Olay Yeri / Ayşegül Kaya

İstanbul treninin kalkmasına henüz bir saat vardı. Onu bir kez daha görebilmek için istasyona erkenden geldim. Kendini istasyona hapseden o kadını… Burada, soluk pembe dudakları ile beklerdi beni. Çağırmadan, gelmediğim zamanlar için sitem etmeden… Saydamlığıyla göze çarpan, bazen esmer, bazen bembeyaz, pulları dökülmüş, çıplak bir kadındı.  Avuçlarında tırnak izleri ve gözlerinde uykusuz bir ruhun bakışları ile karşılayacaktı yine. Biliyordum.

Oturur oturmaz masama geleceğinden emindim. Erkeklere özgü bir kibirle gar lokantasına girdim. Onun sayesinde müdavimi olmuştum buranın. Ne zaman İstanbul’a yolculuk edecek olsam böyle erkenden bitiverirdim garda. Yemek yapmaya fırsat bulamadığım zamanlarda da akşam yemeklerini burada yerdim.  Laf aramızda, ucuz da olurdu gar lokantası. Bir memur için biçilmiş kaftan.

İçeri girdiğimde, o tanıdık koku çarptı yine yüzüme. Yalnızlık kokusuydu bu. Bir insan istasyona adım attı mı yalnızlığı da maddeleşirdi bence. Ayrılığın olduğu bir yerde yalnızlığın olmaması mümkün müydü? Sonra gözyaşı… Gözyaşının da bir kokusu vardı. Söylediğimde kimse inanmazdı ama ben duyardım. Nasıl tarif etsem? Yeni anne olmuş bir kadındaki süt kokusu ile yanık şeker kokusunun karışımı gibi benzersiz ve güçlü bir koku…

Çay istedikten sonra cebimdeki küçük not defterini çıkarttım. O hala gelmemişti. Neden gecikmişti bu gün? Kalemim, cep astarımdaki yırtıktan içeri kaçmak üzereyken ucundan yakaladım ve tarih atmayı da ihmal etmeyerek o an aklıma gelen bir sözü yazdım;

“Buradan her gidişimde, bir ölüyü bırakıyorum ardımda…30.01.1980”

Senelerdir defter ve kalem taşırdım yanımda. Zihnime düşen cümleleri ölümsüzleştirmek için. Kimseye bir faydası yoktu yazdıklarımın ama yazmayı severdim. Dönüp kendime okuturdum sonra. Sadece kendimle baş başa kalmak istediğim zamanlarda…

Gözüm, karşı duvarın oraya istiflenen bavullara takıldı. Kiminin derisi çatlak, eski püskü… Kimi zor kapatılmış, patladı patlayacak. Benim bavulumsa küçücüktü. Bavuldan çok, bir kutuyu andırıyordu. Bir kazak, bir pantolon ve birkaç temiz çamaşır almıştım yanıma. Alt tarafı bir kaç gün kalacaktım İstanbul’da. Annem ile hasret giderebilmek için yeterince vaktim bile olmayacaktı. Zaten göçebe hayatına alıştıkça eşyalar anlamsız gelmeye başlamıştı. Öğretmenliğe başladığımdan beri bu üçüncü görev yerim, pardon! “sürgün” yerimdi. İşin aslı, ben hayatımı taşırdım oradan oraya. Bu yüzden her seferinde sıkı sıkı tembihlerdim onu. “Gittiğimiz yere çok alışma. İnsanlara fazla sokulma. Hele ki aşk… Mümkün olduğunca uzak dur ondan.” Kalp, sevgi, özlem… Bunlar taşınırdı da, sevdiğini taşıyamazdı insan. Kadınını yeni bir şehre alıştırmak, yeni bir şarkıya alıştırmak kadar kolay değildi. Hangi kadın hiç tanımadığı bir yerde girerdi ki benim fakir koynuma? Bu düşünceler artık kafamın ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Bardak kenarındaki dudak lekeleri gibi, silmeye çalıştıkça daha çok sıvaşıyorlardı.

