garip
garip
garip

Onsuz Olmaz / Sevgi Ünal

01 Temmuz 2019 0
reklam

  Sabah bir anda oluyor her şey. Önce umursamıyoruz. Alışkınız nasıl olsa. “Gider gelir” diyoruz. Süre uzadıkça artan merakla, pilli radyolar kurcalanmaya başlanıyor. Şarkı, türkü doluyor kulaklara. Bir de üstünkörü haberler. Saatlerin saatlere eklenmesi huzursuzluğu arttırıyor. Telefonlaşmalar çoğalıyor. Umudumu kaybetmek istemiyorum. Ülkenin her tarafındaki haberler aynı olsa da “Gelecek,” diyorum “Gelecek,” Bir arkadaşımın, “ Akrabamdan duydum, işin içinde başka iş varmış,” sözlerine kadar sürüyor bu tavrım. Ondan sonra oluyor ne oluyorsa. Gündüzden gömülüyorum karanlığa. Gözlerim kararıyor. Geçmiş yıllara doğru sendeliyorum. 

      Yolum bir mezarlık karşısına çıkıyor. On yedi sene kaç kez okuduğumu bilmediğim, taşlarla ortak sözümüz, “Ruhuna Fatiha” dikiliyor usuma. Yüzlerce defa seyrettiğim cenaze defni. Açılan çukur. Getirilen mevta. Dualarla üstüne atılan toprak. Karanlık karanlık…

      Herkes gittikten sonra “Şimdi ne hissediyor acaba?” derdim orada yatan için. Akşam olunca benim hissettiklerimi mi? Onun karanlığının uzantısı mıydı bizimki? Düşüncelerim,  “Konserve kutusu gibi sıkış sıkış kalıverdik tramvayda,” diyen oğlumun sesiyle bölünüyor. “Ay!” dememle bir acı su yükseliyor boğazıma doğru. Yakıp kavuruyor. Yabancı değil bu yanıp kavrulmalar. Her akşamüstü başlarlardı bende o zamanlar.  Ülkenin en köklü liselerinden birinin öğrencisiydim. Okuldan gelmişim. Ağır bir ödev yükü sırtımda. Onların yanı sıra bir saat içinde üstüme çöreklenecek karanlık da kapıda. Öğrenciyken, kesilen elektriği ertesi gün bahane etme sevinci yaşayan oğlum, bugün işlerimiz kaldı, mahvolduk çaresizliğinde. Ona “Sırf siz değilsiniz ya çalışamayan. Herkes aynı durumda,” derken “Nasıl olur da tüm ülkede olur? Hesap sorup hakkını aramalı halk,” isyanındayım. 

      Oysa benim hiçbir hakkım olmadı. İstanbul’da çoğu eve televizyon girmişken ışıksız gecelerden içim karardı yıllarca. Karşımızdaki mezarlık sakinlerinden de çok belki de. Nöbetten dönen babam, kabirlerin üstüne nur yağarken gördüğünü iddia ederdi. İnanmazdım ama o nurların ışıklarının evimize de uğramasını isteyecek kadar çaresiz bir genç kızdım. Yarım asırlık evimiz, yılların yorgunluğunu kaldıramayıp pes etmişti. Babam da dişinden tırnağından arttırdığıyla iki oda kondurdu onun yerine. Olay bu kadar basit… İki oda… Su, elektrik lüks bizim için. Çatı, dümdüz bir beton. Yine de bu kadar yoksulluğun ortasında, tepemizdeki demir filizleri, gelecekle alay edercesine yükseliyorlardı.

      Sahi, dünya ajansları “Koskoca ülkelerinde tık yok!” diye bizimle ilgili haberler geçip duruyordur şimdi değil mi? Diyaliz hastası teyzem arıyor Rize’den. “Üç gün gelmeyecekmiş, beni ölmüş bilin artık.” diye. “Yapma!” diyorum. “Ölüm deme bana” Tabut tabut geliyor geçmişim önüme. Döndürüyor tepesi demir filizli tuğla yığınına. Kahvaltı etmeden gittiğim okulda öğlen yediğim bir açmanın yanındaki sevdiğim gofret tadına. Tüm gün oyaladıkları midem, artık akşam yemeği bekliyordu annemden. Sabahları ilk işi, geceden çaldığı karayı camına taşıyan gaz lambasını pırıl pırıl yapmak olan anneannem, gururla getirirdi onu masaya. Üstündeki gerdeğe girecek gelin görümünü veren dantel örtüyü kaldırmakla başlardı seremoni. Yüz görümlüğü ise bir kibritti. Aşkla yanmak buydu işte.

