Olacak İş mi? / Hava Özcan

Ayağının dibinde duran boş valize bir tekme atmak istiyordu fakat kibarlığından valizi bile incitmekten sakındı. Yorgun çekmeceyi araladı. Özenle yerleştirdiği hediye paketlerine baktı. Kocasından bir şeyler saklamak pek âdeti değildi ama bu kez yaptığına sevindi. Buruşuk elleri, yılların yüzüne çizdiği çizgilerde dolaştı. İğreti oturdu yatağın köşesine. Batan güneş ışınları odayı esrarengiz bir atmosfere dönüştürmüştü. Çabucak kalkıp kapıyı kapattı ve odada dolaşmaya başladı.

     “Buraya kadarmış! Bunca mücadeleden sonra elde var sıfır! Yeter artık! Herkesin bir dayanma noktası var canım! Bunca yıl sonra karar vermek ne zor iş. Ama karar vermeliyim.”

    Titreyen elleri sehpanın üzerinde duran telefona uzandı. Tereddütle oğlunu aradı.

    “Evladım yarın müsaitsen bizim oradaki tesislerde buluşalım” dedi yorgun sesiyle.

     Hep eve davet ederdim. Acaba neden dışarıda buluşmak istediğimi kendisine sormuş mudur? Sesimden anlamış mıdır üzüntümü, içime gömdüğüm hüznümü? Yıllardır nelere sabrettiğimi… Eee küçük değil artık, kırk yaşında kocaman bir adam. Torunumun babası. Torununu hatırlayınca yorgun yüzüne renk geldi. Afacanın hayali bile onu mutlu etmeye yetmişti. Sana da doyamadan büyüyorsun be yavrum! Sevmelere doyamadım seni. Ah annen olacak o şırfıntı! Oysa hiç böyle hayal etmemiştim…

    Dalgın bir şekilde mutfağa yöneldi. Öyle ya akşam çayını demlemesi gerekiyordu. Kavga etseler de görevini yerine getirmeliydi. Aksi takdirde başına gelecekleri biliyordu. Çay suyunu koyarken yanına kocası geldi. Küçük dünyaları ben yarattım, der gibiydi. Geniş omuzları dik, yaşına rağmen dağılmış gür beyaz saçları, elinden hiç bırakmadığı televizyon kumandası… Suçlayıcı bir ses tonuyla;

    -Hadi kızını, oğlunu boş ver de sen, damadına ve gelinine bu durumu nasıl açıklayacaksın? Bu yaştan sonra olacak şey mi bu? Ayıp, ayıp…

    -Sen ne diyorsun Hasan Bey!  Olayları yaşatmak ayıp değil de söylemek mi ayıp? Öyleyse ben, söylenmesi ayıp olan olayların yaşanmadığı bir dünya istiyorum. Beğenmedin diye kafama fırlattığın dolmaların izi hala duvarlarda. Bunca yıldır idare ettim seni. Kendin yatırım yaparken bana kazandığım parayı son kuruşuna kadar harcattırdı. İliğime kadar sömürdün. Yardım etmek şöyle dursun dışarıda çalışmıyormuşum gibi hizmet bekledin. Açık diye kıyafetlerimi parçaladın. Kıskançlığına, titizliğine, tembelliğine tahammül ettim. Yaş oldu altmış. Bu yaştan sonra benim kıskanılacak neyim kaldı?

   -Ne kıskanması ya! Sen kendini bir halt mı zannediyorsun? Sanki kıskandığımdan mı izin vermiyorum!

 -Ya neden? Annemi, babamı kaybedeli yıllar oldu. Bu boş hayatta, sadece anne kokulu ablam kaldı. Gitsem bir hafta kalsam yanında ne olacak! Ne demek göndermiyorum! Bu yaştan sonra izin mi alacağım?

    -İstemiyorum gitmeni. Cevabım kesin ve net! O enişten olacak adam yok mu? Adam demeye de şahit ister ya! Ah o ne sinsi, içten pazarlıklı, dengesiz herif! Elime geçirsem bir içim suda boğarım! Hatırlamaya bile tahammülüm yok! Sevmediğim insanın evinde ne işin var senin? Hem de bir hafta!

