Niçin Yazıyorum? / Şule Şükran Nazlı

Bu soru belki de hayatları boyunca yazmaya gönül vermiş insanların kendilerine yönelttikleri yegâne sorulardan sadece bir tanesidir. Niçin yazıyorum? Gözle görülür elle tutulur belli bir nedeni var mıdır?  Yazmak bize, belli başlı bir yarar sağlar mı? Dahası yazınca görünmez bir güç bizleri bulutlara, maviliğin kaplamış olduğu gökyüzünün üzerindeki beyaz hayallere biraz daha yaklaştırıyor mu?

            Bilmiyorum. Belki de bilmek istemiyorum.

            Bildiğin bir sorunun cevabını yanıtlayamamak… Bu belki de sevdiğin birine seni seviyorum diyememek gibi bir şey sanırım.

            Her neyse.

            Yazma edimi konusunda hakikaten çok düşündüm. Hatta bazı günlerim sırf bu konuyu düşünmek üzere oldu. ‘’Niçin yazıyorum? Yazmamın belli bir sebebi ve kalitesi var mı? Yazıyorum… öyle ise ne olacak?’’ Bu soruları bazen ben sordum kendi benliğime, bazen ise dışarıdan yöneltilen lakin yanıtını tam olarak alamadıkları ufak birkaç sorudan sadece bir tanesi oldu benim hayatımda… 

            Öyle ya bir soru sorarsınız ve bir yanıt alırsınız. Her sorunun, mutlaka bir yanıtı vardır. Öyle ise bu soruya ben niçin bir yanıt veremiyorum? Gözlerimi kapatıyorum. O an her şeyin başladığı o yere dönmeyi düşlüyorum. Odama uğruyorum, ödev yapmak dışında hiçbir zaman uğramadığım masamın üzerine bu kez çok farklı bir şey için uğradığımı anımsıyorum. Saçlarımı titreşime uğratan rüzgârın kulağıma tarifi imkânsız bir müziği çaldığını duyumsuyorum. Bu öyle kulaklarınızın her daim aşina olduğu bir müzik değil… Eskileri dinliyor kulaklarım… Eski ve kıymetli olan hafif tınılı bir melodiyi… işitiyor tüm benliğim.

            Kâğıda ve kaleme nasıl yumulduğum gözlerimin önünde bir sahne ahenginde canlanıveriyor. Yazma duygusunun, hissinin bana neler getireceğini ve benden neler götüreceğini bilmeksizin içimdeki tüm hisleri bir bir aksediyorum eskileri andıran hafif sarı çizgisiz kâğıdıma. Ve içimde bir his uyanıveriyor. Yazmanın asıl sebebi bu: Rüzgâr!

            Lakin sonra bunun doğru bir zamanda verilmiş doğru bir karar olmadığını yavaş yavaş anlıyorum. Çünkü rüzgarın bana arkadaşlık etmediği başka günlerde de yazabildiğimi biliyorum. Sıcak olan haziran, temmuz günlerinde de yaprakların kıpırdamadığı, kuşların ilkbahardaki o cıvıldaşmalarını duymadığım o bunaltıcı ve kavurucu günlerde de her şeyi tüm çıplaklığıyla yazabildiğimi zihnim kavrıyor. Peki, öyle ise neydi yazmamın altındaki o hakikat? Okuduğum vakit çok etkilendiğim o kitabın sayfalarındaki kelimelerin altında gizlenmiş sahici duygular mıydı? Yoksa kulağıma çalınan o esrarengiz hafif tınılı müzik miydi?

            Her sabah erken kalkmamın bana bir armağanı olduğunu düşündüğüm sabah güneşinin doğuşunu izlediğim vakitlerde, akşamları evimizde annem ve babamla oturup keyif yaptığımız balkonun üzerinde bana ‘’Yaşıyorsun, öyleyse bir şeyler yap!’’ diyerek bakan ayın bana gülümsemesinde, bir yere acele yetişmem gerektiğinde lakin hep geç kalışlarımda, işine ve okuluna koşuşturarak giderlerken ortada bir karmaşa yaratan insanları zihnimde herhangi bir hikâyenin kurgusuna oturttuğum vakitlerde de yazıyordum. Gözlerimi kapattığım vakit kendimi sonsuz hayalin o sihirli gücüne bıraktığımda da ve kulağımda son ses müzik varken de kelimelerim zihnimdeki hikâyeyi tüm renklerini kapsayacak vaziyette işliyordu sayfalara.

