sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Önder Güvel / Taş Evin Işığı

01 Haziran 2019 6

Kristal kar tanecikleri pırıltılı güneşin ilk ışıklarıyla buluşuyor, irili ufaklı su damlacıkları küçük akıntılardan derelere, bayır aşağı hızlanarak, azgın kükremelerle acımasız sel sularına dönüşüyor. Beyaz örtünün erimesi hızlandıkça yerini yeşile bırakıyor. Sağırlaştıran suların sesi, düzlüklere uzun yol kat ederek ulaşınca, huzur yayılıyor ovaya. Fırtınalı havalarda çan sesleri geliyor büyük göletten.

Kâhya, karısından sonra, ne zaman içi sıkılsa, vadinin yukarılarında yaylak olarak yaptırdığı, mülkü de kendine ait olan bu sığınakta huzura kaçardı. Ovadaki malikâneye kıyasla, bu ev şatafattan uzak, kalın taş duvarlarla yapılmış, kimsenin pek uğramadığı bir tür hapishaneye benziyordu.

Aklına geldikçe hâlâ gülümsüyor kendi kendine. Hacı Sait Bey, “Kâhya, sığamadın mı koca konağa? Sana saray yaptırdık, gittin dağ başında kümesle uğraşıyorsun” dediğinde, ”orası bir tür mahpusluk beyim, yaramazlık yapanları aklı başına gelene kadar kilitleyeceğim” demişti.

Her fırsatta gelirdi buraya. Konakta yüzüne bakmadığı çiçeklerden kopartıp, diktiği yeşillikle, ağaçlarla uğraşırdı. Sırtını taş duvara yaslamış, birazdan kızıllaşacak akşamı seyrediyordu. Elindeki asayı öylesine sıkmıştı ki, elinin acıdığını hissedince irkildi. “Öfke desem, değil. Kızgınlık, kırgınlık… Belki de hepsi.” Buzlaşmış toprağa vurdu asasıyla bir kaç kere. Bir şey arar gibi baktı. Boş bakıyordu. Oğluyla yaşıttı sopa. Üzeri belli belirsiz motiflerle bezeliydi. Çoğu mutlu zamanlardan kalma çizgilerdi bunlar. ”Çeyrek asırdan fazla geçmiş üzerinden” diye geçirdi aklından. “Sorsan, kimine göre, altı üstü bir dal parçası. Şu ormanda bundan çok daha güzelleri var. Karım hep demez miydi gülerek; şu değneği tuttuğun kadar benim elimi tutmadın be adam. Şimdilerde insanlar bir şeyin eskimesine izin vermiyorlar ki, çok çabuk tükeniyor her şey.”

Kırlangıçların artan çığlıklarıyla irkildi. Ayağa kalktı. Evin önündeki düzlüğü geçerek çitlere yaslandı. Aşağılardaki vadiyi süzdü uzun uzun. Hepsi Ağa’ya ait olan düzlüklere ve konağa baktı. Bunca zaman harcadığı emek geçti aklından. İçi burkuldu. Kafasını kaldırıp kırlangıçlara baktı tekrar. Daha önce de olmuştu. Fakat böylesini hiç görmemişti. Bu sevimli kuşların bu kadar kaynaşmasını, cıvıldamasını kasvetli bulurdu Kâhya. Ne zaman böyle olsa önü alınmaz şeyler yaşanırdı. “Hayra alamet değil bu. Şu yarım akıllıya nasıl anlatacağım… Neden her şey böyle oldu ki?” Son söylediğini kendi de duydu. Birisine anlatır gibi arada bir sesli konuşmaya başlamıştı. Buna da şaştı. “Bunuyor muyum ne? Kendi oğlumdan ayırmadım hiç. Yeri geldi, onun suçlu olduğunu bildiğim halde kendi çocuğumu azarladım. Ama hiçbir zaman birbirimize içimiz ısınmadı bununla. Allah razı olsun Ağa’dan, ikisini de yurtdışında okuttu. O da ayırmadı kendi çocuğundan benimkini. Bu yarım akıllı o zamanlar da hevesliydi büyük patron olmaya, asıp kesmeye.“

Ağa’nın tek oğluydu. Kendisi gibi olsun isterdi hep. “Bu çocuk dayılarına çekmiş, ne tarlada çalışana kolay gelsin der, ne selamı bilir. Selam verirse, bil ki birilerine şişinecek. Elinden gelse bütün hayvanları ikiz doğurtacak namussuz. Almış yanına da ilkokuldan beri yalakası olan şu at hırsızı kılıklıyı.”