    -Gitmeme kızıyorsun ama senin yüzünden onları da buraya davet edemiyorum. İnsanları görünce suratın sirke satıyor. Sen onun kibarlığını ve insanlığını çekemiyorsun bence. Yok yok! Bu son üzülmem olacak. Senelerdir biriktiriyormuşum meğer. Takılmış plak gibi aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum.

     -Desene bu yaştan sonra çoluğa çocuğa maskara olacağız! Bahaneye bak, hizaya gel. Ne halin varsa gör!

    Fatma çayı demlerken, düşüncelere daldı.

    Aslında insan gençken işiyle, çocuklarıyla oyalanıyormuş. Bazı şeyleri görmezden gelebiliyormuş… Tabi şimdi deniz duruldu. Çalkalanırken saklanan çöpler açığa çıktı. Meğer dalgalar çöpleri gece gibi örtüyormuş. Anlamaya, anlaşılmaya, kadir kıymet bilmeye… Kısaca şimdi dinginliğe ihtiyaç var.

    -Emekli olunca birlikte seyahat ederiz, çalışırken ertelediklerimizi  şimdi gerçekleştirebiliriz sanmıştım. Kendimizi eve kapattık. Sil, süpür, yıka, pişir, ye… Ertesi gün yine aynı. Hem gezmeyi sevmiyorsun hem yalnız gezmeme izin vermiyorsun. Bir sürü tur şirketi var. Birine atlayıp gitsek, hadi gelmedin, beni göndersen… O da olmadı akraba ziyaretini çok görmesen. Esir miyim ben canım! Canıma tak etti artık.

    Birer bardak çay doldurdu. Çayını aldı, yatak odasına gitti. Yorgun kulakları kocasının telefon konuşmasını anlamasına izin vermiyordu. Çayını yudumlarken, kızını aramak için tekrar telefona uzandı.

    -Alo!

    -Annelerin güzeli nasılsın?

    -İyi diyelim öyle olalım yavrum, ne olsun? Bir karar verdik babanla boşanıyoruz.

    -En iyisini yapıyorsunuz.

    Nedenini bile sormadı. Ne garip çocuklar yetiştirmişim ben böyle! diye geçirdi içinden.

    -Öyle mi?

    -Tabi ki anneciğim. Bit kadar evin içinde çocukluğumdan beri olan bitenin farkındayım. Hep soruyordum kendime,  Annem ne zaman pes edecek, diye.

    -Yaa!

    -Olsun anneciğim, zararın neresinden dönersen kardır. Takma kafana. Gelirsin bana, ikinci çocuğu yaparım sayende.

    -Ya kocan?

    -O zaten bir çocuğumuz daha olsun diye kendini paralıyor. Çocuğa bakacak birisi ayağına kadar geliyor. Daha ne istiyor? Sen merak etme, ben hallederim.

    -Neyse evladım. Sonra yine konuşuruz. Kararımı bil istedim. İyi geceler.

    Telefonu kapatırken, kendisini daha da çaresiz hissetti. Kızım beni bakıcı olarak mı istiyor? Hay Allah! Peki ya çocuk büyüyünce ne olacağım? Bari bu kadar açık sözlü olmasaydı. Babası kılıklı şey! Otuz beş yaşına geldi. Bir türlü neyi nasıl söyleyeceğini öğrenemedi. Tövbe estağfurullah, tövbe estağfurullah…

    Mutfağa geçip, bir çay daha doldurdu. Her zamanki gibi kocası kanepede sızmış, televizyon kendi kendine çalıp söylüyordu.

   Bir kere bu evde şu lüksüm olmadı ya, pes doğrusu! Hep onun seçtiği programları izlemek zorunda kaldım. Eskiden bir kaç kez tartışmıştım. Sonuç alamayınca sustum. Hep sustum… Sustuklarımın acısı mı çıkıyor şimdi? Ablamı da arayayım. Onunla sohbet etmek bana iyi gelir.”

      …

    Telefonu kapatırken, tüm vücudunun titrediğini hissetti. Sinirlenmiş miydi, yoksa üzülmüş müydü? Ya da iki duyguyu bir arada mı yaşıyordu? Ayırt edemedi.

