Oda / Aysu Altaş

 

Yaşamım boyunca gördüğüm en köhne, terk edilmiş oda. Krem renkli duvarlarına sinmiş iğrenç ve belirsiz bir koku var. Puro, sigara, ter ve kitap kokusunun acı birleşimi burun deliklerimi yakıyor. Bu odada insanın kendinden emin olması imkânsız, her tarafta birbirinden bağımsız ekşi kokular asılı; zihnimizi sonsuz çağrışımlarla meşgul etse bile bu yalnızca birkaç saniye içinde hızla beliriyor, sonra hiç var olmamışçasına bulanıklaşarak duvarların içindeki çatlaklardan süzülüp yok oluyor. Sonunda siz kendinizi bir ikilemin içinde buluyorsunuz, odanın mı yoksa kendinizin mi terk edildiğine dair.

Hemen, derin bir nefes alma arzusuna kapılarak odadan çıkmaya koyulursanız bu davranışınız hiç garip karşılanmaz, tam tersi, gayet yerinde olur. Ben de aynı şeyi yaptım, zayıf irademi bahane göstererek odadan çıktım, oysa benim kaçışım tamamen garip karşılanmalı. Çünkü ben sırf bu odayı görmek, o inanılmaz kokuyu teneffüs edebilmek için buraya geldim. Şimdi oturduğum banktan kocaman bahçeyi görebiliyorum. Bodur ve kısa boylu limon ağaçlarıyla çevrili mermerden bir havuz, kesilmemiş nemli çimler, renksiz mantarlar ve biraz uzakta, bahçenin bitiminde, bir nehir ve üzerinde tahtadan asma köprü var.  İşte o köprüden geçerek yıkıntı kulübenin içindeki odaya ulaştım. Tüm bunlar benim gibi basit ve nefes almaktan başka bir işi olmayan bir insanın yüreği ve gözleri için hiçbir şey ifade etmiyor.

Henüz kimsecikler yokken, dilerseniz size kısacık bahsedeyim. Hiç kaygı duymuyorum, zaten anlatacak uzun bir hikâyesi olmayan insan endişelenmemeli. Ben, doğduğumda, köklü bir kütüphane ve üniversitenin sahibi olan başarılı bir adamın babam olmasıyla şereflendirilmiş bir çocuktum. Sonraları, vakit buldukça kahkaha atan, beyaz mendiliyle kibarca terini kurulayan ve hızlı yiyip içen temiz bir aristokrat yavrusuna dönüştüm.  Gün ışığında bakıldığında, vücudumun yeterince düzgün, arzu edilebilir ve güçlü durduğunu görürdünüz, oysa bu sadece birkaç dakika süren belli belirsiz bir yanılsamaydı yalnızca. Ancak sabahın erken vakitlerinde mahmur gözlerle bana dikkatsizce bakanlar ve ben geceleri mum ışığında çalışmaktayken yatağımı kurmak için odaya gelen uşak beni pekâlâ etkileyici bulabilirdi. Nadiren, silik ve buğulu anlarda beni tesadüf eseri yan tarafımdan gören insanların akıllarında iyi bir izlenim bırakıyordum ve bu beni daha büyük korkulara sürüklüyordu. Ayna karşısına geçtiğimde duyduğum endişeden, herhangi basit bir insanla konuşurkenki tedirginliğimden ve önceden provası yapılmış en basit hareketlerimden bile şüphe duyuyordum. Tamamen sağlıklıydım, görünürde de bir hastalığım yoktu. Bakıldığında kimse arkamdan çirkin olduğumu söylememiş, benden uzaklaşmak için belirsiz bahaneler sunmamıştı. Öyle olsaydı işim kuşkusuz daha kolay olacaktı, oysa ben ne idüğü belirsiz, içimde saklı amansız bir duyguyla boğuşuyordum.

Babamın vefat ettiği akşam, bir kış akşamı, yatağının çevresi vanilya kokan bal mumlarıyla çevrilmiş, ilaçları dolaplarına kaldırılmış, odasındaki her şey düzen içindeydi.  Uşağın yardımıyla gümüş işlemeli ipek bir sabahlık giyinmiş halde yatağında sırtüstü uzanıyordu. Son temennilerimi ona iletmek ve evlatlık görevimi yerine getirmek için odasına girdiğimde karşılaştığım bu düzen, sonrasında ise babamın yüzüne yayılmış gevşeklik beni korkuttu. Çenesi düşmüş, gözleri kapanmaya çok az kalmış, anlamsız kocaman bir gülümseme yüzüne yayılmıştı. O andan itibaren çevremdeki her şey bayağı, yapay ve tiksindirici bir sakinlik halini almıştı. Onun gülümsemesinin, sabahlığının, keskin kokusunun yalnızca arada belirip kaybolan bir parçacığıydım, biraz sonra o öldüğünde ise yalnızca daha büyük bir parçacık olacaktım. Bakıldığında babama dönüşecektim; ancak bu hastalıklı bir dönüş olacaktı, çünkü tamamen onun gibi olmam imkânsızdı, kendim de olamadığıma göre ucuz ve yapay bir taklit olarak yaşamaya mahkûmdum. Bir boşluğu ötekiyle kapatmaya çalışarak başarabileceğimi düşündüm, ancak bilirsiniz, her daim bir boşluk açık kalmak zorundaydı. Biraz olsun gazetelere göz atmışlığınız varsa, şehir kütüphanesine büyük düşünürlerin henüz ülkemize hiç girmemiş eserlerini getirttiğimi ve tozlanmış raflarda babamın uygulamamış olduğu yeni bir düzen yarattığımı bilirsiniz. Bu yüzden bunlardan bahsetmeyeceğim.