Ben kendimi “İdealist” bir öğretmen olarak tanımlarken “sakıncalı” diye mimlendiğimden beri hayatım trenlerde geçer olmuştu işte. Ben ister miydim bu gar lokantalarına müptela olmayı? İster miydim dumanı üzerinde masaya gelen her hayalimin orada soğuyup artık olmasını? İster miydim uzaklardan geri dönen bakışlara muhatap olmayı? Her bekâr erkek bir yeri mekân beller ya gönlüne, benim mekânım da bir yıldır bu gar lokantasıydı işte. Korkar olmuştum caddelerden. Kapı komşumdan, bakkaldan, manavdan, gelene geçene selam veren kahve gediklilerinden, otobüslerden, kadınlardan… İyiydi böyle. Ben, yalnızlığım ve o. Alışmak zorunda olmadığım kadın…  Tek kusuru, gar haricinde hiçbir yere gidememesiydi. Bu durumu anlamak güçtü.

Saatime bakarken çayım geldi. Bardağın temiz olup olmadığını kontrol etmeden içmezdim hayatta. Tam kenarında kir var mı diye inceliyordum ki, onun sesi ile irkildim. Nihayet gelmişti.

  • Şu huyundan bir türlü vaz geçemedin. Beyzade!

Yüzünde alaycı bir ifade vardı.

  • Titizlik başa bela işte!
  • Bir şeyler yazdın az önce defterine. Âşık mı oldun yoksa?
  • Aklıma geldikçe karaladığımdan bahsetmiştim ya, unuttun mu? Sahi neden geciktin sen?
  • Bu aralar çok fazla karalama ulu orta. İyice anarşist belleyecekler seni.
  • Ne alakası var? Neden geciktiğini sormuştum.

Cevap alamadım soruma. Göz göze geldik. Utanır gibi, öne eğdi bakışlarını. Lokantanın cılız uğultusuna karışıp yok olmak istiyordu sanki. Sesler onun kulaklarına da aynı bana ulaştıkları gibi mi ulaşıyordu? Onun dünyası da benimkine benziyor muydu?

Bir başka tren, yolcularını indirip ayrılmıştı istasyondan. Tam da o sırada bir bağırtı oldu ve herkes masalarından fırlayıp perona doğru yöneldi. Zaten topu topu üç masa doluydu. O saatte, tren bekleyenlerin haricinde pek gelen olmazdı lokantaya. Ben de hızla pencereye koştum. Bedenimi içerinin aydınlığına siper ederek camın ardını seçmeye çalışırken onun kılı kıpırdamıyordu. Bir kadını rayların üzerinden yukarıya çekiyorlardı. “Nasıl düştü ki?” “Hay Allah!” “Neyse ki tren gitmişti” “Başım döndü. Sendeledim. ” “Allah razı olsun sizden” … Konuşmaların yankısı birbirine karıştı. Gece sessizliğinde kelimeler normalden çok daha hacimli olurdu. Kadın, başına bir felaket gelmeden kurtarılınca herkes bıraktığı sükûnete geri dönmüş, ortalığı yine o derin manasızlık kaplamıştı.

  • Kadını kurtardılar.
  • Aklında ölmek yoktu da ondan.

Kendinden emin ve umursamaz bir ifade ile omzundan kayan şalı düzeltti.

  • Çok soğuktur raylar. Tenine değince yakacak kadar soğuk.
  • Boş ver! Anlatma.
  • Üzerime gelen tren, normal trenlere hiç benzemiyordu biliyor musun? Sanki dev kanatları olan bir yaratık… Işığı vardı. O ışık büyüdü sonra. Yuttu beni. Nasıl bir acı duyduğumu…
  • Yeter!
  • Bilmediğin bir hikâye mi sanki? Neden susturuyorsun beni?
  • Bu kadar detaylı bilmek istemiyorum. Bunu daha önce de söyledim.
  • Kaldıramayacaksın değil mi? Senin dinlemeye bile tahammülün olmayan bir şeyi ben yaşadım. Hem de kendi isteğimle. İşte aramızdaki fark… Ben cesurum. Sense koca bir korkaksın.
  • Ben mi korkağım? Korkak olduğum için mi aklımdan geçeni söyleyip oradan oraya sürülüyorum? Hem cesaret, değer vermediğini bildiğin bir adamın uğruna kendini trenin önüne atmak mı? Yaşamak dururken ölüme kaçmak mı?

