Ölü Göl / Evrim Akdağ

 

Buruşuk, minik siyah lekelerle dolu eli alıp dizine koydu Hacer. O el ne çok bulaşık, çamaşır yıkamış, ne dertlere deva olmuştu.  Şimdiyse düşünü unutan, yolunu unutan, adını unutan beynin kölesi. Baksana ne çok damar oluşmuş, biri altta biri üstte, iç içe girmiş. Artık yaşlanıyorsun anne, gayet normal değil mi?  Bir zamanların gök mavisi gözleri şişkin gözkapakları içinde donmuş buz parçaları gibi bakınca eriyor, konuşunca donuyor. Ellerim büyleyse kaç yaşındayım kı ben? Hacer sağ elinin başparmağını sol elindekilerin üstüne sırayla dokundurdu. On, yirmi, otuz… Yetmiş… İki parmağını açıp gülümsedi. Yetmiş iki. Oooo.. Çokmuş. Annesinin her zamanki şirinliğine verdi. En azından geçmişteki gibi. Haydi, söyle bakalım yürüyüşe nereye gidelim? Anne kolundaki tek burma bileziği çevirdi, çevirdi. Sıkılmışçasına iç çekti.

“Şöyle göl kenarına götür, iyi gelir.”

“ Göl kenarına mı? “

Gözlerini kocaman patlattı Hacer.

“Oraya mı gitmek istiyorsun gerçekten.”

“ Hı hı.”

Sıcak, sımsıcak yaz günü gölün karşı kıyısında parlayan ışıklar kımıl kımıl yanıp sönüyor, mora çalmış gökyüzünün altında biraz saydam biraz keskin izler bırakıyor. Göl yaramazlığın ardından durulan çocuğun mahcupluğunca sessiz. Ağaç altına çöken akşamcılar gazete kâğıtlarına sarmaladıkları, bittikçe çoğalan, su gibi akıp geceye gece katan, ağızlarını ekşimsi kokuyla dolduran bira, rakı şişelerini oturdukları yerde bırakarak sokak aralarına sızacaklar birazdan. Sızsınlar, gitsinler, belasını versin hepsinin. Hey, baksana düştü! Hacer çömeldiği yerden panikle doğruldu. “Ne düştü?”

Elini yanağına dayayıp serçe parmağını ısırdı Refika. Yumruğunu sıkıp gösterdi.

“Taş mı?”

“ Hı hı.”

Yüzü küçüldü, adeta kum tanecikleri gibi ufalanıp dik yamaçlara çarptı, sarsıldı, sızım sızım yaşlar akıttı. Ne çok yaşlar akmıştı ya göz pınarından. Kocasını, oğlunu, yitip giden bütün anılarını, başını ellerinin arasına alıp duvara çarpa çarpa unutmaya çalışırken kurudu sanmıştım, meğer kurumamış. Güneşte kavrulmuş, parlak inci tanesi gibi bir taşı bulup annesinin eline verdi.

“ Al, bak aynısından.”

Refika’nın yavaş hamlelerle attığı taş ancak bir metre öteye düşebildi. Çömeldi, diz kapaklarına sarındı.

Çömeldi diz kapaklarına sarındı. Üst üste toprak atıldıktan sonra el Fatiha diye seslendi imam. Köy ahalisi kadınlı erkekli ellerini açtı, tek ritimle dudaklarını oynatarak son yolculuğa uğurladılar mevtayı. Son yolculuk!  Bir gemide sona, en sona, denizlerin, okyanusların en en sonuna değin uzanan bir yolculuk mu bu? Değil, öyle olsaydı yuvarlağın bir ucundan dönerek aynı noktaya gelirdi, gelmezdi, bir yere demirlenirdi, demirlenmezdi, karaya çıkardı, çıkmazdı, ama yaşardı. Nedir bu son yolculuk?  Su kenarına gömmeyin!  Su kenarına gömmeyin! Köyde tek mezarlık bu hanım teyze. Su kenarına gömmeyin!

Kollarından tutup zorla eve götürdüler. Bütün gece dizlerini kavrayıp oturdu, şarkılar söyledi, öne, arkaya sallandı. Dedim ben, kaç defa dedim su kenarı olmaz, orası tehlikeli.