      “Gelmezse yanarız!” diyor komşum kapımı tıklatıp. “Bütün yaz hava kararırken gittim de ucuz ucuz alıp taşıdım o sebzeleri pazardan. Buzlar çözülünce hepsi ziyan olacak şimdi,” “Haklısın,” diyorum anneme yıllar önce söyleyemediğim sözcüğü kullanarak. “Anne bu komşular her akşam niye bize geliyor?” diye sorardım. “Tanrı misafiri, gelme denir mi?” yanıtına itiraz edemezdim. İşin içine Tanrı sözcüğü girince susmamız öğretildiği içindi öylece kalıvermem. Bugün de yaşadıklarına şaşıranların “Allah Allah!” sesleri süreye endeksli artıyor. Bir yandan moda sözcük “fıtrat”, bu kesilmeye de dâhil olur mu sorusu kafamda, bir yandan da yoksulluğun çay, sigarayla bastırıldığı sıcak odanın bitişiğinde titreyerek uyumaya çalıştığım akşamların hüznü doluyor içime. 

      Gecenin ilerleyen saatlerinde konuklarla bizimkilerin tüm sıkıntı ve kaygılarını terk ettikleri sıcak odaya transfer olurdum. Şimdi titreme sırası annemle babamdaydı. Aslında bizim durumumuz onlardan kötüydü. Ben, kardeşim, anneannem, kitaplarım, defterlerim, kalemlerim, komşuların arkalarında bıraktıkları dumanları solumak zorundaydık. 

      “Nefes alamıyorum,” diyor solunum cihazına muhtaç amcam Antalya’dan. Bir soluk, istediği sadece ama onu da bulamıyor. “Elden ne gelir,” diye telefonu kapatıyorum.  Belki de çok şeyler gelir elden diye aklımdan geçirmeden edemiyorum ama. “Eğilen boyun düzlenmez, baştan eğmemek gerekirdi,” diyor kafamdaki ünlem işaretleri. 

     Ben de öyle yapmıştım o lise yıllarımda. Elimden gelenin en iyisini. Gece ikiden sabah yediye kadar gaz lambası ile kalemimin, defterlerimin, kitaplarımın flört etmesine ortak ol-muştum.  Benim karanlık nefretimi bastırırdı onların kavuşmaları. “Bugün gelecekti,” sızlanmasında marketteki yaşlı kadın. Kızını bekliyormuş ama uçaklar kalkamayınca… “Kalkmak o kadar kolay mı teyze?” diyorum; “Elektrik olmayınca bir de,” Ben de kalkamazdım o yataktan.  Sabaha dek solgun ışığa uyum sağlamaktan yorulmuş gözlerimin kapanıp kapanıp durmasından. Hele uykusuzluğum, az ötede en derin remleri yaşayan anneannem ve kardeşime özentimle birleşince dalıp gidiverirdim beş dakika sonra kalkarım diye. Genellikle kalkardım ama bazen de bir bakmışım, ders zilinin çalmasına on beş dakika kalmış. İşte o zaman bir telaş alırdı beni. Gece boyunca nazlarına katlandıklarım, onları çantama kaba hareketlerle tıkıştırmama oradan buradan kafalarını çıkararak isyan ederlerdi.         

