Nurcan Elver: “Aşk Özlem Demektir!”

Nurcan Elver:

‘‘Aşk; özlem demektir!’’

Röportaj: Dilek Karagöz

Fotoğraflar: Fatih Ayan

‘‘Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin/ Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin/ Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır, bir güldürür/ Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.’’

Özdemir Asaf

Nurcan Elver’in Tomurcuk’unu elinize aldığınızda, bir aşk romanı okuyacağınızı bilmenin verdiği tanıdık bir hazla sayfaları çevirmeye başlıyorsunuz. Derken, beklenmedik bir şeyle karşılaşıyorsunuz ve sayfaları durduramadığınız bir hızla değiştirdiğinizi fark ediyorsunuz. Ardından okuduğunuz satırların sizi bam telinizden yakaladığını hissetmeye başlıyorsunuz. Okudukça, hiç beklemediğiniz şekilde, sarsılıyorsunuz…

Sizi allak bullak edenin ne olduğunu düşünmeye başladığınızda ise bir eserde her şeyden önemli olanın, o anlatının içinde kendinizden parçalar bulabilmeniz ve okuduklarınızın sizi sarıp sarmalamayı başarması olduğunu idrak ediyorsunuz. Sıradan satırların ancak bu şekilde bir esere dönüştüğünü düşünüyorsunuz. Ve iyi yazarların insana dair duyguları, önce iyi anladığı sonra da iyi anlatabildiği için, düz cümlelere ruh katma kudretini gösterebildiğini algılıyorsunuz…

Tomurcuk’ta Tamay ile Ferit’in aşkını okurken, Özdemir Asaf’ın Aşk şiirini hatırlamadan da edemiyorsunuz.

Tıpkı kitabın yazarının dediği gibi, aşkın yanındayken bile onu özlemek olduğunu; acı anlar yaşatsa da hayat enerjinizin ve sevincinizin ham maddesini oluşturduğunu yeniden hissediyorsunuz.

Bu satırları yazana olan buydu…

 DSC_0385

Nurcan Elver Kimdir?

İstanbul Beylerbeyi doğumluyum. Babamın subay olması nedeniyle her sınıfı başka bir şehirde okudum.  5 yıllık ilkokul için bile 4 ayrı okul dolaştım. İlkokuldan bu yana hep yazı yazardım. Özellikle de masallar yazardım. Okuldaki duvar gazetelerinde masallarım ya da hikayelerim yayımlanırdı. Sonradan lise çağlarında da kompozisyonum çok güçlüydü. Bir de dilbilgisi üzerinde çok duruyorum. Çünkü Türkçemiz çok bozulmaya başladı. Bizim nesil artık gitmek üzere. Bizler çok güçlü bir edebiyat okuduk. Aynı zamanda çok güçlü bir eğitim aldık. İlkokuldayken Ankara Radyosu Çocuk Saati’nde tiyatroya başladım. Önce koroya girdim. Oradan da tiyatro bölümüne geçtim. Ortaokul ve lisede de tiyatroya devam ettim ve konservatuara gitmek istedim. Ancak babam önüme set çekti. Sanat derslerinin hepsinde çok iyiydim. Resim, müzik, tiyatro… Bununla birlikte üniversitede hukuk okudum. Bu arada liseyi bitirdiğim zamanlarda koltuğumun altında şiirlerim ve hikayelerimle Babıali’de kapı kapı geziyordum. Sonra eşim tiyatrocuydu ve evlendikten sonra tiyatro daha ağır bastı. Eşimi kaybettikten sonra ise devamlı yazdım, terapi oldu. Yazarken konuşuyorsunuz bir şekilde. Sonra baktım ki ben hikaye yazamıyorum. Çünkü kalemimi durduramıyorum. Kalem alıyor beni götürüyor.

Yazı yazmak sizin için bir ihtiyaçtı yani!

Evet, bir ihtiyaçtı. Yalnız kalınca konuşma ihtiyacı hissettim ve kaleme sarıldım.

Romanlarınızın ortaya çıkış öyküsü nasıl gelişti peki?

Dediğim gibi hikaye yazamıyordum. Hatta yayımlanan romanlarım basılı hallerinden daha uzun olacaktı. Yayınevi kesti. Tomurcuk Bir ve Tomurcuk İki olarak iki kitap çıkarmak istedim. Yayınevi buna da sıcak bakmadı.

Peki şimdi romanlarınızın devamlarını yazma planınız var mı?