Hacı Sait Bey, ne parasının miktarını, ne kaç baş hayvanı olduğunu, ne de hangi tarlaya ne ekildiğini bilirdi, hiçbir şeye karışmazdı. Niye karışsındı. Kâhya’dan ne istedi de yarım kaldı. O bir istese, beş yapılırdı. Güvenmesine güvenirdi elbette babasından yadigâr yaşlı yardımcısına, göz ucuyla takip etmeyi de ihmal etmezdi. “Aman be kardeşim, dünya işi dünyada kalır” der, meselelere kafa yormaz, hiçbir ciddi mevzuya karışmazdı. Hele bir de atıcılığı vardı ki, yörede nam salmıştı. Düğünlerde bayrak direğindeki soğana, en son kurşunu onun atmasına izin verilirdi. Bu Ağa için gurur kaynağıydı. Kimsenin vuramadığı hedefi tek atışta indirirdi. Her fırsatta ava çıkardı. Hele, her fırsatta yeni giysiler diktirme huyu yok mu? Üç ayrı terzi ekmek yerdi. Her birinin yeteneğine göre işi paylaştırırdı. Parmakla sayılacak kadar azdı başka şehirlere gitmişliği. Ağız dolusu kahkaha atardı Kâhya’nın hazırladığı harçlığı alırken. Bu garip bir mutluluktu. Kadınlara düşkünlüğünü, kim bilmiyordu ki. Ağa’yı son zamanlarda en çok gülümseten, gözbebeklerini ışıldatan belki de tek konuydu kadınlar. Son yıllarda Kâhya’yı çağırıp, “Artık yaş ilerliyor Kâhya, bir ara şehre varıp senin üstüne bir şeyler yaptıralım, tarla, bahçe… Bu kanı bozuk aç bırakır seni göçüp gidersem.” “Ağzından yel alsın Ağa’m. Yaparız yaparız…” diyerek konuyu savuştururdu Kâhya her seferinde.

En iyi arkadaşı tarafından, çok sevdiği domuz avında, kazara vurulacağı kimin aklına gelirdi? “Bir tüfek takıldı, bir allah işi oldu” dediler, Ağa’nın öldüğüne inanmak istemeyenler. İnanılır gibi de değildi zaten. Oracıkta ölüverdi. Arkasında hiç de öyle karmaşa bırakmadı.

Ölmeden birkaç ay önce, temkinli davranıp, Kâhya’ya bir sandık içinde hatırı sayılır miktarda para ve iki adet tapu bırakmıştı. Bu hayalini bile kurmadığı bir şeydi ihtiyar yardımcının. Özel bir mutluluk vermedi bu bağışlananlar. Çünkü hayatta hiçbir şeye ihtiyaç duymuyordu. En sevdiği uğraş, Bey’in odasındaki duvarda, boydan boya süs ve gösteriş olsun diye el sürülmeden duran, harf sırasına göre dizilmiş büyük kalın kitapları okumaktı. İstediği zaman, Ağa’nın odasına girip, saatlerce kitap okumuşluğu vardı. Bu, konakta alay konusu bile olmuştu. Gözlüğü olmadığı için, masada bulduğu iki gözlüğü üst üste takarak, oğluna okumasını yasakladığı kitapları okuyordu. Eskiden çocuğuna “bu kitapları okuyup Gomülüs mü olacaksın?” derdi. “Hanım, ödüm kopuyor, halasının çocukları gibi anarşist olup hapse girecek diye. Elinde ders kitabı dışında kitap görürsem hesabını senden sorarım” diye tembihlerdi. Sanki karısının okuma yazması varmış gibi. Kitap eksilmiş mi diye her gün kitaplığı kontrol etmeyi de ihmal etmezdi. Oğlu ise, az kurnaz değildi hani… Kitabı alıyor, dış kabını çıkarıp rafa yerleştiriyordu.

“Açgözlü asalaklar” dediği ve kendinden uzak tutarak beslediği
Damatlarını ve kızlarını sevmese de her birine dünyalıklarını bırakmıştı Ağa. Asıl aslan payı oğlunaydı elbette. Töre buydu.

Herkesin orada olduğu bir gün Kâhya’ya “İstersen odadaki bütün kitapları alabilirsin.” demişti ve espriyle eklemişti: “İki gözlük de dahil.” Epey zaman bıyık altından gülümsedi herkes buna.