Orası tehlikeli, girme oğlum. Kapıyı kapatırken oğlunun arkasından epey sinirlendi, yanakları kırmızı kesiği, mavi gözleri alevlenmiş mora, yeşile dönmüş.   Hiç laf dinlemez, nasıl bir çocuk bu. Dikiş makinesinin kolunu hırsla çevirdi, ayaklarını öne arkaya koşarcasına hareket ettirdi. Takılır oralara yüzcem diye, güvenli mi sanırsın, laf da dinlemez, büyüdüm diye diye karşı gelir, elin ekmek tutsun, tutsun ki alıvaralım huyu suyu güzel bir kızçe, ama bizimkinin aklı başında bilem değil.

Bedeninde ergenliğin tomurcukları açan Hacer günlüğünü gizlice eteğinin altına saklayıp öfkesine anlam veremediği annesini izledi.  Neden bu kadar sinirlenirsin, hava çok sıcak, ne olmuş yani arkadaşlarıyla göle girse. Anne ne elindeki kumaşı gördü ne de kızını işitti. Aklını geçip giden zamana bıraktı.

Aklını geçip giden zamana bıraktı. Tren makas değiştirip maviyle yeşilin kesiştiği çizgiye ilerleyince, içi alabildiğine karanlık, ter ve nefes kokularının iç içe geçtiği kompartımanların en sonunkinde başını kapıya yasladı, sol memesini çıkarıp Mıstık’ın ağzına dayadı. Ölmüş babasının adı Mıstık. Savaşta, düşmanlarının ayaklarında öldü ya garip. O masmavi gözlerinin teki çıkmış yuvasından, kolu bacağı kopmuş. Süt beyazı teni yara bere içinde kalmış. Bir zaman dilden dile dolaşmış acı hikâyesi.   Refika daha yedi yaşında çocuk. Yıllarca babasının o halleri resim gibi, gözlerinde asılı kaldı.  Hamile kalıp da karnı dikine büyüyünce oğlana yorup daha doğurmadan babasının adını bahşetti. Mıstık olacak dedi. Bir gece ansızın kasıldı, ıkındı, içten içe bütün havayı çekercesine nefes aldı, verdi, bağırdı ve boylu boyunca uzandığı yerde kanlar eşliğinde pıt diye çıkardı. Işıl ışıl iki minik mavi doldu Mıstık’ın gözlerine, Mıstık tıkır tıkır sallanan trenin koridorunda pat diye ayaklarına düşünce aklı gitti Refika’nın. Eğildi. Yüzü dut gibi sararmış, beyaza çalmış bebeği bir hışım yakaladı. Öldü, öldü…  Dip dibe sıkışmaktan hareket edemeyen gurbetçiler açlıktan ve susuzluktan düşmüş başlarını kaldıramadan kimisi baygın kimisi ayık yere baktılar.  Refika elindekini öldü sanıp dövünerek dizlerine, göğsüne vurdu. Bebek ciyak ciyak ağlamaya başlayınca bu sefer dirildi, dirildi diye çırpınıp göğsüne sardı.  Yol bitip istasyona yaklaşıncaya kadar Mıstık göğsünde yapışık kaldı.

Göğsünde yapışık kaldı düğünden kalan siyah beyaz fotoğraf. Gece yatmadan evvel öpüp kokladı, Asan’ım,  Asan’ım.  Hasan’ın üzerinde zorla iliklediği daracık ceketi, yüzünde yeni yetme gülüş, koluna Refika’nın kolunu takmış, gülümsüyor. Öleli çok oldu ya, bilmem kaç yıl. Gözlerini tavana dikti. Nah şu çatıyı sen diktin de başımızı sokabildik be canım. Te Edirne’ den, otobislerle getirdiler de, yol boyu el alemin kusmuklarını koklaya koklaya, göğsümde Mıstık, senin sırtında iki küçük bavul, ne alabildik ki yanımıza, bir don, bir gömlek, öyle cıbıldık çıktık te orlardan. Sınır açılmış kaçın, kaçın. İşte büyle buyurdu tepedekiler, gidin de nassı giderseniz gidin, bırakın evi ocağı gidin, çuval olmazmış, kutu olmazmış, bavul olcek, illa bavul, ne arasın kasabada bavul, gittin ba Asan’ım, te Sofia’ya, aradın taradın, iki taneyi zor buldun. Bu çatıyı sen diktin Asan’ım, bu bahçeyi sen ektin, kazara ikinciye hamile kaldım da çok ağladım deye gönül koydun bana, üç gün konuşmadın te canım gitti, olsun dedin kısmeti varmış gelsin, sarı mı sarı bir kız getirdim, yüzünde menekşeler açtı, çok çalıştın Asan’ım, çok uğraştın.  Çoğu akşam dızlama koydum fırına, baniçka koydum,  Mayko’dan nasıl gördüysem öyle yaptım, vay Mayko vay, yaban ellerde bıraktık, bir kerecik arayamadımdı, mektup attık da sınırda topluca yakıp kül etmişler, ah gamzeli Mayko nasıl özledim, ne babam var yanında ne kardeşlerim, öldü mü, öldüyse nasıl verdi nefesçiğini?  Üzülme bir gün ziyaretine gideriz dedin nerde be canım, aç karnımızı doyurcez deye kıçımızın kılları eridi, gidemedik tabi.  Fotoğrafı öpüp sarı zarfa koydu, kapattı bavulu.