Kütüphane dönüşü bir akşam vakti, sokaktan geçerken yanlışlıkla bir dükkânın vitrinindeki aynaya baktım, resmen beni çekiyordu. Neredeyse kusacaktım. Yüzüm babamın bir kopyasıydı. Gevşek gülümseme, keskin hatlar, herkesin hayran kaldığı iki baygın bakan göz. Bundan kaçmıştım.

Keşke, sonrasında Gazel ile karşılaşmamış olsaydım. Onu ilk görüşüm, mide bulandırıcı düzenin ve alışılmışlıkların ortalıkta gezinmediği, yaşadığım en güzel gündü. Bir kasapta vitrine eğilmiş, kırmızı etleri parmağıyla işaret ediyor, kasapla bir şeyler konuşuyordu. Üzerinde uzun temiz bir elbise vardı, kumral saçları kısa olmasına rağmen dağınık bir topuzla bağlıydı, karşılaştığım en tatlı kadındı. Şüphesiz onu şu ankinden başka bir halde görseydim, ondan kesinlikle tiksinirdim ve anında nefret ederdim. Ona âşık oldum, henüz tanımadan, çünkü beni tanımıyordu, bir taklit olduğumdan haberi yoktu. Onun gözlerinde gördüğüm yansımam bambaşka bir adamdı, gerçek bir insandı. Onunla konuştuğum, yanında uyuduğum, doyasıya öptüğüm vakitler bulanık yansımalar değildi, evet, gerçekti. Onunla beraberken yaşıyordum.

Özellikle, saçlarını kulakları arasına verip gülümsediğinde nedensizce mutlu olabiliyordum. Sadece onu düşünmek pek keyifli bir oyundu. Çok fazla yaklaştığımda tiksinir, bunalırdı. Oysa istediğinde o kadar çok yaklaşırdı ki ona tekrar tekrar bayılırdınız. Fiyatlardan, açgözlülükten ve insanlardan pek haberi olduğu yoktu. Saf gülümsemesi onun gerçek hanımefendiliğini ele veriyordu. Gazel, itiraf ederim ki tanıdığım en hayat dolu ve temiz kadındır.

Ben korkunç derecede kötü bir insanım, efendim. Çünkü gerçek bir insan değilim, yalnızca bir taklidim.  Gazel ise tüm kadınlara yaratıcı tarafından bahşedilmiş üstünlük ve incelik vasıflarına sahip doğal bir insandı. Kendine inanıyordu, güveniyordu, etrafını seviyordu. Ben ise yanında çirkin, çekilmez ve silik bir detaydım. O tükenmez anaçlığıyla benim içimdeki sonsuz boşluğu doldurabileceğini sanmıştı. Ancak itiraf edeyim, bir süre sonra, bu mükemmel kadından dahi tiksinti duymaya başladığımı zannettim. Başlarda, ikimizin birlikteliğinden hiç kimsenin haberi yokken, yanında olmadığım her an için pişmanlık duyuyor, onu tutkuyla düşünüyor, en asil duyguların merkezine yerleştiriyordum. Sonrasında benim dünyama adım attı. Saatlerce maskelerin altında gezinen üst sınıf beylerin gezindiği davetlere, başkalarının ağızlarıyla konuşan pahalı mantolu kadınların beş para etmez söyleşilerine, tuhaf esprilere gülen ihtiyarların toplantılarına katıldı. Kütüphanede ben yokken çalışıyor, üniversitedeki öğrencilerle ilgileniyor, önemli işlere imza atıyordu.

Ben kötü bir insanım. Keşke, şimdi karşımda gördüğüm şu minik limon ağaçları kadar hareketsiz, duygusuz ve kıpırtısız yaratılmış olabilseydim, başka hiçbir şey istemezdim. Ya da şu mermerden havuzun içindeki tek bir su damlacığı olsaydım, yüzlerce su damlasının arasında kaybolup yok olabilseydim. Ben, kuşkusuz, hastalıklı bir ruh ve beden içinde yaratıldım. Kötü insanların özünde bir yerlerde birkaç iyilik kırpıntısı bulunur. İnanın bende yok. Ben bir hiçim, sadece bir kötüyüm.