Yamak, soluk soluğa koşarak geldi. Yüzünden bir şeyi müjdeler gibi sevinç akıyordu. Hinlik akıyordu. Sinsilik akıyordu… İlkokulu ancak bitirebilmiş, babasından; “Okumakla adam mı olunurmuş? Gemini yürütürsen en iyi kaptan sensin. Bak, koskoca Ağa bile oğlunu okula, milletin ağzına laf olmasın diye, ite kaka zorla gönderiyor. Okuma heveslileri hep isyankârlardan çıkar demez miydi deden rahmetli?
Çalışarak zengin olunmaz evlat… O zaman zenginden yana olacaksın. Güçlüden yana. Cengâveri olacaksın onların ki, onlar da seni kayırsın. Baktın onun kuvveti yetmez oldu, hoop daha güçlünün yanına. Kazananın yanında olacaksın. Üç beş seneye Ağa öldü mü, kestanelikler bize sebil. Kâhya da yaşlandı zaten. Onun azameti de forsu da buraya kadar. Ona da yol verir Küçük Ağa.” laflarıyla büyüdü. Büyümüştü de, hâlâ “avucuna osurup burnuna tuttuğu” yaşı atlatamamıştı. Şimdi de pişkin pişkin sırıtarak;

“Küçük Ağa seni çağırıyor, gelsin bir diyor.” dedi Kâhya yamağı.

“Sendeki bu aşırı neşe niye sefil? Çiçeği yarılmış gibisin.” dedi Kâhya. Bu hiçbir zaman sevmediği; yaşından çok küçük gösteren ve muhtemel kendi yerini alacak olan zibidinin yüzüne uzun uzun baktı. Kâhya adayı, nereye bakacağını, elini, kolunu ne yapacağını şaşırmıştı. Yerinde mıhlanıp kaldı. Anlamını bile bilmediği bu sözlerin, bakışların altında iki büklümdü. Küçüldü, ufaldı, daha da ufaldı…

“Bir şey mi yaptım Kâhya? Çok kötü bakıyorsun” dedi. Ağzından kelimeler fısıltı gibi zorla döküldü.

“Yok aslanım, yok. Git söyle, gelirim.”

Yaşlı adımları yokuş aşağı inerken kendini, şu kayalıkların parçasıymış gibi sarsılmaz hissediyordu. Bu hep böyle olmuştu. Konaktan içeri girdi. Çalışan hizmetlilerin yüzündeki sevgi, minnet karışımı bakışlar onda hiçbir his uyandırmadı. Salona girdiğinde, iki kafadar başlarını kaldırmadan, yerlerinden kalkıp kalkmamak arasında ikirciklenerek kalakaldılar. Bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Onu görünce bıçak gibi kestiler. Yamak gayri ihtiyari ayağa kalktı. Bu tuhaf bir etki yaptı. Küçük Ağa da kalktı. Büyülenmiş gibiydi. Kâhya’yı hiç böyle görmemişti. Binanın sütunlarından farksızdı. Babası yerine koyduğu bu adamın yüzünde, eskiden hiç bilmediği, şahit olmadığı bir hal vardı.

“Buyur, beni çağırtmışsın.”

“Estağfurullah Ali Amca.” Çocukluğundan beri böyle derdi Kâhya’ya. Şimdi sesinde bir boynu büküklük oluşuvermişti. Birden kendine geldi. Artık buraların yeni patronu kimmiş göstermeliydi. Bugün bu konu kapanacaktı.

“Sen geçenlerde, sürünün acilen yaylak otlağa çıkarılması gerek dedin. Ben düşündüm. Çok masraflı olacak. En az otuz adam lazım. Yemesi içmesi, yatması kalkması. Yok. Zor. Altından kalkamayız. Nerden çıktı bu durup dururken Kâhya?” İlk kez ağzından “Kâhya” lafı çıkmıştı. Havada asılı kaldı. Geri tutuverip almak isterdi ama olan olmuştu. Kâhya duymazlığa gelerek, her zamanki alışkanlığıyla, hiç konuşmadan salonda ilerledi. Onlara bir şey söylemediği halde, yaşlı adamı isteksizce takip ettiler. Yürüyüşüyle hâlâ bu malikânenin kralıydı. Hacı Sait Ağa’nın odasına yöneldi. Elleri arkasında dimdik ağır ağır yürüdü. Çizmesinden çıkan sesler her şeyi ezip geçiyordu.

