Papatya / Ceyda Oktay

Küçük kareden Ece’nin teninde gezintiye çıkan meltem, kabusu tekrarlayacak bir cumartesi doğuruyordu. Uykusuz ve morarmış gözlerini fondötene bulamış Ece’nin en büyük korkusu yine, yeniden gecenin gündüze hakim olmasıydı. Geceyi bir kenara bırakmadan önce üzerinde var olan insan etini hafifçe kaldırarak vücudunu savaştan galip çıkartmaya karar verdiği o saat gelmişti. Yüksek desibeldeki horlamayla birlikte bacağını savaşa kaptırması haftada en az üç kez başına gelen bir şeydi. Yeniden taaruza geçecek, küçük bir hamleyle bacağını kurtaracak, sağ holden hızla sola kayacak, geceden kalma içki şişelerinin cam kırıklarına basmadan  tabanlarını sıyıracak  ve karanlığına umut olan  papatyasına koşacaktı. Fakat  her cumartesi yaşadığı garip rutin, bu sefer vücuduna yapışmış olan insan etinden çok rahat kurtulmasıyla değişti. Bej rengini almış yatakta uykusuna devam eden  adamın vücudunun yatakla orantılı olmayışına dikkat kesilerek  çıktı yataktan. Kapıdan tam çıkacakken durdu ve arkasına döndü, haftalardır uyanmasından, yüzüne  morluklar ve siyahlıklarla dolu çiçekler çizmesinden korktuğu adam, işte tam orada uyuyordu ve savunmasızdı. Sağ tarafında duran yastığa gözü takıldı, yastığı alıp en son gücüyle onu boğabileceğini ya da askıdaki ceketinin cebinden silahı alıp öldürebileceğini hayal etti. İçi bir an için huzur doldu, sonra yapamayacağını düşünerek vazgeçti.

   Uyku ne garip bir şeydi, belki de insanı en büyük korkularından arındırdığı masum bir silahtı. O silah gün içerisinde herkese doğruluyor; göz kapakları öfkeden yorgun düştüğü vakit namluyu aşağı sarkıtan masum silaha dönüştürüyordu. İnsanı kendine dahi savunmasız bırakıyordu. Düşüncelerden sıyrılarak günlük rutinine başlamak üzere kafasını kapıdan yana çevirdi. Sağ holden, mutfaktan, -cam kırıklarına aldırış etmeden- papatyaların olduğu odaya geçti. Papatyalar Ece’nin eve hapsolmasıyla birlikte karanlığa mahkum edilmiş, o güne kadar güneş yüzü görmemişti. Bir gün önce Ece odada, papatyanın tam karşısında, olan pembe silik  duvarda ışık içeri sızmasa fark edilmeyecek boyutta bir delik olduğunu, oradan da küçük bir gün ışığının papatyayı yıkadığını gördü. Önceden nasıl bir karanlık içinde olduğunu, tam o anın içinde nasıl bir mahzene gömüldüğünü,  bu karanlığı ne kadar çabuk kabul ettiğini düşündü.

Aklına, yaklaşık bir yıldır karanlıktan kurtulmak için sustukları, yüzüne ve vücuduna çizilen garip renkli çiçekler geldi.  Odadaki sıcaklıktan çekinerek odayı terk etmişti. Şimdiyse gördüğü papatyanın artık bir tomurcuk olarak yeşillendiğiydi. Papatyayı kıskandı  onun renklerine, mahzen  engel olamamıştı, güneş az da olsa onu ısıtmıştı.   Fakat kendisi, önceden prens olarak gördüğü adamın karanlığının etkisi altındaydı. Dayanamadığını, umutla bağlandığı papatyanın mutsuzluk ve çaresizliğe neden olduğunu düşünerek hışımla mutfakta buldu kendini. Erzakların altında duran  beş metre uzunluğundaki ipi aldı. Odaya geri döndü, yüksek horlama melodisine gözyaşlarını katarak eski avizeye ipi sıkıca bağladı. Avizedeki gümüş sarısı lambalar, etrafını çevreleyen elmaslara çarptı. Yirmi beş yıllık yaşamı geldi gözünün önüne, üniversiteye kaydoluşu, öğrencileri, idealist öğretmen oluşu sonra da o yataktaki adamla tanıştığı sıcak sarı gece. Dudağının kenarıyla gülümsedi anılarına. Sarı sıcak gece hatırası, hıçkırıkları bastıran bir el yardımıyla son bulacaktı. Bu son buluş bir hayatın son buluşuydu; anne babasının reddedişi, bebeğini kaybedişi ve esaretine son verecek olan bir mucizenin artık gerçekleşmesine inanmadığı hayata karşı en önemli kaybedişiydi.