Gazel asla hırsızlık yapmazdı. Ben onun adi bir hırsız olduğunu, kütüphaneden sayısız eser aşırıp başka ülkelere sattığını iddia ederek onu suçladım. Herkes ondan nefret etti, uzaklaştı, soğudu. Bir şey kanıtlamak zorunda değildim, ona verdiğim ceza mahkeme salonu veya parmaklıklar arkasında yıllar değildi; amaçladığım şey onu yalnız bırakmaktı. Amaçladığım şeyi başardığımda ise şaşırmadım. Çünkü hepsini çoktan hesaplamıştım. Sonunda mutlu oldum. O kadar, hayır, lütfen bana neden yaptığımı sormayın, ben adilik ve saf kötülükten ibaret hastalıklı bir ruhum. Yıllar boyunca ondan haber almadım ancak nadiren onu özlediğimi sandığım anlar oldu. Böyle anlarımda, onun nasıl bir halde olabileceğini birçok defa tahmin etmeye çalıştım. Sömürülmüş, itibarsızlaştırılmış, ruhsuz bedeni kirli sokakların kaldırımları üzerinde sürünüyor olmalıydı, eğer ki ölmediyse.

Asma köprünün üzerinde bir kıpırtı, işte o. Demek adresini doğru alabilmişim. Beni görmesine imkân yok, çünkü yalnızca önüne bakarak yürüyor. Gazel, orada, kulübeye yaklaşıyor, arkasından ise bir adam ilerliyor. Eli yüzü pis, düğmeleri iliklenmemiş döküntü bir gömleğin içinde, çok iri, kirli bir adam. Böyle adamları mutlu etmek için çalışıyor demek. Gazel yine uzun bir elbisenin içinde, güzel yüzü kirlenmiş, saçları taranmamış gözüküyor, biraz uzamışlar da. Yanağının biraz üstünde kabuk tutmuş bir yara var, yürürken parmaklarını onun üstüne götürüyor. Adam onun hızına yetişince belini kavrıyor, beraber yürüyorlar. Hayır, buna beraber denmez. Gazel’i görüyor musunuz, adeta kaçmaya çalışıyor, köylü kadının ellerinden kurtulmaya çalışan küçük bir yavru kedi gibi. Güzel yüzü nasıl da ekşidi, tüm gücüyle vücudunu öteki tarafa itmeye çalışıyor. Kurtulması pek zor. Oysa o istemediği takdirde bir insanın kendisine yaklaşmasından nefret eder. Adamın uzun ve yağlı saçları Gazel’in çıplak omzuna değiyor, o kadar yakın ki neredeyse onun kokusunu duyabilecek. Gazel, kitap gibi kokardı, nefis kitap sayfaları gibi. Belki de bütün zamanını kütüphanede geçirdiğindendir bu. Şimdi, kulübenin önündeler, odanın ekşi kokusunu buradan duyumsayabiliyorum. Kapı açıldı.

Midem bulanıyor, başım dönüyor, siz de seziyor musunuz, büyük ihtimalle havadandır bu. Ne sıcak ne de soğuk, oysa arada kemiklerimin uzun bir titreme nöbetiyle zangırdadığını hissediyorum. Öyle bir oyun ki bu, biraz daha aklımı kaçırsam ağlayacakmışım gibi geliyor, fenayım. Kapı kapanmış, içeri girmişler.

Göreceğimi gördüm, gitme vakti. Çok az da olsa iyi bir insan olsaydım, Gazel’in peşinden koşardım. Yumuşak avuçlarının içini iri taşlarla doldururdum ve aşağılık bir herif olan beni öldürmesini isterdim. Belki de gözüne görünmeden şu nehre kendimi bırakır, soğuk suların arasında nefessiz kalana kadar beklemeye başlardım. Daha da iyi bir insan olsam, aşağılık yalanım ve kıskançlığımdan insanlara bahseder, güzeller güzeli Gazel’in adını aka çıkarırdım. Sonra da kendimi öldürürdüm.

Ama ben hiçbirisi değilim, ne onun yüzünü görmeye ne de intihar etmeye cesaretim var. Ben sadece kötüyüm. Hırs ve kıskançlık yüzünden sahip olduğu tek mucizeyi yok etmiş bir caniyim. Bu yüzden, arkamı kulübeye dönüp asma köprünün üzerinde yürüyorum.

Eğer elimde olsaydı, yaratıcı tarafından tesadüf eseri gönderilmiş bir ölümün beni bulmasını dilerdim. Böylece, bir anda yok olup giderdim, bu nasıl da büyük bir huzur olurdu, bir daha kendi yüzümü görmek zorunda kalmazdım.

Kendi odama geri dönüyorum. Benim odam Gazel’in odasından çok daha temiz, büyük ve güzel kokuyor. Biliyor musunuz, büyük bir şöminem bile var. Evet, büyük ve güzel bir şömine o. Yalnız, bir tuhaflık var, odam asla ısınmıyor. Hatta o kadar soğuk oluyor ki, neredeyse kalın yorganların altındaki kemiklerimin zangırtısını duyacağım. Eminim ki duyduğum başka sesler bu zangırtıyı duymamı engelleyecektir.  Çünkü onlar daha yüksek ve güçlü. Nereden geldiklerini hiç bilmiyorum, sanırım yüreğime ve gözlerime yakın bir yerlerden geliyorlar.

Hayır, sormayın ne dediklerini, efendim. O kadar korkunçlar ki!

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.