            Bir sonraki durağım yalnızlık oldu. Bir kitapta okumuştum. ‘’Sıradan bir insan olmaktan uzaklaştıkça, sıradan insanlar arasında kendinizi yalnız hissedersiniz.’’ diye bir cümle geçiyordu. Günlerce bu cümle üzerinde düşüncelerimin bir sonbahar mevsiminde yere düşerek oradan oraya savrulan hafif sarı, yeşil yaprakların savrulduğu gibi savrulduğunu hatırlıyorum Farklı bir insan olmak gibi bir isteğim var mı? Yanıtım kesin ve net: Hayır! Çünkü o vakit sıradan insanların arasına karışarak sıradan insanların sıradan, basit, kurgulanmamış, sahici yaşamlarına nasıl dokunabilirdim?

             Ailem olduğu için yazabildiğimi zannettim. Sevdiklerim olduğu için… Ben birilerini çok sevmeliyim. Öyle az buçuk değil. Birilerini çok sevmeliyim. Çünkü ben birilerini çok sevmeyi çok seviyorum! Öyle olmadığı vakit yaşamın ne manası kalır ki? Bu yüzden karakterlerim hep birbirlerini can-ı gönülden seven karakterler oldu. Her yeni güne ailemle uyandığım sevdiklerimle aynı masaya oturup bir fincan kahve içtiğim dostlarıma yazdığım yazılarımı okuduğum vakit bana kıymetli bir hazine gibi geliyordu. Kimselerin yerini bilmediği hatta varlığından haberleri olmadığı korunması gereken kutsal bir hazine…

            Her akşam okuldan gelirken evimizin yanındaki sokakta oyun oynayan çocuğun gülümsemesinde kaybettim kendimi. Ah ne kadar da güzeldir çocuk gülümsemesi! Ocak ayında sanki mayısı yaşıyormuşsunuz gibi hissedersiniz kendinizi. Haziran demiyorum çünkü haziran sıcakların başladığı aydır. İnsanı kasıp kavurur. Sıcak insanın canını yakar. Oysa mayıs hafif ve durgundur. İnsanı tam anlamıyla kışın ortasında baharı yaşadığını hissettirir. Ben de o çocuğun gülümsemesini her aklıma getirişimde yazdığım vakit, yazılarımın içinde bu baharı yaşadığımı hissederim.

            Beni anlatan beni ben yapan karakterime uyum sağlamış kelimelerim de var benim. Bazen o kelimeleri ortaya döküveriyorum. Kim olduğumu, nasıl olduğumu, düşüncelerimin ortaya koyduğu varlığımı herkes anlasın istiyorum. Ama sonra korkuyorum. Kimse bilmesin beni. Görmesin, işitmesin. Birilerine doğrumu, yanlışımı, yanılgılarımı, hakikatlerimi ben olduğum bilinmeden açığa çıksın. Kimse beni bilmesin ama yaşanmışlıklardan da mahrum kalmasın!

            Günlerce, gecelerce, kitap okuduğumda, yemek yediğim vakitlerde, kafamı yaslayıp dışarıyı izlediğim otobüsün içerisinde o düşünce beni hiç bırakmadı. Niçin yazıyorum? Aklımdaysa sürekli kelimeler vardı. Kelimeler, konuşma cümleleri, bir ağacın bahardaki görünümünün pembe uçuk ve kaçık olarak betimlenmesi… Birileriyle sohbet ettiğim vakitlerde bile beni bir türlü terk etmediler. Ve ben o anlarda bir şey fark ettim. Herkes sizi terk etse bile yalnız kaldığınız anlarda dahi yazmak sizi terk etmiyor. Kelimeler… sizin yol arkadaşınız oluyor.

            Lakin ben yine de yazmanın, ortaya kendinizden bir şeyler çıkarabilmenin, yaratıcı olmanın bu kadar basit bir yanıta indirgenebileceğini düşünmüyorum. Bu yüzden soru işaretleriyle, üç noktalar ile bilinmezliğin hüküm saldığı bir sonuç görmeyi de reddediyorum.

            Yazmak sonsuzluk demektir. Ucu bucağı olmayan koskoca bir sevgi cennetidir. Yazmak sevgidir bir nevi. Anne, babanızı, ablanızı, kardeşinizi, sevgilinizi nasıl seviyorsanız eğer yazabilmek için de yazmayı sevmelisiniz. Ortaya bir şeyler çıkarabilmek için yaratıcılığınızı kullanmalısınız. Çünkü yazabilmek için yaratıcı bir düşe ihtiyacınız vardır. Gerisini tahayyül bile edemezsiniz. Bir de o müziği duyabilmelisiniz. Hani herkese bahşedilmemiş sadece belli bir tarafın duyabileceği o müziği…

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*