Peki Ya Sen? / Ece Çeçen

Siyah beyaz çizgilerle uzanıp giden tavanın basıklığı altında, insanı daha da bastıran efkârlı bir şarkı çalıyor. Hava sıcak, önümde fincanı tabağından ayrı düşmüş köpüksüz bir kahve. Kırmızı ışıklarıyla, giriş kapısından bu yana göz kırpan birkaç avize. Ne ışıltı ama! İçinin vasatlığına tezat… Tıpkı, içeride sabırsızca bekleşen kadınlar gibi. Üstündeki tozu, küfü, pisliği silkeleyip atmak için bekleşen kadınlar… Peki ya ben?

Efkârlı şarkının yerini tiz bir ses alıyor, bilindik ritmiyle birlikte kulakları tırmalayan. Sesten biraz olsun kaçabilmek umuduyla masamı değiştiriyorum. Bahçeyi, kokuşmuş halıyla kaplı zeminden ayıran bir koltuğa yerleşiyorum. Lekelerle bezenmiş, kırmızı, pis bir deri. Eğer kaygım varsa estetikten bu yana az biraz, üst kata çıkan şu ahşap tırabzanlı merdiven o da. Bordosu yeşiline karışmış birtakım seramiklerle tırmanıyor üst kata. Sanki yukarıda başka bir dünya var, adımları izle, seni zevki sefa sularına götüreceğim diyen. Bekliyorum, fakat sular hiç gelmiyor, vakit geçmiyor, lanet yerde sıra bir türlü bana uğramıyor. Dedikleri kadar varmış, elli aptal kadın. Çarelerini, çaresizlikle örülmüş şu pespaye yerde arayan. Peki ya ben?.. Dikişleri yer yer patlamış deriden taşan süngeri tıkıştırmakla meşgulüm içeri, sanki benim günahımmış gibi. Ben çırpınırken, odanın kapısını aniden açıveren bir anne gibi geliyor garson. Yakalandım. Çay getirmiş, ikrammış. Fincanım soğumuş mu diye kontrol ediyor, “Tek anladığın şey bu mu yani?” demek istiyorum. Ama geçiyor, pembe yanaklı oğlan çocuğunun suratına bakınca. Çaydan bir yudum alıyorum. En az içerisi kadar bayat. Yarı uykuyla karışık bir baygınlıkla adamı gözlüyorum uzaktan, hızlısından birtakım el kol hareketleri ve her türlü iletişim aracıyla ikna çabasında avını. Saçlarını mavi siyaha boyamış bir kadın, gözlerini açmış dinliyor onu. Bu bir bakıma seans onun için. Tükettikçe rahatlıyor, verdikçe çözülüyor midesine oturmuş yumrunun düğümleri, maddi manevi ne varsa vermeli! Aldıkça, harcadıkça, konuştukça… Tükettikçe vaktini, bir mutluluktur, doluyor içine. Onu onaylayan bir edayla kafasını sallıyor, dudaklarından dökülen her bir kelimeye. Ahh! Ne de zor bir kadının dertlerini bilmek aslında. Hele de geldiği, sığındığı yer ters dönmüş fincanların mekânıysa. Baksana nasıl da görüyor, kadının ruj izlerinden, o küçük dünyasını. Yırtık pembeyse aşüfte, bir dolu kan kırmızıysa iddialı, hafif bir bej tonuysa eğer çizgileri belli belirsiz; silik bir kadın belki de. Verdiği öğütler hafifçe kulağıma çalınıyor, “Asla yazma, o sana yazsın. Tıpış tıpış dönecek, bak görürsün! Ondan geliyor adımlar hayatım, kartlar öyle söylüyor baksana, vallahi ben değil!” Az sonra başıma geleceklerden evvel kısa bir fragman iyi oldu. Bir şeyler daha geveliyor, ancak tahammül sınırlarım yalnız son bir cümleyi daha kaldırabiliyor. Fakat bu tahammül sınırlarımın kaldırabileceği bir şey. Benim değil.

“Özlesin, bırak özlesin. Öyle çok özlesin ki kendi içinde kırılsın. Her kim kendi içinde kırılır da yenilirse o insanı bir daha tutamazsın.” Gerisini dinlemiyorum. O an sadece özlerken kırılabilecek kadar sağlam dirençleri olan o adama gıpta ediyorum. Ben gıpta ederken bir ikram çay daha geliyor. Peki ya ben?