Fotoğrafı öpüp sarı zarfa koydu, kapattı bavulu. Annesinin yüzüne baktı. Gülümsemekten yana tek bir kıvrım yok yanaklarında, her zamanki donuk bakışlarıyla ayakuçlarına bakıyor, ne dediği anlaşılmayan kelimeler mırıldanıyor. Hatırlar belki, ne fayda. Her gün baktığı, bakıp da andığı fotoğrafı bile tanımıyor artık. Ba Asan’ım demiyor. Neden anne, neden bu hastalık. Tükenmek bilmeyen neşen vardı senin, kahkahayla konuşur kahkahayla susardın, yoksa oyun muydu hepsi? Bavulu tekrar açıp zarftan fotoğrafı çıkardı. Babası, annesinin tabiriyle Asan’ı. Macir Asan’ın kızı derlerdi. Doncu Asan. Yıllarca onun bunun yırtıklarını dikti, durdu. Gavuronlarmacir!  Gavuronlarmacir olmadan, daha bu topraklara gelmeden fabrikadan atıldı, elde ne ekmek var ne aş, mavi gözleri yaşlandıkça kısıldı, elleri tutmaz, canı dayanmaz oldu. Türk dölü diye diye, soysuz diye diye, ya bizdensin ya hiç diye diye verdiler adına Ivan, Ivan oldu olmasına canı yandı. Durmam dedi, bir dakika durmam, beter olsunlar, yerin dibine girsinler. Geriye mal mülk ne varsa bırakıp karnı burnunda anneciğiyle bindiler trene. O kara trene. Işık bilem yoktu kızım, bileydin biz o kadar fena, hele o kokular yok mu, vagonlarda fırlayan fareler. İşte böyle anlatırdı anneciği ucuz bir anıyı kazır gibi kanatarak. Gözleri nemlendi, derinden bir iç çekti.

Gözleri nemlendi, derinden bir iç çekti. Pencereden sızan ılık esinti omuzlarına inen kırçıl saçlarını üfledi, içine anlamsız bir yeis düşüverdi. Duvardaki ahşap gövdeli saate baktı. Ooo, onu geçiyor be ya, nerede kaldı, Hacer, kız Hacer… Hacer tırnaklarını boyuyor, Hacer annesi uykuya dalınca gizliden dışarı çıkmanın planını yapıyor, Hacer bakkalın arkasında, çardağın altındaki oğlanı düşünüyor. Dizlerinde top top birikmiş iplik yumaklarını silkeledi Refika. Saat kaç oldu bak abin gelmedi, te git sor Ramazan’a oğlu eve gelmiş mi? Heyecandan nutku tutulan Hacer gözlerini patlattı. Ramazan mı, hangi Ramazan? Hangi olecek, Bakkal Ramazan, indirmeden kepenkleri koşuver, oka. Şey anne gelmiştir oğlu, vallahi de billahi de gelmiştir, hem söz verdi, erken gelecek sonra da üstüne afiyet buluşacağız onunla. Azıcık göl kıyısına ineriz belki. Sonra… Eli elime değecek, belimi kavrayacak. Sonra… Belki öpecek, susuzluğumu alacak, açlığımı, öyle kana kana…  Gelmiştir anne, çoktan gelmiştir, sözünü tutar o, daha önce söz verdi mi?  Bilmem vermedi, daha önce buluşmadık da ama olsun biliyorum, adım gibi biliyorum, gelmiştir anne, çoktan gelmiştir.  Abim de gelmiştir, zaten bırakmaz ki onu, bir dakika olsun ayrılmazlar, sahi abim farkında mıdır aramızdakinin, aramızdakinin derken birbirimizi görünce içimizin şey olmasından, şey canım, neyse kahveye takılmıştır belki abim, nolcak sanki çocuk değil ya, hadi mi, iyi be tamam gidiyorum işte. Saçını başını düzeltti, eteğini çekiştire çekiştire çıktı.  Sokaklar alabildiğine karanlık, bahçelerde çay kaşıklarının çın çınları üstüne kahkahalar atılmasa sessizlik üstüne sessizlik büyüyecek.  İki düğmesi birden açılmış, açılınca çatalı ortaya çıkıvermiş göğsüne elini koydu. Şapşal Hacer. Derdi tasası, gecesi gündüzü, neşesi kederi o oğlan. Ne yaptı, hiç. Buluşalım mı dedi diye hoşlandı mı sandın, sandın ve hemen atladın. Ellerini birbirine birleştirip parmaklarını kenetledi, tırnakları mor mordu.