Elini asılı duran halkanın arasında gezdirdi, gökyüzüne dokunmayı umarak halkanın tam içine avucunu yerleştirdi. Olabildiğince elini göğe uzatarak ruhunu gökyüzüyle kavuşturmaya çalıştı. Gözlerini sımsıkı kapattı. Elini, ayak parmaklarının ucuna basacak kadar havaya kaldırdı. Dokundu, dokundu, dokunuyordu işte! Gözlerinin tam iki yıl altı ay kadar önce gördüğü maviliği yeniden hissetti ve karanlığını aydınlattığı o ışıkta asılı kalmak istedi. Sonra masmavi bir gökte elini gezdirmeye devam ederek kimsenin dokunmaya cesaret etmediği sonsuz mavilikte  az ileride gördüğü bulutlara biraz daha uzattı. Hissettiği pamuk şeker yumuşaklığında bir bulut değildi; ağaçların kuruduğu, çiçeklerin solduğu, güneşe doyulan, yağmura hasret kalınan bir yere ziyarete giden bir buluttu dokunduğu. Öyle sertti ki taşıdığı yağmur suları gittiği yerde yeni bir yaşam var edecekti. Biraz daha ileri götürdü elini Ece.  Rüzgâr esiyor sandı, fakat rüzgârın hiç bu kadar yıkıcı olduğu günlere rastlamamıştı. O rüzgâr, gözlerinin önünde bir ışığın olduğunu, gönderdiği nemli, bir o kadar da serin esintisiyle hissettirdi ona. Gözlerini aralama ihtiyacı duyarak yavaşça masalını bitirdi.

Gözlerini açar açmaz, karanlığa alışmış gözlerine teslim olarak, ışığın önüne koydu elini. Eliyle kapattığı ışığın aslında iki ayrı delikten sızdığını fark etmesi beş saniye sürdü.  Önünde duran koskacaman güneşin iki ayrı yavrusu sol tarafındaki papatyaya ve ona değiyordu. Papatyanın açmaya başladığını fark ettiği an elini halkadan çıkararak papatyanın ekili olduğu mavi renkli saksıya koştu. Saksıyı avucunun içine aldı, güneşin iki yavrusunun papatyayı ve onu takip ettiğini gördü. Sararmış dişleriyle kocaman gülümsedi. Gözyaşının akmasına izin vermeden avucundaki papatyayı sımsıkı tutarak kahverengi kapıdan çıktı. Holdeki askılıktan, üzerindeki yırtık geceliği kapatan, eski mutlu günlerinde giydiği montunu üstüne geçirerek belini sıkıca kavrayan kuşağı bağladı. Kenarı sökülmüş olsa da kırmızı kurdelalı ayakkabılarına baktı.  En son kızının doğumunda giymişti. O günün hatırasıyla yeniden giymeye cesaret edebilmesi hoştu.

Sarı saçlarını bağından kurtararak onların omzuna dökülmesine izin verdi. Mahzenden çıkmak için anahtarı sarı gecenin mimarının pantolunun cebinden aldı, kapıya doğruldu.

Sesleri duyan adam yataktan çıktı, Ece’nin kapıda olduğunu gördü. Yanına gitmek, Ece’yi kolundan tutup mahzene geri döndürmek istedi. Ancak onu eve çeken bir ağırlık, bir güç bunu yapmasına engel oluyordu. Adam askıya koşarak ceketindeki silahı alıp uzaklaşan kadına doğrulttu, bir şeyler söyledi. Sesi duymayan kadın elindeki en güzel çiçeğiyle yürümeye devam etti. Sonra bir el silah sesi. O ses Ece’ye çocukluğunun bayramlarında bahçede kuzenlerinin patlattığı çat patları anımsattı. Adam derin bir uykuya daldı, mahzenin kapıları kapanarak yerin altına gömüldü ve güneş tüm kadınları aydınlattı.

 

 

Fotoğraf: https://www.kisa.link/LfZ8

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.