Özlerken direnci kendi kınına kaçanlardan mıyım? Savunmasız, çıplak bir metal parlaklığı ile hep acısını bekleyenlerden? Sonra da bu acıdan zevk duyanlardan? Ah! diyorum ani bir irkilmeyle, sanki o acı gelmiş gibi yıkılıyor ortalık. Adamın sesi arkamdan yükselen bir tınıya karışıyor. Gök delinmişçesine bir yağmur başlıyor fakat beni esas ilgilendiren gürültüyle açılan o sahnede yükselen piyano sesi. Arka bahçeden. Böylesi bir güzellik şu tablonun hiçbir yerine kondurulamaz. Garson sürme camları kapatırken “İçeri gelin isterseniz.” diyor. Gözüm, yukarı kıvrılan o güzel basamaklara kayıyor, merdivenin dip köşe masasına yöneliyorum. “Sizi zaten yukarı alacaktık, önden buyurun, Servet Bey birazdan gelecek.” Sevinçliyim, sulara koşuyorum. Yukarı tırmanmamla birlikte, o başka dünyaya uzanıyor başım, kakmalı bir kapıdan. Hani yağmur? Hani yer yarılırcasına gürleyen gök? Yerlere kadar uzanan bir camdan süzülüyor günışığı, kırık dökük oymalı sandalyelerden. Dikmelerin önümde art arda sıralandığı, kirişlerine rengârenk kilimler serilmiş bir çatı katı. Düşündüğümden eski, düşündüğümden güzel. Geçmiş gibi, hâlbuki geçmemiş. Servet Bey çıkageliyor, hah tamam! diyorum, şimdi öğreniriz işin aslını. Hayatım diyen gevrek ağzı, artık öyle değil. Bir şeyler mırıldanıyor, sesi şiir okuyan bir adam şimdi. Hafiften yeşile çalıyor gözleri, kumral saçlarını geriye tarıyor ağzında bir sigarayla. Hani o son gördüğüm metro çıkışında, son sarılışım gibi. Önümde kümelenmiş sinekler girip çıkıyor aralanmış dudaklarımın arasından, kalbim hızlanmış, gözlerim dolu dolu. “Bir fal baktırıp çıkacaktım, yalnızca bir fal, gitmek istiyorum.” diye haykırıyorum kapıyı yumruklarken. Ayak uçlarımda cam kırıkları birikmiş, evdeki bütün kristal kül tablaları. Bazen biraz kan. Kanların arasından bir küçük manzara, daracık, plastik süpürgeliklerini ezberlediğim koridorlar. Bazen de bir okul koridoru oluveriyor, yüzlerini bir daha hiç görmediğim çocuklar. Şehirler, üst üste, hızla değişen, dönen şehirler. Az ötede bir baba figürü bütün hayatlara sponsor ve bütün hayatlara katil. Anneler dahil. Kilimleri kirişlere dizen anneler. Peki ya ben? Benim hikâyelerim değil bunlar, olamaz, böyle kopuk böyle başıboş değil ki benim cümlelerim… Dikmeler yıkılıyor bir gümbürtüyle, çürümüş ahşap kokusu, bir çatı katı inmiş üstüme. Fakat yaşıyorum, ısrarla, soluk soluğa ve oymalı sandalyelerin tepesinde. Her inkâra teşebbüs biraz daha çökertiyor altımdaki yığıntıyı. Düştü düşeceğim yüzüstü, koşarak geldiğim sulara. Eskiden olsa, hep bir tahtın tepesinde oturacağımı sanırdım. Fakat bu defa ortalığı basan sulara dökülmüş yüzüm. Korkuyla, dehşetle ve altındaki sandalyeleriyle bana bakan yüzüm. Ne diyorlar buna? Büyümek mi? Hayır, büyürken düşmeyeceğim, düşmeyeceğim, düşmeyece… Bütün inkârlar suya karışıyor, ceplerimde bir yığın taş. Düşünmekten çürümüş zihnin, ahşaba ahbaplık ediyor ve artık tek bir şeyi hatırlıyor. Tekerrür eden tarihi. Bir köşe yine ev kokuyor, pazar günleri bir bıçak akıp gidiyor omurlarımın arasından. Bir köşe de bir adam, ilk defa öperken vücudumu “Şşşt” diyorum, “Derilerden süngerler taşacak.”

Taşlar ağırlaşıyor; dostlarım, birtakım adamlarla bir olmuş cebimde, ablam annemin astığı kilimleri atıyor üstüme. Her şey daha da ağırlaşıyor, peki ya ben? Ayağa kalkıyorum, sırılsıklam olmuşum. Kapıda artık şiir bilmediğine emin olduğum o herif beliriyor. Gözleri yeşil falan değilmiş… Arkamdan gelen güneşin sıcaklığını hissediyorum ve bitiyor seramikten basamaklar. Garson, iki çay daha içtiğimi söyledi, fal baktırmayacağımı söylemişim. Hesabı ödeyip çıkıyorum. Ne garip! İnsan gelecekten böyle çabuk vazgeçer mi? Bir piyano sesi yükseliyor indiğim sokaktan boylu boyunca ve ben sırılsıklam olmaya devam ediyorum.

1 Yorum Peki Ya Sen? / Ece Çeçen

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.