Tırnakları mor mordu sudan çıkardıklarında, avuç içleri buruşuk. El fenerini yüzüne dayayıp yakasını yırttılar, başını kaldırdılar, yanaklarına vurdular, bağırdılar:  Mıstafa, Mıstafa uyan. Mustafa kımıltısız, gözleri iki yana süzük, dudağının kenarına kum birikmiş. Uyansana Mıstafa, niye uyanmıyorsun. Köyün asisi, delikanlısı… O iri kıyım vücudu bir parça olmuş da savrulup gitti gidecek. Beri durun, çekilin te ordan. Paçalarını tutata tuta, kumlara bata çıka koştu Refika.  Yanlışlık vardır be ya, değil değil vallahi de billahi de Mıstafa değil. Mıstafa’m söz verdi, çok açılmacam Mayko dedi, o değil, o değil, o… dizlerinin üstüne çöküp yerdeki kıpırtısız eli tuttu.

Kuru toprak parçasını avcunda ufalayıp sıkar gibi sıktığı el buza kesmiş.  Bir canlının eli değil, MıstıK’ın eli değil, aydi gözünü aç ba, ölmedim ben, bak sapasağlamım yaşarım de, omzuma dayan, açsındır, göğsümü veremde azcık em, ağzındaki kumları siliver, kaç defa derim üstünü kirletme, kalk oğlum,   ayde te tavuklar bekler, yem vermesezsen ölür ba,  çok peşinden koştun tavukların,  sarılıp uyudun onlarle, bekle bi dakkada getirem ki koynuna sarıvarasın, bak hava ıssıcak, sus, konuştuğumuzu kimse duymasın, görevliler gelir Mıstafa’m, nece konuştunuz deye sorarlarsa sakın cevap verme. İşaret parmağını dudağına dayadı. Şişştt. Malçi! Gökyüzü ışıkla dolmuş, irili ufaklı parıldayan yıldızlar Refika’ nın saçlarına doldu, bir anda bembeyaza kesti sarı teller. Tırnaklarını Mıstafa’sının kollarına batırdı. Uyan Gıdılço Mıstafa, tren durdu, ineriz  şimdi, nefes alır mı Mıstafa’m, al em Mıstafa’m, em, te yolumuz çok var, em Mıstafa’m em, baban sallasın seni, ba Şaşık Asan tut şu oğlanı, tut baksana çok ağlar, burların avası yaramadı ba, gidelim kasabamıza, aydi geri dönelim. Işıklar gölün üstünde yanıp söndü, ince şeritler halinde birbirine geçti.

Işıklar gölün üstünde yanıp söndü, ince şeritler halinde birbirine geçti. Gözleri kamaştı Refika’nın, yüzünü çevirip gerisin geri adım attı. Şimdi burası neredir?

Şimdi burası göl anne,

Bak bu ağzı…

Hani abimi bir çırpıda yutarken…

El ele tutuştular.

Fotoğraf: https://www.kisa.link/Lcqo

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.