Şu anda öyle bir plan yok. Ama yeni bir kitap yayına hazırlanıyor. 1950’lerde başlayan nostalji dolu bir hikaye… Gaz ocakları, topaç çevirmeler… Yani şimdiki çocukların bilmediği şeyler…

Romanlarınızın nasıl ortaya çıktığına geri dönersek…

Yıllarca yazdıklarımı biriktirmiştim. Sonra bir gün bunları artık bastırayım dedim ve yazdıklarımı Duygu Asena’ya götürdüm. Onunla iyi arkadaştık. Benim yazdıklarımda tasvirlerden çok yalın bir anlatım ve serüven vardır.

Romanlarınız hep aşk üzerine. Aşkın birçok türü var tabi ama siz hep iki insan arasındaki aşkı konu alıyorsunuz. Bu konuya özellikle yazmanızın nedeni nedir? Nasıl ortaya çıkıyor bu hikayeler?

Eşimin vefat etmesinin ardından yaşadığım yalnızlık ve yanımda birini görme isteğimden mi kaynaklandı bilmiyorum.  Belki bu yüzden… Ben de tam karar veremedim. Ama sevgi çok güzel bir şey… Onu duymazsanız zaten hayatın tadı yok. Sevgi ve aşk hissetmeniz lazım. Tabii ki her şeyi sevebilirsiniz. İlahi aşk var, bir ideale duyulan aşk var… Her şeye aşık olabilirsiniz.

DSC_0391

Varlığımıza anlam katıyor…

Tabii… Yüzeysel bir yaşama girinti çıkıntılar ekliyor. Üzüntü ve sevinçlerle inişler çıkışlar yaşıyoruz ve bunları aşkla yaşıyoruz. Çocukluğumuzdan itibaren girinti ve çıkıntılı bir hayat yaşıyoruz ama belli bir yaşa geldikten sonra geriye dönüp bakmaya başlıyorsunuz. Bir de hayatta yaşıtlarınıza oranla daha olgun bir duruşunuz varsa, bu da daha hassas olmanızı beraberinde getiriyor.

İlk romanınızdan başlayarak sırayla sorayım; romanlarınızı yazmadan önceki hissiyatınız ve sonrasında oluşan hisleriniz neydi?

İlk olarak İki Küçük Çam Ağacı yayımlandı ama benim ilk yazdığım kitap Ferda’ydı. Ancak Ferda’da değiştirmem gereken birçok yer olduğu için onu öne aldım. Bi baktım ki İki Küçük Çam Ağacı zaten hazır. O yüzden yayınevine giden ilk kitap o oldu. İlk kitabım 2008’de basıldı ama yazıldıkları tarih, 10 sene öncesi… Tiyatro ve televizyonda birçok çalışmam oldu ama benden kalıcı bir şey olmasını istedim. Kitap çok farklı ve çok değerli bir şey benim için. Bir kitabevimin olmasını hayal ederdim hep. Bir yandan tüm gün oturup kitap okuyayım orada hem de kitap satayım.  Kitap kokusunu hiçbir parfüme değişmem. Hayatımın kokusudur.

DSC_0382

İlk kitabınız basıldığı zaman ne hissettiniz?

Kitap matbaadan geldiğinde yayınevi haber verdi ve hemen atladım gittim. Kitap yığınını görünce bir tanesini elime aldım ve o esnada ağlamaya başladım. O sırada yayınevine gelenler, “Madem ilk kitabınız, önce bize imzalayın!” dediler. Orada hemen iki kişiye kitap imzaladım ve kitabı kontrol etmeye başladım.  Editöryal anlamda bir sorun olup olmadığına baktım.

Kitap insanın çocuğu gibi olur derler… Öyle mi?

Evet. İnanılmaz bir şey… Dediğim gibi kitap benim için o kadar değerli ki… Hatta kitapları aldığım zaman üzerlerine isim ve tarih yazarım mutlaka. Oğlum Dost Elver, konservatuara hazırladığı öğrencisine Shaskpeare’in bir kitabını vermişti. Kitabın üzerinde 1961 tarihi yazılıydı. Tabii hemen kitabı istedim. Yenisi aynı değerde olmayacaktı benim için. Bu kitap aşkı…

Bir terapi gibi yazmaya başladığınızı söylediniz. Şu anda kendinize dışarıdan bir gözle baktığınızda nerede durduğunuzu düşünüyorsunuz?