Kapıyı sertçe açtı. Diğerleri de arkasından girdiler odaya. Oradan da pencereye yöneldi. Ovayı en iyi gören yerdi burası.

“Gel” dedi. Küçük Ağa’ya. “Şu koca çınarları görüyorsun. Adlarını da bilirsin. Eşek, at, inek, koyun, keçi… Hepsinin haftalarca dallarında kaldığı çınarlar. Onları oraya çıkartan seldi. Gün boyu yanlarına gidemedik azgın sulardan. Can çekiştiler, böğürdüler. Ancak akşamüstü sular çekilince, hâlâ yaşayanları vurmak zorunda kaldık. Acı leş koktu bütün ova. Yeşil sinekler kapladı ağaçları, oğul vermiş arılar gibi. Bu malikânenin yerindeki koca evi de o sel yuttu. Allahtan, biz yayladaydık. Ben o zaman da sel olacağını söyledim, bir hafta önceden. O zaman laf dinleyen bir Ağa vardı.” Son cümleyi söylerkenki sesinden, Kâhya kendi de irkildi. Sustu. Aniden gözlerini Küçük Ağa’ya çevirdi. Oralı değilmiş gibi pencereden bakıyordu. “Şimdi daha da kötüsü olacak. Çünkü dağlarda çok kar var. Üç senedir maden arayanlar çam dikeceğiz diye güzelim ormanı katlettiler. Dağ çıplak. Sıcak birden bastırdı. Karlar hızlı eriyor. Görmüyor musun derelerdeki suları, gitgide yükseliyor. Gerisi sana kalmış. Rüzgârlı havada gölden hâlâ gelen çan seslerini duymaz mısın? Onlar göl altında dallara takılı kalan hayvanların boynundaki çanlardı.” Sesini kısarak nerdeyse fısıltıyla, “Bunlar bize tabiatın gözdağı.” Küçük Ağa uzunca sustu. İnsanı umutlandıran bir andı. Kâhya’nın anlattıklarından etkilenmiş gibiydi.

“Kararım kesindir Kâhya” dedi Küçük Ağa. “Sürü gitmeyecek.” Burada fırsatını yakalamışken zehrini de kusuverdi. “Ayrıca, sen yoruldun. Bu işleri gençlere bırakmalısın. Sizin devriniz kapandı. Yeni bir dünya var dışarıda. Oğlun da senin gibi. Onu da anlamadım hiç. O kadar zaman yurtdışında beraber aynı evde kaldık. Babamın sayesinde okuduk.” Bir şeyi ima edercesine durakladı. Durakladığına da pişman oldu. Kâhya, “Bir daha oğlumun adını bu şekilde ağzına almayacaksın!” dedi. Sesindeki vahşilik bütün zamanların hıncıydı. Teller geriliverdi. Öteki iyice pervasızlaşarak devam etti. “Bana hiç minnet göstermedi oğlun. Gerçi şimdi de kimseye eyvallahı yok ya. En iyi üniversite de kürsü verdiler. Bana göre hava civa işler bunlar. Her neyse… Ben bundan sonra bildiğimi yapacağım. Onca sene boşuna mı ekonomi okudum? Bir işe yarasın. Yeni dünya yöntemleri bunlar. Sen anlamazsın. Göreceksin, evelallah, bütün köyü satın alacağım. Bu topraklardan para fışkıracak. Ha ayrıca, ben de maden izni alıyorum. Böyle şeylere karşı çıkma artık. Bunlarla coşacak memleket. Babamın lay lay lom devri kapandı. Herkes durması gereken yeri bilecek. Çok şeyler olacak. Zaman güçlünün zamanı.”

Kâhya çok şey söyleyebilirdi. Ama söylemedi. Kendine sorduğu neden sorusunun cevabını bulmuştu. Odadan çıktı.

