Peki / Serdar Sevgi

                Yara – bere ve travmalarla geçen altmış üç günün ardından, baharın insanları kucaklamaya başladığı bir akşamüstü caddenin karşısına geçmeye çalışırken gördüm, kırmızı ceketini, mavi kotunu, uzun boyunu. Altmış üç gün. Yara bantlarım tükenmiş, başvurmadığım tedavi yöntemi kalmamıştı, üfürükçü hocalar dışında.

                Okulda karşıdan karşıya geçerken yapılması gerekenler anlatılırken dersten kaçsaydım ya ben. İlkokulda dersten kaçılmazdı ama. Çişim gelseydi, karnım ağrısaydı, nöbetçi öğrenci gelseydi “Nejat’ı müdür çağırıyor öğretmenim.” deseydi ya. Ne Çişim geldi, ne karnım ağrıdı, ne de  nöbetçi öğrenci çağırdı. Önce sağa baktım, sonra sola. Bir daha sağa bakamadan  gaz verdim motoruma. Sağa bakmam lazımdı, öyle öğretmişti öğretmenimiz. Önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa. Ama unuttuğu bir şey vardı öğretmenin. Aşk olmalıydı içinde insanın, alev alev yanan. O aşk yoksa artık sağa bakamıyordu insan.

                Nabzımla motorumun hız ibresi yarışa girdi. Hangisi geçti derseniz, kesin nabzım geçmiştir motorun ibresini. Normali yüz kez atmasıdır nabzın dakikada. Ben sağa bakınca o nabız, göz bebeklerimin  büyümesiyle yüz yirmiyi geçmiştir. Motorumun ise o hıza ulaşmasına sekiz saniye vardı. Ben o sekiz saniyede dünyanın en hızlı ilerleyen filminin sonuna gelmiştim bile,  Altmış üç günün ilk sabahına.  Her şeyin bittiği, kendi içimdeki ateşin harladığı o lanet sabaha. Alkolün yetmediği, sigaranın gıda yerine geçtiği, yeme içmeyle aramın bozulduğu, uykuyla küskünlüğümün başladığı, gözlerimin ışığının söndüğü, göz yaşlarımın gözlüklerimi ıslattığı sabaha.

                Kendi içimde mahkemeler kurdum. Savcı, hâkim, avukat oldum. Çıkamadım içerden. Af kanunu çıkardım ama içimdeki mantık meclisi onaylamadı. Seviyorum diye gerekçe gösterdim. Gerekçeniz kabul edilmedi dediler. Ölüyorum dedim, yapmayın dedim. Adaletin kestiği parmak acımaz dediler.

  Sanık bendim. Her şeye ben teşebbüs etmiştim. Sonra iki tane hayatı zehirledim. Kırdı hâkim kalemimi. Sana bu az bile, der gibi baktı yüzüme. Kişi duygularını hiçe saymaktan hüküm giymiştim. Cezam onsuzluktu. Savunmam ise sadece sevmek, sadece değil, çok ama çok sevmek. Sevdiğim için vazgeçtim. Zarar vermemek için, dedim. Dinlenmedim bile. Hâlbuki vazgeçmeseydim öldürecektim onu. Hayatı zehir olacaktı. Benim yüzümden girdiği yükün altından kalkamayacak, kendine de bana da zarar verecekti.

                O zaman tüm güzel sözlerim, kurduğum tüm aşk cümlelerim ona bir anlam ifade etmeyecek, yediğim balıkla içtiğim rakı gözüne batacak, mutfağı kokutmuşsun diyecekti. Benim yüzümden güzelim düzenini alt üst edip ben gibi bir hayalperestin koynunda yok olacaktı. O çok sevdiği beni bir gün başkalarıyla kıyaslamaya başlayacaktı. Herkes bizi konuşacaktı. Ben takmayacaktım ama o için için kahrolacaktı. Tıpkı su yemiş astarsız demir gibi için için çürüyecekti. Tüm çevresi beni düşman belleyecekti, ben yine sallamayacaktım. Çünkü o varken umurumda olmayacaktı bu dünya, ama o buna ayar olmaya başlayacaktı. Rahat olduğumu düşünecekti. Hâlbuki hep bilirdi benim insanları sallamadığımı.

                Altmış ikinci günü altmış üçüncü güne bağlayan gece rakının, balığın, mezelerin ve meyvelerin şahitliğinde hazırladım bu cinayet planını. Sonra elime telefonu aldım. Artık dayanamıyorum, bitti, dedim. Alkollü müsün, dedi. Hayır, dedim. Dört harften oluşan ve hayatımın en acı veren kelimesini öğrendim o an. PEKİ…

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*