    Ne? Az önce ne dedi ablam bana? Eniştem de o da kalp hastasıymış. Onlara göre daha gençmişim. Hiç durmamalı, hemen oraya gitmeliymişim. Hey millet! Size ne oluyor ya! Ben daraldığım için, bunaldığım için düzenimi bozuyorum. Özgürlüğümü istiyorum. Daha özgürlüğe kavuşamadan herkesin planı hazır. Gidecek ne çok yerim, yapacak ne çok işim varmış meğer… Şimdi beni bir tek oğlum mu anladı? Allah aşkına yarın o da başka bir şey yumurtlamasa bari. İçim dardı, daha da daraldı. Boğuluyorum Allah’ım! Ben de varım, ben de insanım. İsteklerim, ihtiyaçlarım, hayallerim var. Yaşayamadan yaşlandım. Beni ölmeden öldürdünüz. Takke düştü, kel göründü. Şimdi gerçek yüzünüzü gördüm. Hoş geldin yalnızlığım…

    Salona, kocasına yastık ve battaniye bıraktı. Geniş yatağa uzandı. Yine geçmişe yolculuk başlıyordu. Ne zaman uykuya daldığını fark edemedi. Ertesi sabah yorgun kalktı. Oğluyla randevusuna zor yetişti. Oğlu kahvesini söylemiş, gazetesini okuyordu. Destek arar gibi ona sıkıca sarıldı.

    -Eee! Ne oldu prenses? Senden sonra babam da aradı. Seninle konuştuktan sonra eve geçeceğim. Anlat bakalım.

    -Acelen ne evladım? Henüz kahvaltı bile yapmadım. Bütün gece uyku tutmadı. Erken kalkamadım.

Fatma hanım bir yandan kahvaltısını yaparken, içini dökmeye başladı.

    -Olacağı buydu. Sonunda patladı işte. Ablama gitmemde ne gibi bir sakınca olabilir? Anlayamıyorum. Huysuz işte! Dünya sadece kendi etrafında dönsün istiyor. Ya ben?

    -Ah prensesim! Ne yazık ki bu karar bana sürpriz olmadı. Zihnimde çocukluğumdan kalan mutlu bir aile tablosu yok. Nereye gideceksin bu yaştan sonra? Ne yapacaksın? Yine de karar senin? Ama sana gel, evimde bir oda açayım diyemiyorum. Aliye’yi biliyorsun işte. Bayramdan bayrama zor sürüklüyorum size. Gerçi ufaklık seninle olmaktan çok mutlu olur ama…

    -Yok evladım yok! Kalsın. Benim biraz birikimim var. Düşünmüştüm ki üzerine de sen bir şeyler katar, bana tek göz de olsa bir ev ayarlarsın.

    -Bakarız prenses. Hayat pahalı. Hele bir de babamla konuşayım. Sen geliyor musun?

    -Yok. Konuşmanız bitsin, ararsın beni. Gelirim o zaman.

    İlk göz ağrısının arkasından bakakaldı. Gözünde uykuya hasret geçen geceleri canlandı. İlk adım atışı, diş çıkarması, sünnet düğünü, askerliği, evlenmesi ve uzaklaşması… Sessizce kendi filmini izliyordu.

    Bu kadar yoğunluktan sonra huzur istiyorum artık, sadece huzur… Ne anlatacak acaba mendebur! Ne titizliğim kalır, ne de müsrifliğim. Aman neyse ne canım, sanki oğlum beni tanımıyor mu?

    Masada sessizce oturuyordu. Zaman ona içinde kopan fırtınaları gizlemeyi öğretmişti. Telefon sesiyle irkildi. Telaşla kalkıp, evin yolunu tuttu. Rüzgâr bir başka esiyor, kaldırım taşları arasına sıkışmış ağaçların dallarında, kuşlar farklı cıvıldaşıyordu. Acaba onlar da ıssız bir ormanda sere serpe yaşamak istemiyorlar mıydı?

   Oğlu gülümseyerek kapıyı açtı. Kocası vazodan aldığı solmuş gülü, Fatma hanıma uzatarak;

    -Sadece bir hafta… Gidebilirsin.

