ÖZGÜRLÜK / Aytül Bingöl

Özgürlüğün nedir rengi? Güzel kokar mı? Nasıl görünür?  Mesela gözleri ne renktir? Derin midir bakışları? Saçları uzun mudur, kısa mı? En çok ne giymeyi sever? Ne yer, ne içer, nerelere gider. En iyi arkadaşı kimdir? Nelerden korkar? Şu hayatta yapmak istedikleri nedir? Mutlu mudur? Hayal kurar mı?

Çocukluğundan beri sahip olduğu özgür ruhun farkına varmış bir kadındı. Bu iyi miydi yoksa kötü mü, karar verememişti henüz. Belki de bazı şeyleri farketmemek en evlasıydı. Kendini akışa bırakıp, yaşama uyum sağlamalıydı. Çoğu kez fazla şey bilmemek insanı daha mutlu ederdi. Zaman zaman bunları düşünmesine rağmen, böyle biri olmayı başaramıyordu. Özgürlüğe sevdalanmış bir kişilik izin vermezdi buna. O özgür ruhu, yaşadığı ülkeye, ait olduğu topluma adapte edebilmekse hiç kolay değildi. Hayat iki kat daha zordu bir kadın için. Uyması gereken kurallar, boyun eğmekle yükümlü olduğu baskılar, ayak uydurması beklenen gelenekler, başlarını öne eğdirmemesi gereken bir aile, kocaman dağlar gibi durmaktaydılar hayallerinin önünde. Çoğu zaman bu kadar çok sorumluluk arasında kendini düşünmek, sadece bir lüks olarak kalmaya mahkumdu. Bir kadın kendini en son düşünmeliydi. Hatta hiç düşünmese daha iyi olurdu.

     İki yol uzanmaktaydı önünde. Biri düpdüz bir yoldu. Yürünmesi kolay, varacağı yer belli. Tek bir çakıl taşı bile olmayan. Diğeri çakır çukur, engebeli, sonu belirsiz bir yol. Düz yolda yürürse, o yol kadar kolay bir hayatı olacaktı. Çoğunluğa uyacak, ailesini de memnun eden bir evlilik yapıp, çoluk çocuğa karışacak, mutlu olmasa da, öyleymiş gibi davranıp, yaşayıp gidecekti herkesin yaptığı gibi. Kimsenin gözüne batmayan, kurallara göre bir hayatı olacaktı.

İkinci yolu seçmek cesaret istiyordu. Zordu yürümek orada. Ayağına taşlar batacak, çoğu kez düşüp yeniden doğrulacak, yara bere içinde kalacaktı belki de. Yanında kimseler olmayacaktı. Karşısına çıkacaktı herkes. Dedikodusu edilecekti ardından. İçten içe öfkeleneceklerdi ona, kendilerinin yapamadığını yaptığı için. Çok laflar duyacaktı. Kalbi kırılacaktı defalarca. Ağlayacaktı, canı yanacaktı. Ama kendisine olan saygısını yitirmeyecekti hiç. Ne yaparsa yapsın, doğrusu da, yanlışı da kendine ait olacaktı. Bir şeyler için suçlamayacaktı birilerini. Bunun yükünü taşımayacaktı omuzlarında. Ortada bir suçlu varsa onun sadece kendisi olduğunu bilecekti. Her başarısı için yalnız kendisini kutlayacaktı. Bu hazzı paylaşmayacaktı başkalarıyla. Hayatının her anını kontrol etme gücünü kazanacaktı.

Az yürünmüş o yol tutacaktı ellerinden tüm şefkatiyle, hayallerinin ülkesine götürecekti onu. Sonsuzluk ülkesine. Büyülü kızıl dağların eteğindeki sonsuzluk ülkesinde yaşayacaktı sonsuzluğu. Uçuşan bir müziğin eşliğinde, hiç solmayan renklerin arasında, aşkın ırmağına erişecekti.

    Nerede başlardı özgürlük? Bittiği yer neresiydi? Neydi sınırları? O, diğer bir çok kadın gibi, başkalarının eline teslim etmek istemiyordu hayatını. Etmeyecekti de. İpler hep onun elinde kalacaktı. Kararlıydı. Hızlı giden bir araba camından çıkarıp başını, saçlarını savurmaktı özgürlük rüzgara karşı. Bazen etraftakileri umursamadan ağlamak ya da gülebilmekti. Hayatın nefesini hissetmek istiyordu yüzünde. Özgürlüğün tadına varmak, kimin ne düşündüğünü umursamadan yaşamak istiyordu. Başkaları için değil, kendi için resimleyecekti bu hayatı. Ne renk isterse o renge boyayacaktı.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*