Sürekli yazmak isteyen biriyim ama kendime şu anda yazar diyemiyorum. Aynı şekilde oyuncu da diyemiyorum. Tiyatroda 45 yılım bitti. Bu kadar yıla rağmen diyemiyorum. Çünkü çok usta var. Onların yanında kendimi öğrenci olarak hissediyorum. Yazarlık için de aynı şeyi hissediyorum. Çünkü gerçekten o kadar değerli edebi nitelik taşıyan eserler var ki ben yazar olduğumu düşünmüyorum.

Peki aradığınız edebi nitelik nedir? Sizin için yazar kimdir?

Bir kere gözlem gücü çok önemli… Benim tiyatrocu olmamdan kaynaklanan böyle bir dikkatim var. Hatta detay hastalığım vardır. Tiyatronun yanı sıra Işıl Özgentürk’ten senaryo yazım teknikleri almıştım. Dolayısıyla filmi izlemekten çok filmin detaylarına odaklanırdık. Filmi izlerken kapıdan girenin ayakkabısı, eteği ya da fonda duran eşya bizim için daha önemliydi.  Edebiyata da bu bakış açısı yansımalı diye düşünüyorum. Hikayedeki kişi İstanbul’dan Ankara’ya gidiyorsa, o yol hesaplanmalı, yolda ne olduğu bilinmeli. O yolu altı saat yerine üç saatte gidersem, gülerler bana… Mesela yazacağım mekanlar ya da şehirler hakkında bilmediğim yerler varsa mutlaka ansiklopedileri karıştırırım. Bunları yapan Türk yazarlar var tabii… Bir de okurken beni o mekana götürmeli. Orada olabilmeliyim. Benim kitaplarımda da var bu ama biraz dümdüz şekilde… Bunu daha edebi daha süslü anlatabilmek önemli… Edebi tanımlarla o duyguyu verebilmek çok daha güzel bir şey ama ben bir şeyleri çok çabuk yapmak istediğim ve yazarken aceleci davrandığım için bunu yapmıyorum. Daha düz bir anlatımım var. Bir an önce sonuca varmak istiyorum.

Bir çocuğun gözünden akan yaşı beş sayfada anlatan usta röportajcılarımız vardı… Bunun sonu yok galiba?

Evet. Bir çay bardağı üzerine de sayfalarca yazarım ama sonuç yok.

Peki gelelim kitaplarınızda da işlediğiniz aşk konusuna… Herkesin aşka dair bir tanımı, tarifi vardır; gerek yaşadıklarından, gerekse etrafında gözlemleyip damıttıklarından… Siz nasıl tarif ediyorsunuz aşkı?

Çok zor bir soru bu. Sevgi, aşk insanın içinden gelen ve karşısındakine ya da bir nesneye duyduğu özlem… Birini özlüyorsanız onu seviyorsunuzdur. Benim için aşk özlemdir.

Bir de aşkın acı ile ilişkisi var?

Bana diyorlar ki, “Mutlu son olsun artık, hep acı nereye kadar?” Ama acı değilse aşk olmaz ki… Mutlaka bir acı duymalısınız… İçinizi acıtmalı ki özlemeniz daha da artsın…

Bir yandan da aşk bir yaşam enerjisi değil mi? Birine aşık olduğunuzda, onunla birlikte dünyayı da seviyorsunuz. Sevgi duygunuz genişliyor ve gelişiyor…

Tabii ki… Acıda bile tatlı bir taraf var. Çünkü biliyorsunuz ki acının sonu tatlı olacak.

Sizin için aşkı iyi anlatabilen yazarlar kimlerdir?

Fransız yazarlar çok iyi anlatmışlar aşkı… Çok romantikler… Farklı bir duygusallıkları var.

Tutku?

Evet. Yine Rus yazarlarda da bu var. Benim için unutulmaz bir kitaptır Dr. Jivago… Evli ve çocuklu ama aşık… Çünkü aşk başka bir şey…

Türk edebiyatında aşk nasıl anlatılıyor sizce?

Türk edebiyatında o kadar duyguya girilmiyor gibi geliyor bana. Böyle içimi titreten bir aşk romanı hatırlamıyorum.

Türk edebiyatı aşkı anlatmak konusunda zayıf mı kalıyor?

Bana öyle geliyor ama tüm romanları okuduğumu da söyleyemem tabii…

Son yıllarda ilahi aşk konusu çok popüler yayın dünyasında. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu kitapları?

Kabaca olacak belki ama bu biraz araziye uymak…

Peki sokağa dönüp baktığınızda insanların yaşadıkları ile günümüzde yayımlanan aşk üzerine eserler arasında nasıl bir bağ var? Yaşadıklarımız mı yansıyor edebiyata yoksa okuduklarımız mı aşklarımızı etkiliyor?

