Oysa Ölen Tanrı Değildi, Kaybolan Ruhtu / Ayhan Şimşek

Günümüz insanı, antik çağlardaki insanlar gibi yontulan bir heykel olmuş adeta! Ama bu heykel, taş yontularak değil, insan yontularak yapılmakta; nefes alan bedenler ruhlarından arındırılmış, oradan oraya koşturan, amacından uzaklaşmış robotlar misali… Antik çağlarda yapılan heykeller, günümüze kalan “sanat eseri” niteliği taşırken, bizler ismine “Küresel Köy” denilen dünyamızdan geleceğe ruhu öldürülmüş bedenler gönderiyoruz. Bu ruhsuz bedenleri inşa eden günümüz sistemi, bu bedenlerin oyalanması ve sistemin sürdürücüsü olması için de “amaçlar” var etmiştir; varlığımızın kanıtı “tükettiklerimiz” üzerinden anlam kazanmış, ne kadar tüketirsek o kadar var olmuş oluyoruz.

Yaşadığımız bu güne bir çağ ismi verin denseydi ne derdik acaba? Bilim Çağı mı? Post-Modern Dönemler mi? Televizyon Çağı mı? Ya da Gösteri Çağı mı? Yaşadığımız çağı isimlendirme konusunda bile hemfikir olmadığımız günümüzde, kişinin, insanların ve toplulukların pervasızca “tüketme” hırsına büründüğü bir hayat sarmalının içindeyiz. Ne istediğimizi, nasıl bir yaşam yaşamamız gerektiğini bile bize sunulan örneklere bakarak öğreniyoruz!

Batıda yaşanan sanayi çağından sonra seri üretime geçilmiş, bunun sonucunda da üretim fazlalığı krizi meydan gelmiştir. Büyük krizler ürün yokluğundan değil, ürün fazlalığından dolayı yaşanılır olmuş; bu krizi aşmak için de fabrikalarda 18 saati bulan çalışma koşulları “iyileştirilmiş”, çalışanlara boş zaman bırakılmıştır. Peki boş zaman nasıl değerlendirilecekti? Bunun cevabı da kısa bir sonra bulunmuş; insanlar fabrikalarda ürettiklerini bu kez de tüketeceklerdi. Tüketmek adeta amaç olmuştu. Bu tüketim olgusunu sürdürmek için de kitle iletişim araçları “reklam gerçeği” üzerinden hareket ediyor, insanları adeta tüketme olgusu üzerinden tüketilen bir nesneye dönüştürüyordu.

Sanayi devrimiyle kırsal kesimden kentlere hızlı bir akış gerçeklemiş, deyim yerindeyse adeta şehirleşme furyası yaşanmıştır. Ruhunu gittikçe kaybeden insanoğlu, kendisi gibi ruhsuz kentler meydana getirerek kente mahkum hale gelmiş, yeryüzünde yaşayan onlarca canlıdan biri olduğunu unutarak, doğaya egemen olmaya çalışmıştır. Sahte mutluluk ve hazların peşinde koşarak esir olduğumuz sanal dünyada, bireysel yaşamlarımızın getirdiği bencillik ve duyarsızlıklarımız artmış ve yeryüzünün egemeni olduğuna inandırılan insanoğlu yaratıcısını da unutarak “Tanrı ölmüştür” demiştir. Oysa ölen tanrı değil, ruhtu. Daha doğrusu kaybolan ruhtu. Büyük şehirler kuran insanoğlu, büyük sefaletler de var etmişti. Büyük şehirlerde varlığının esiri olan insan her gün gömdüğü onca canlıya rağmen ölümü unutarak “insan” kavramını kutsamıştı bir yerde!

Oysa büyük gerçek unutulmuştu ve bu unutma bir kaderdi. Kutsal metinlerden anladığımız kadarıyla, yaratıcı yok etmek istediği toplumlara önce büyük olanaklar sunmuş sonra da kendisini unutturmuştur. Bu durum tekerrür etmektedir. Bu yok oluş, bu kez bir değişim sonucu gerçekleşiyor. Ve bu değişim bir diriliş getirmekte. Sert geçen kışın ardından yüzünü gösteren güneşi görün! Doğa nasıl canlanıyor ve oluyorsa her yer bahar, gelecektir elbet beklenen güzel günler!

imagesCAXV6GTQ

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.