O gece neden durduk yere kılıçlarımızı çekmiştik? Raylara düşen kadın, ikimizi de etkilemişti sanırım. Bir anda buz kesti ortalık. Çürür gibi, yavaş yavaş donuyordum. Korktum. İlk kez korkuyordum ondan. Gidecek miydi? Ondan mı daha çok korkuyordum yoksa gitmesinden mi? Hiç konuşmadan oturuyordu karşımda. Çayım bardağımda yarım kalmıştı. Elimi uzatmaya dahi çekiniyordum. Zamanın durduğuna dair bir şüphe düştü içime ve emin olabilmek için etrafıma bakındım. İnsanlar hareket ediyorlardı. Gri kasketli bir amca çuvalını sırtlanarak kapıya doğru yürüdü. Elinde çay tepsisi ile dolanan garson ile çarpıştılar. Her bir hareket içimde ayrı bir endişeyi tetiklerken bizim masamızdaki zamanın diğer zamanlardan kopmuş olduğunu, sadece ikimizi içine çeken bir anafor açıldığını fark ettim. Bir şeyler söyleyip bu anın iğrenç sessizliğini bozmak istiyordum ama yapamıyordum. Sesimi yitirmiştim. Bana “neden?” der gibi baktı. “Neden sarf ettin bu sözleri?” Çok kırmıştım onu. Karşımdakinin sadece benim görebildiğim bir ölü olması, onu kırma hakkını veriyor muydu bana? Nasıl olsa ölü, nasıl olsa öldüğü bu gara hapsolmuş çaresiz bir ruhtan ibaret… Hayır! Yapmamalıydım bunu. Gitti. Tek bir söz bile söylemeden yok oldu. Bir daha gelecek miydi? Ya onu kaybettiysem? Canım yanıyordu. Onu ne kadar sevdiğimi, kalbimin yırtıklarını onunla yamadığımı anladım o an. Tek bir an dahi tenini tenimde hissetmediğim, hissedemeyeceğim bir kadının gölgesinde ısınıyormuşum meğer. Kalktım ve bavuluma davrandım. Perona çıktım. Bakışlarım raylara sabitlenmişti. Anlar vardı gözümün önünde. Aşk acısı ile ölüme giden zavallı Melâhat’a ait anlar… Çok soğuktu. Dakikalarca bekledim ayazda. Trenin düdüğü duyulana dek… O sırada rüzgâr yırtık bir gazete sayfasını uçurup pantolonumun paçasına yapıştırmıştı. Ayağımı silkeleyip kurtulacaktım ondan. Köklerimden kurtulurcasına… Gitmedi bir türlü. Tuhaf! Beynimde korkulu insan sesleri vardı. Herkes susuyordu oysa. İnsanlar cümlelerini büyük parantezlerin içine alıp bir kenara koymuşlardı sanki. İstasyonlar hep böyle dilsiz olurlardı. Gidenler, geride kalanlar, bekleyenler… Tren göründü. Eğilip bir türlü kurtulamadığım yırtık gazete sayfasını aldım. Yerel bir gazete… Siyah beyaz… “7 Ocak 1979” Sağ tarafta, ufak bir başlık ilişti gözüme. “Genç Kadın Ölüme Atladı” Kötü bir şaka olmalıydı bu. Bu gazete sayfası beni tesadüfen bulmuş olamazdı. Giderken ardında bunu mu bırakmıştı bana? Sevgilimden ayrılmış gibi hissediyordum kendimi. Olacak iş miydi bu? Trene binerken, gazetede okuduklarım dönüp duruyordu beynimde.  Nedense Melâhat’in sesinden. Kopuk kopuk…

“Elim bir intihar hadisesi… Raylara atladı… Yakınları bir süredir bunalımda olduğunu ifade ederken… Olay yerinde feci şekilde can veren genç kadın… Olay yeri… Olay yeri… Olay yeri…”

2 Yorum Olay Yeri / Ayşegül Kaya

  1. “Kalbimin yırtıklarını onunla yanadım.
    Tek bir an dahi tenini ten imde hissetmedigim,hissedemedigim bir kadının gölgesinde ısınıyormuşum meğer.
    İstasyonlar hep böyle dilsiz olurlardı.

    Yalnızlık kokusu.
    Çok beğendiğim birkaç cümle. Sadece bu kadar değil. Daha da fazlası var öyküde. Kalemine ve yüreğine sağlık Ayşegül Kaya.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.