    Fatma hanım şaşkınlıktan hangi ara gülü eline aldığını fark edemedi. Oğlu sadece gözleriyle konuşuyordu.”Hadi prenses, bu yaştan sonra yollar ayrılır mı? Sarılın ve barışın…” der gibiydi.

    Kapı aralığında heykel gibi donan kadın, şimdi de yaş sınırına takıldın Fatma. Yıllar önce çözmediğin, çözemediğin problemin zaman aşımına uğradı. Bak gördün mü?  Gideceğin her yerde farklı sorunlar bekliyor. Bu saatten sonra, en doğrusu alıştığın probleminle yaşamak. Destek beklediğin oğlun da elini taşın altına koymaktan sakındı. Zaten bükemediğin eli öpmeye alışalı çok zaman oldu. Hadi kolay gelsin. diye geçirdi içinden.

    -Yok oğlum yok. Ablama gitmekten de vazgeçtim.

    Kırk bir yıllık kocasına dönerek;

    “Hasan Bey, bir tur şirketiyle Kapadokya turu, ardından da kaplıcaya gidersek olur. Sen bir adım atarsan, ben on adım atmaya hazırım.” dedi ve dimdik içeri girdi.

16 Yorum Olacak İş mi? / Hava Özcan

  1. Zihnimizi meşgul eden, hayatımızı alt üst eden her sorunda kapısına yaslandığımız bir eş, anne ve sosyal hayatın yüklediği bütün bu görevlerden azade “kadın” profili çizmişsiniz öykünüzde.

    Yine bir kadın, bir eş ve anne… Ve yine yalnız. Kendi iç aleminde. Bir yerde bir yanlış var, biliyor. Çözmek istiyor. Destek bekliyor. O da sadece rolleri değiştirirse; “eş” olmaktan -torunlarına anneanne/babaanne değil- “bakıcı” olmayı kabul ederse…

    Düşünüyorum da biz hiçbir zaman beceremedik kadını “kadın” görmeyi. Toplumsal hayattaki konumlarından sıyrılıp sadece insan görebilmeyi… Hapsettik çaresizliğine, yalnızlığına annelerimizi. Babamızın karısı, bizi de doğuran kadın olmak dışında bir anlam yüklemedik. “Hiç”liğe ve var olanı kabullenmeye mahkum ettik.

    Yüreğime dokundu yazdıklarınız. Satırlarınızda nefes aldım. An geldi nutkum tutuldu. Annelerimizin bakıcı değil, en yalın haliyle bir “kadın” olduğunu hatırlattınız. Sonsuz teşekkürler emeğinize. Kaleminize sağlık.

  2. Havva hocam bir içim su olmuş bu hikaye de… Arı duru içtenlikle dolu bir hikaye. Nedense beni çok duygulandırdı. Tekrar tekrar okudum. Keşke herkes okuyabilse dedim içimden. Kırk yıllık dostla kahve tadında bu hikaye için minnettarlığımı sunar yenilerine yelken açmak isterim. Tekrardan elinize ve emeğinize sağlık.

  3. Kurgusuyla ve kurgunun akış biçimiyle güzel bir öykü olmuş. Kadın konusu benim için de önemli bir konudur ve çok işlerim bu konuyu. Sorunun çözümünu kendinde arasa bilacak da hep disinda atiyir coğu kadin bu öyküde de olduğu gibi. Oysa kendine sarılsa, güvense hiç kimse kandiramayacak onu. Yakınlarının Teşvikiye eş tarafından uzatılan çiçeği itecek elinin tersiyle. Emeğinize sağlık

  4. Tesadüfen okudum dergiyi ,yeğenimin söylemesi ile gerçeklerin biz ler için bu kadar çarpıcı olması ne acı ve doğrular kendimi buldum,çok güzel hikaye elinize sağlık,Basarılar.

  5. :( ÇOK GÜZEL OLMUŞ, EMEKLERİNİZE SAĞLIK. KADINLARIMIZIN ÖZGÜR, MUTLU VE GÖNÜLLERİNCE YAŞAYABİLECEKLERİ GÜNLERE KAVUŞABİLMEK ÜMİDİYLE SİZE DE KOLAYLIKLAR DİLİYORUM HAVA HANIMCIĞIM <3

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.