Hava iyice kapadı. Çok kasvetliydi, karardıkça karardı. “Durmadan, günlerdir yağıyor mübarek” dedi Kâhya. Kendi kendine konuşuyordu yine. “En kötüsü, karların erimesi de hızlandı. Daha da korkuncu dolu yağarsa mahvolur her şey. Bu mevsimde ne bahçe bırakır, ne bağ.” Gece yarısını geçmişti. İnsanı yerine çivileyen, kulaklarını tıkasa da, sadece yıllar öncesinden bildiği sesler değildi bunlar. Milyon yıldır, kafasının içinde gizliydi. Gümbür gümbür, korku salan, yırtan, parçalayan, acımasız uğultular, inlemeler, böğürtüler… Yer sarsıntısına karışarak, önüne neyi kattıysa sürükleyip götürecekti. Vadi kapkara akıyor. Zift gibi akıyor. Çok hızlı akıyor. Asırlık çınarlar eğilerek direniyor. Bazıları bu azgın gücün karşısında bırakıyor kendini. Bilumum canlılar, cansızlar, cansızlaşanlar… Zifiri karanlıkta akıp gidiyor. Sağ kalanların aklında yalnızca kendi canlarını kurtarmak var. Bir de bunu önceden yaşayanlar bilir ki: Bu kör döğüşü boğuşmada tabiattan adalet isteme… Merhameti aklından bile geçirme… Yorgunluk, acı, gözyaşı, korku… Gün ışımaya başlayacak birazdan. Bu duygular yavaş yavaş yerini bıkkınlığa, isyana, kiminde kedere, daha çok da derin sessizliğe bırakacak. Elbette yazgı, kader diyecekler çokluk.

Köyde hacca giden birkaç kişiden biri olan yaşlı ebe… Küçük dereciğin su birikintisini, şalvarını çekiştirerek geçti. Yolun köy meydanına giden çatalına gelince durakladı. Elini beline verdi. Ortalık zor seçiliyordu. Etrafına bakındı. Köy meydanına yöneldi. Gençliğinde çok güzel, çok alımlıydı bu bilge kadın. Hiç evlenmedi. Herkes bilirdi itikadını. Dilinin sivriliği mi, kimseye eyvallah etmeyişi mi… Ama herkesin her işini o halleder, pek de güzel hallederdi. Her kalabalık merasimde yer alır. Bir tek, Ağa’nın olduğu yerlerden uzak durur, yan yana gelmemeye çalışırdı. Ama Ağa’yla ilgili tek kötü söz de çıkmazdı ağzından. Açıktan olmasa da, evlenmemiş olmasına dair, çeşitli şeyler söyleyen çıkar arada bir, sonra da hemencecik unutulur giderdi. Mahalle vadiden bir sigara içimlik mesafede, dağın eteğindeydi. Kalanlar köy meydanında toplaştı. Daha çok da kaybı az olanlardı bunlar. Birbirlerinden medet umuyorlardı. Yaşlı kadın ellerini göğe kaldırdı.

“Haaah!” dedi. “Hepsini aldın mı? İçin rahatladı mı? Götün buz gibi oldu mu? Beni de alsaydın! Fakir fukaraya mı yetti gücün? Bu mu senin adaletin? Hep güçlü olanlar kaldı ayakta. Sen de öbürlerinin safındasın. Kime sığınacağız? Zayıfa, fukaraya kim merhamet edecek?”

Kimse şaşırmadı, kızamadı. Hâlâ hızla akan, baş döndüren, içine çeken sulara bakıyorlardı. Çekilmesini beklemek gün boyu sürerdi. Uzaklar seçilmeye başladığında ne konak yerindeydi, ne de bahçeler, bağlar… İnsanlar kayıplarını aramaya çıkardı birazdan. Kimi de çıkmıştı çoktan. Uzaktan dağın yamacındaki taş evin penceresinden ışık sızıyordu.

Fotoğraf: https://www.kisa.link/LSvE



BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
Cemal Ercan

Etkileyici 😊👏👏👏 beğendim,yazmaya devam

Avatar
Necati Keskin

Tasvirler çok güzel, insan hikâyenin içine giriyor okurken. Emeğinize saglik

Avatar
Gülçin Işık

Tebrikler, betimlemeler harika 👏
Hikâyeyi yaşadım diyebilirim. 😍
Umarım devamı gelir.
Kaleminize, yüreğinize sağlık ☺️👏👏

Avatar
Anonim

Karakterler ve tasvirler güzel olmuş. Kısacık bir öyküye çok şey sığdırmışsınız, tebrikler👏👏

Avatar
Yüksel Güveloğlu

Dedelerimiz den Mahmut Ağa nin hikayesi ni hatırlattı

Avatar
Nilüfer Fıçıcı

Kutlarım seni Önder, çok başarılı. Devamı diliyorum arkadaşım. 😊👏👏

YAZARLAR