Nine / Dilek Çiftçi

 

Rahmetli ninesinin kireç badanalı duvarlı tek göz evindeydi. Divanda uzanıyor, kendini çok şanslı, çok başarılı hissediyordu.  “Ninem ‘Yeter ki gerçekten iste, sabırdır ilacı’ derken bir bildiği varmış demek ki” diye mırıldandı kendi kendine.

Üzerinde yattığı çiçekli örtülerle kaplı divan, birkaç tahta dolap, basit bir tüplü ocak ve bir mutfak evyesinden oluşan küçük bir mutfak, divanın karşısında duran sehpanın üzerinde, odanın en değerli eşyasıymışçasına dantel örtüyle korunmaya alınmış tuşları çevirmeli telefonuyla Türk filmlerinin nostaljik köy evlerinden biri gibiydi burası. O tek göz odada banyo ve tuvalet için yer yoktu da, dışarıdaki derme çatma kulübeye gidilirdi.

Ninesi dört çocuk büyütmüştü bu küçücük odada.  Hepsi de okumuş, toplumda saygın yerlere gelmişlerdi. “Zavallı ninem” dedi kendi kendine, o, şu ortamda, şu zor şartlarda dört çocuk büyütmüştü de hastalandığında çocuklarından biri bile hatırını sormamıştı.
Evden çıktı usulca, nazlı nazlı esen ılık rüzgâr tenine leylak kokularını getirdiğinde düşüncelerinden sıyrıldığını fark etti. Uzaklardan bir türkü sesi doluyordu kulaklarına ince ince. Bir Azeri türküsüydü bu;

“Fikrimden geceler yatabilmirem,

Bu fikri başımdan atabilmirem

Ayrılık ayrılık aman ayrılık

Her bir dertten ala yaman ayrılık”

 

İçinin yandığını duyumsadı. Az önceki başarılı hissettiği ana, o duyguya geri dönmek için çabaladı. Ancak başaramadı.

Kafası düşüncelerle, kulakları türkünün ince tınısıyla, bedeni leylak kokulu rüzgarla sarmaş dolaşken, keskin gözleri epey uzakta bir köy kahvesinin varlığını seçti. Müzik oradan geliyor olmalıydı. Açık yeşilden koyuya, yeşilin her tonundan ağaçların, gökkuşağının renklerini çalmış lalelerin ve leylakların arasından, sakin adımlarla yürürken yaşadıkları aklına gelince, içinde bulunduğu huzurlu ortama inat “Lanet olsun,” dedi. “Lanet olsun sana da, seni tanıdığım güne de. Ne olurdu azıcık değer verseydin, azıcık sevseydin. Bende bulamadığın ne vardı o kadında?” Ve incecik bir gözyaşı, göz pınarından aşağıya süzülmeye başladı.

Köy kahvesine varmıştı. Tahta sandalyelerden birini çekti, oturdu ve acı bir Türk kahvesi söyledi. İçinde hissettiği acıyı, kahvenin acısıyla pekiştirmek istiyor gibiydi.

Kahvesi gelene kadar akıllı telefonuyla oyalanmaya karar verdi. Eli farkında olmadan sosyal medyaya, eski sevgilisinin hesabına gitmişti. Gözlerine inanamadı. Sevgilisinin kendisini aldattığı kadınla, sarmaş dolaş fotoğrafları vardı. Öyle mutlu görünüyorlardı ki. Birbirleri için yaratılmış gibiydiler. O burada acı çekerken, onlar orada mutluluk pozları veriyorlardı. Bir anda kendine geldi. Neredeydi o ninesinin hayatını, onun yaşadığı zorlukları örnek alıp acısını atlatan kadın? Karar verdi, bir daha hüzünlenmek yoktu. Bu ilişkiden yara almadan çıktığı için kendisini gene şanslı, gene olağanüstü başarılı addedecekti.

Kahvesi geldi. Kahvesinden koca bir yudum alıp, kokusunu ciğerlerine doldururken, sosyal medya hesabında “Yeter ki gerçekten iste, sabırdır ilacı” yazısını paylaşıyordu eflatun leylak ağaçlarının fotoğrafıyla birlikte.

 

Fotoğraf: http://bit.ly/2si8KX4

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.