluyorum. Zorla da olsa perdeyi  açıyor, o mutlu rolü şimdiki yapabileceklerime de inanarak oynamaya çalışıyorum.
Şimdilerde hayat, hayalini kurduğum mutlu bir oyun.

1 Yorum Perde… Oyun başlasın.. / Tuğba Erlik

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*