Sokağa baktığınızda bazı insanlar görüyorsunuz, şehre yakıştıramadığınız ve beğenmediğiniz bir izlenim yaratıyor. Fakat bir bakıyorsunuz, o adam öyle bir aşk yaşamıştır ki sizden çok çok daha fazla yüreği acılar içindedir. Bazen görüntüsü ile beni iten böyle insanlar gördüğümde birden durur düşünürüm; kim bilir ruhunun, kalbinin ve beyninin içinde neler var…

Dizilerde gördüğümüz gibi güzel kadınlara ve erkeklere ait bir şey değil aşk?

Kesinlikle… Bazen metrobüste giderken yol boyunca izlediğim birbirinden farklı görüntüdeki insanlar için hikayeler yazarım.

Tiyatrocu olmanın getirdiği bir avantajı kullanıyorsunuz sanırım?

Büyük ihtimalle… Işıl Özgentürk’ün atölyesine devam ederken, elimize bir fotoğraf verilirdi ve ona bir hikaye yazmamız istenirdi. Bunun da etkisi ile yazılarımı geliştirdim. Mesela bir gün bir kapı fotoğrafı verilmişti sadece… Bir kapı için nasıl bir hikaye yazarsınız? Yazma işinde tabii tiyatro ve sinema üzerine aldığım dersleri harmanlıyorum. Sanırım bu yüzden de kitaplarım film olmaya çok müsaittir.

Şu anda yayına hazırlanan kitabınızdan biraz daha bahseder misiniz?

Adı, “Hayal İçinde Geçti”. 1950’li yıllarda İstanbul’un taşı toprağı altın diyerek gelen bir aileyi anlatıyor. İsimler farklı ama gerçek olaylara dayanıyor. Kitaplarımda genel olarak olaylar hatta karakterlerin kullandığı cümleler bile gerçek olabiliyor. Ama tabii önemli ölçüde de kurgu var. Mesela bir kitabımda bir helikopter kazası var. Bu gerçek olmuş bir olay.

Size nasıl eleştiriler geliyor? Okuyucularınızın nasıl beklentileri var sizce?

Fuarlarda genelde gençlerden polisiye, cinayet ve korku üzerine sorular geliyor. Bilim kurgu üzerine senaryolarım var ama hiç düşünmemiştim bu konuda yazmayı. Bu şekilde bir kısım okuyucumun aşkla ilgilenmediğini gördüm.

Ya da başka türlü okumak istiyorlar aşkı?

Günümüzde gençler bizim gibi yaşamıyor aşkı… Biz birbirimize baktığımızda içimiz titrerdi. Şimdi o kadar rahat sokakta öpüşüp koklaşıyorlar ki farklı yaşıyorlar. Bu çok da hoşuma gidiyor çünkü biz daha katı kurallarla büyüdük. Bizim dönemimizde aşktan intiharlar daha çoktu.

Okuyucu kitlenizin genç olmadığını söyleyebiliriz o zaman?

Orta yaşlı insanlar genelde ama Ferda romanına adı Ferda olanlar çok ilgi gösterdi.  Bir de gençlik aşkının yeniden canlandığı bir hikayeyi konu alan Geç Buluşma’ya ilgi gösterdiler.  İnsanın içinde bir sızı olarak duran ilk aşklar vardır. Ben her zaman, o ilk aşk ile günün birinde bir yerde karşılaşacağına inanırım. Geç Buluşma böyle bir fikirle ortaya çıkmış bir kitap…

Okuyucu profili konusunda ise karşılaştığım şaşırtıcı durumlar oldu. Mesela bir imza gününde bir beyefendi kitap imzalatmaya geldi. “Eşinizin adına mı imzalayayım?” diye sordum. Bana, “Ne demek istiyorsunuz, biz erkekler aşktan anlamıyor muyuz? Benim adıma imzalayın!” dedi. Çok mahçup olduğumu hatırlıyorum.

4 Yorum Nurcan Elver: “Aşk Özlem Demektir!”

  1. Romanlarını roman yapan sadece karakterleri değil, mekan algısı ve hissettirdikleri söyleşiyi yapanların eline sağlık

  2. sevgiyi ve aşkı çok güzel anlatan ve hissettiren Nurcan Elver arkadaşımı kutluyor ve iftihar ediyorum.sevgiler.

  3. Dilerim bu kitaplardan hiç değilse bir tanesi film olarak çekilir. Röportaj sayesinde Nurcan hanımın eserleri hakkında birazcık bilgilensek de daha çok merak duygumuz uyanıyor.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*