     Bugün banka müşterileri de isyanda. Elemanlar “Yok!” diyor, “Hiçbir işlem yapamayız,” Dinlemiyor insanlar. Bağırıp çağırıyorlar “Bu nasıl iş?” diye. Hele harç yatıracak öğrenciler, “Son güne niye bıraktık?” pişmanlığında. Sakızı bile kredi kartıyla alan cepleri beş parasızlar, bankamatiklerin önünde mucize bekliyorlar. Akla hayale gelmeyen savlar, çoğalarak okunan belâları peşine takıyor. Sokaklarda öbekleşmeler artıyor. Parklar, çizgi filmlere üstün gelmenin gururuyla daha bir coşkulu karşılıyor çocukları. Onlar da her zamandan çok bağrış çağrış içindeler. Salıncaklardaki, kaydıraklardaki sıra kavgası, evlâtlarından annelerine geçmeye başlıyor. Kahveler müşteri patlaması yaşıyor. Aboneleri yaşlı adamlar, her gün iskambil kâğıtlarının, tavla pullarının ardına sakladıkları duygularını açığa vurmaya başlıyorlar. Önce yakınmalar genel olsa da yavaş yavaş bir noktada toplanıyor attıkları taşlar. Bazıları “Günaha girmeyin, bilmiyoruz daha ne olduğunu,” diye ağızlarında geveliyorlar lafı. Bilmiyorlar, bilemiyorlar. Çünkü onca saat geçmesine rağmen ülkenin en üst yetkilisinin bile kesintinin nedeninden haberi yok. İçlerinden biri, trafo-kedi muhabbeti açmak için söze başlayacak olunca bıkkın bakışlar toplanıyor üstünde. Çay ocaklarındaki tein yoksunluğu tavan yaptığında içilen gazozların, ayranların sonucu oluşan gazlar, suratlara iyice yansıyor. Ellerin çayın ısıttığı bardakların sıcaklığını aradığı kadar yüzler de onun buharına hasret. 

     Neyse ki doğalgazlı ocaklar çalışıyor. Yoksa en çok tüp satıcılarına yarardı bu kesinti. Tüpler, zorla ayrıldıkları yerlerine nispet yaparak geri dönerlerdi. “Öyle de olsa aç kalır, kirli kalır yine de sokmam evime!” diyorum küçük tüpte kaynattığımız suyu bir türlü ayarlayamadığım günler aklıma gelerek. Ya saçım sabunlu kalırdı ya da bedenim. “Babana da yazık!” derdi annem. “Kolay mı taşımak, çeşme ta nerede? İdareyi öğren. Ev kadını olacaksın ne kadar okusan da eninde sonunda,” O zaman “Haklısın,” diyemedim anneme ama yıllar söyletecekti nasıl olsa bana o sözcüğü. Aynı, mahalle meydanında oturmuş, konuşan kadınlar gibi. En nankör meslek olan ev kadınlığından, bugünlük kurtulmanın için için sevinciyle dert yanıyorlar birbirlerine. “Her iş elektrikle anam!” diyor içlerinden biri. Ötekiler, “Vallahi öyle, elimiz böğrümüzde kaldı komşum,” diye destekliyor onu. Taşıtların çalışmamasından, işlerine giden aile bireylerinin yollarda perişan olmalarından konu açılıyor ister istemez. Gözleri her an şarjı bitebilecek telefonlarında. En çok da evlenme programını kaçırdıklarına yanıyorlar. “Yazık, bugün de yeni talip gelecekti o kırmızı saçlı kadına, belki bu adamdan elektrik alır,” derdinde bağımlılardan çoğu.

     Elektrik almak sözü, dalga dalga yayılmaya başlıyor sokaklara, evlere. Mimikler, artık can sıkıntılarının doruk yaptığını bayrak sallarcasına belli ediyor. Omuzlar da suratlara uyum sağlayarak git gide çöküyor. Umutlar bitmiş. Çeneler, tonlarca sözcük taşımanın yorgunluğunda. Jeneratör gürültüsünde ölüm sessizliği eşlik ediyor artık bugün gelmez diyen bakışlara. Siyah bir tül yavaş yavaş şehrin üzerine inmek üzere ama hâlâ yetkililerden açıklama yok. İnsanlar, kombilerin kendilerini işe yaramaz hissettikleri evlerine dönüyor ister istemez. Gelmeyen baharın kış sırnaşığı soğuğuna teslim olup battaniye, yorgan altına büzülenler çoğalıyor. Benim aklımsa geçmiş yılların mezarlık sokağındaki gecelerimin karanlığında takılı.

     Kâbustan uyanıldığı, bir anda “Oh!” seslerinin birleşerek yükselmesinden anlaşılıyor. Eller, hemen elektrikli aletlerle buluşuyor.

     Ve on beş dakika sonra tüm mahalleden göğe yükselen kocaman karanlık bir ses: “Aaaaa!”

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR