Neden Yazıyorum? / Hatice Dökmen

Neden yazıyorum sorusunu yanıtlamak oldukça zormuş meğer. Beylik yanıtların yetersiz kaldığını, beni şablona ittiğini fark ettim. Zihnimde bir sürü belkiler belirdi. Sonuçta net bir yanıtım olmadığımı gördüm ama yine de yazma sebebimi biraz irdelemeye çalıştım.

Belki; masallar, destanlar ve mesellerle büyümüş, büyütmüş bir neslin devamı olduğumuz için yazıyorum. Öyle ya! Daha bebekken kazınıyor beynimize kurgu kabiliyeti. Dandini dandini dastana / Danalar girmiş bostana / Kov bostancı danayı / Yemesin lahanayı. Annemizin sıcacık sesinin eşliğinde, beşiğimizde mışıl mışıl uyuduk. Dana nereden çıktı, bostancı kim, lahana tarlası nerede gibi birçok şeyi sorgulamaksızın derin uykulara daldık. Annemiz; Benim yavrum büyüyecek ninni /Tıpış tıpış yürüyecek ninni / Okullara gidecek ninni, derken okul denen bir olguyu kazıdık aklımıza. Biner atın iyisine / Düşer yolun kıyısına / Haber verin dayısına / Şeker alsın kuzusuna derken, şekerin kıymetli bir şey olduğunu kavradık. Atam tutam ben seni / Şekere katam ben seni / Akşama baban gelende / Önüne atam ben seni, sözlerinde ise kendimizin şeker kadar kıymetli iyi bir şey olduğumuzu anladık.

Şaka bir tarafa, hayal kurmak daha bebekken işledi içimize. Sonrasında masallar, masallar, masallar. Ve bir gün bir bakmışız ki, o körpecik beynimizle biz de başlamışız masallar uydurmaya. Üstelik sonsuz bir hayal gücüne sahip çocuk belleği için hiç de zor olmamış masal uydurma sanatı.

Belki, çevremde yaşanan ve bilincimde biriken olayları cümleciklere sığdırıp dışa vurmak için yazıyorum. Harfleri birleştir bir sözcük oluştur, sözcükleri birleştir bir cümle oluştur, yetmedi birçok cümleler kur sayfalar doldur. Kolay iş olmasa da eğlenceli geldi belki. Bulmaca gibi yani.

Çocukluğumdan ergenliğimin son dönemlerine kadar, her akşam yattığımda gözlerimi kapatır hayaller kurardım. Bu bazen bana ait hayallerin dışına çıkar başkalarının hayallerine taşardı. Hâsılı kalemsiz hikâyeler yazardım kafamda. Belki taa o zamandan kalma alışkanlıkla kafamdaki hikâyelerin kâğıda dökülmüş hali olabilir, yazdıklarım.

Belki, yıllardır birkaç dizelik şiirlere sığdırmaya çalıştığım duygularım dizelere sığmaz oldu, kim bilir? Zira şiir ruhumu sağalttığım inziva evimdi benim için. Bir süre sonra o eve sığmamış olabilir içimdeki sesler.

Kimlik arayışım için yazıyorumdur belki. Kendime itiraf edemesem de içinde boğulduğum çıkmazlarımın bentlerini açıp sıkıntılarıma yol vermek istiyorumdur kim bilir. Ya da yaşama dair yanıtsız kalan sorularıma açtığım geniş bir penceredir. Kendimle yüzleşmeyi öğrenmek için yazıyorumdur belki. Yazdıklarımı okuduktan sonra kendimi tanıma fırsatım oluyor, demiş bir ünlü yazar. Belki ben de yazdıklarımdan beslenerek kendimi tanıma fırsatı buluyorumdur değil mi? Bir de ötekiler var tabii ki. Kendini tanımak demek, ötekileri tanımak demektir. Ötekileri tanımak da kendini tanımak demek. Ve ben de yazarken ötekileri tanımış oluyorum belki.

Sait Faik Abasıyanık, Haritada Bir Nokta adlı öyküsünde herkesin bildiği şu sözleri yazıyor. “Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”Evet. Yazmak onun için her şeyin ötesinde bir şeydi ve yazmasa deli olacaktı.

Freud ise; Yazarlar, hiçbir zaman gerçek tedaviye yanaşmayan, terapiyi reddeden inatçı nevrotiklerdir. İşte bu tip hastaların bu yüzden yazdıklarını, yoksa yazmasalar çıldıracaklarını zannettiklerini söylemiş. Hoş felsefecilerin ve terapistlerin de çoğu yazar. Nitekim psikanalitik kuramın kurucusu Freud, kuramını edebi eserleri inceleyerek yapmıştır ve sonunda kendini edebiyatın içinde bulmuştur.

Sonuç olarak gerek Sait Faik Abasıyanık’ın söylediği gibi ve gerekse Freud’un bahsettiği yazarlar gibi benim de nevrotik bir durumum olabilir belki.

Discworld’n yazarı Terry Pratchett, “Yazmak, kendi başınıza yapabileceğiniz en zevkli şeydir” derken, Scott Fitzgerald “Bir şeyler söylemek istediğiniz için yazamazsınız; yazarsınız çünkü söyleyecek bir şeyleriniz vardır” demiş. İkisine de katılıyorum. Benim de yazma isteğimin gerisinde, bir derdim ve bir meselem olduğunu düşünüyorum. İçimi acıtan çarpıklıkların gölgesinden, gelecek nesillere mesaj bırakmak istediğimi fark ettim. Gerek toplumsal gerek bireysel yargılarımızın, adına kader deyip geçtiğimiz yanlışlarımızın çığlıklarını kâğıda aktarıp en az bir okuyucuya ulaşmak istediğimi, bu düşünceyle yola çıkınca kalemimin ders alınması gereken hikâyelerin peşinde olduğunu ve genellikle okuyucuyu acıttığını anladım.

Başkalarının ne düşüneceği konusunda ise; ben ne kadar öyle bir sorunum yok demeye çalışsam da her zaman var. İçimdeki editörü zaman zaman yok etsem de genellikle Demokles’in kılıcı gibi başımda bekler. Bu editörü yok edemiyor olmam çok da rahatsız etmiyor beni. Her şeye rağmen yazmanın özgürlük olduğunu düşünüyorum. İçimde birikenleri kâğıda anlatmanın ardından okuyucuya da sunduysam, artık dönüşü olmayan bir yola girdiyse ve kalemimden akan her bir cümleyi değiştirmek için geri dönüş mümkün değilse bunu düşünmenin heyecanı beni daha da büyük heyecanla yazmaya itiyor. Okuyucuya ulaşan yazım, bir paragraflık yazı dahi olsa bunun mucizevi olduğu fikrine kapılıyorum. Çünkü yayınladığım andan itibaren o yazı kimlerin gözüne, kimlerin yüreğine değdi bilemiyorum. Kim yazımı küçümseyerek bıyık altından güldü; kim, vay bee, nasıl da sesim olmuş, diyerek hayranlıkla tekrar tekrar okudu bunu bilmem mümkün değil. İşte bütün heyecan burada gibi geliyor bana.

Yazmak kutsanacak bir olay gibi çok abartılmasa da, hafife alınacak bir olgu da değil bence. Özellikle yazıda kurgu varsa; o kurgunun içinde atmosfer ve o atmosferin içinde can bulan hayatlar var demektir. O canlara ruh katan, o canları biçimselleştiren yazarın içselliğidir. Tabii böyle olunca kendini yaratıcı konumda hissetmek gibi bir egoda her yazarın içinde vardır diye düşünüyorum. Düşünebiliyor musunuz? Bir kahraman çiziyorsunuz, ona kaş, göz, ayak çiziyorsunuz. O kahramanı duygu, düşünce ve mizaçla donatıyorsunuz. Dilini belirliyorsunuz ve o hikâye okura ulaştığında sizin yarattığınız kahramanı görüyor zihninde. Bu da müthiş bir duygu değil mi?Örneğin en son kitabım olan Salı Ertesi adlı romanımın kahramanı Aziz isminde genç bir yazar. Aziz, romanın son baskısının son sayfaları da yok olana kadar hep var olacak. Uzun yıllar sonra bile tüm canlılığı ve tüm hissiyatı ile kitabın sayfalarında yaşıyor olacak.

Tanınmak için yazıyorum belki. Yazdıklarımın elbette ki çok okuyucuya ulaşmasını istiyorum. Çok okuyucuya ulaşmanın yolunun da çok tanınmaktan geçtiğine inanıyorum. Bu konuya bir örnek vermek gerekirse; farz edelim ki ben çok çok çok nefis bir ıspanak böreği yaptım ama kapalı kapılar ve pencereler ardında kendi kendime kokusunu içime sindirmeye çalışıyorum ve kendim yiyorum. Böyle olunca yaptığım böreğin güzelliğinden, kokusundan kimsenin haberi olmuyor. Ama yine aynı böreği yaparken kapılarımı, pencerelerimi açıp dışarıya kokunun gitmesine izin verirsem en azından komşular duyacak. Hele hele bir de komşularıma ikram edersem ve tatmalarına izin verirsem; komşular dilden dile, ne kadar güzel börek yaptığımı konuşacaklar ve mahalleye, ardından kente yayılacak. Onun içindir ki tanınmak önemli bir faktör diye düşünüyorum.

Topluma karşı bir sorumluluğum olduğunu düşünüyorum belki. Özellikle sanatçının mutlaka böyle bir sorumluluğu olduğunu savunanlardanım. Sanatın hangi dalı olursa olsun sanatçının sosyo-ekonomik, sosyo-politik ve sosyo-kültürel bir duruşu olmalı. Belki böyle düşündüğüm için yazıyorum kim bilir? Çünkü bunu yazılarımda elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum. Bir ressam, kırmızı gülün bütün tonlarını çizebilmeli ama vermek istediği mesaj varsa o gülü zifiri gecenin içinde kapkara yapraklarla boyayabilmeli, değil mi?

Zoru seviyorum belki. Öyle veya böyle. Şundan veya bundan ötürü bir şekilde yazıyorum sonuçta. Yazma yolculuğu hiç şüphesiz ki kolay bir yolculuk değil ama ne kadar zorsa o kadar heyecanlı ve o kadar içine çeken keyifli bir yolculuk. Bu konuda İvan Gonçarov’un, Oblamov adlı kitabında ilginç bir paragraf okumuştum.

… “Bütün gece yazacakmış,” diye geçirdi içinden Oblamov. “Peki ne zaman uyuyacak? Tut ki beş bin kazanıyor yılda! Hiç de fena para değil. Ama durmadan yazacak, düşünecek, ufak şeylere verecek ruhunu görüşlerini başkalarına anlatacak, aklını, hayallerini satışa çıkaracak, kişiliğini zorlayacak, heyecanlanacak, coşacak, sabırsızlanacak, durup dinlenmek bilmeyecek, sürekli hareket edecek… Habire yazacak, yazacak, bir makinenin çarkı gibi dönecek de dönecek… Yarın yazacak, öbür gün gene yazacak, bayramda yazacak, yazın sıcağında yazacak… Çekilir mi bu? Ne zaman dinlenecek bu adam? Zavallı…

Yeri gelmişken, George Orwell’in “Neden Yazıyorum?” adlı kitabından da ilginç bir metin paylaşmak istiyorum.

“Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir ve yazma dürtülerinin altında bir gizem yatar. Kitap yazmak, acıdan kıvrandıran bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı yiyip bitiren korkunç bir mücadeledir. İnsan, karşı koyamayacağı ve anlayamayacağı bir iblis tarafından itilmese kesinlikle böyle bir işe kalkışmazdı. Biliyoruz ki bu iblis herkeste vardır ve bir bebeğin ilgi çekmek için ciyak ciyak ağlamasına yol açan içgüdünün aynısıdır. Fakat yine de sürekli kendi kişiliğini gizleme mücadelesi vermediği sürece insanın okunabilir hiçbir şey yazamayacağı da bir o kadar doğru.”

Neyse, başa dönelim. Neden yazıyorum sorusuna gelecek olursak, neden mi yazıyorum?.. İşte öylesine…

Fotoğraf: Hatice Dökmen

5 Yorum Neden Yazıyorum? / Hatice Dökmen

  1. Çok tanınmak çok satmak sanat için bir ölçü mü bilmiyorum,ama sizin böreklerin kokusunu duydum.Yenek için sabırsızlıkla bekliyorum.Güzel bir yazı okudum.Emeğinize sağlık.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.