Nasıl Anlamadın? / Fatma Nuran Avcı

 

   Kendimden utanıyorum. Bu adama baktıkça aklımdan ilk önce yavşak, kelimesi geçiyor. Ön yargıyla insanlara yaklaşmaktan nefret ederim aslında. Mantığım devreye giriyor ama siren sesi gibi. Kenara çekiliyorum, o da yollanıyor. İşin kötü yanı aynı binada çalışıyoruz. Ben sağlık ocağının doktoru, o hizmetli kadrosunda memur. Çocuğunun hastalığı, karısının migreni, kayınvalidesinin beli derken kapımı en az günde bir kere çalıyor. Çok da kibar.

   “Rahatsız ediyorum Doktor Bey ama…” Ediyorsun, evet, diyemem tabii ki. Nasıl bir öngörü sahibiymiş bu Hipokrat, denen adam. Tekme tokat kovmak istersin bazen. Ettiğin yemin sırtında bıçak, sivri ucunu dayar. Vicdan dediğin karışık, bulanık, sisli kavram işte. Alnımı kaşıyarak zaman kazandım.

   “Rica ederim Ali, buyur.”

   Bugün bir başkalık var adamın halinde, daha bir yüzsüz. Müjde verir gibi heyecanla,

   “Hakim Bey, sizi yemeye çağırıyor.”

   “Ali, bu işleri sevmediğimi biliyorsun,” dedim. Suna Hanım çok rica etmiş, hastalığında yaptığım iyiliğin altında kalmak istemiyormuş. Kadının sedyeye uzattığım bacakları gözümün önüne gelince bir tuhaf olmadım değil. Kocası olacak hakim hakkını veriyor mu kadıncağızın, diye bir iki fikir jimnastiği yaptım. Adaletin terazisini çocuk salıncağına çeviren adamdı sonuçta. İlçeye hareket ve bereket getirdiği konuşuluyor. Renkli kişilikmiş. Adam ağır davaları mahkeme salonlarının ciddiyetinden uzaklaştırarak,“Mavi Ay” adlı pavyonun dansöz kalçasında idare ediyor. Beni niye evine çağırıyor, onu da anlamadım. Ben de oraya giderdim.

   Suna Hanım’ı arada sırada çay bahçesinde görüyorum. Görünüşü çok çarpıcı, asil bir havayla yürüyor. Güzel kadın ama sonuçta şımarık bir taşralı. Bu hovarda kocaya katlanan acıların kadını desem, öyle bir belirti görmüyorum. Çocukları yok ama sorun eder gibi durmuyorlar. Eşraftan zengin birinin kızıymış. O zaman sinir krizi geçiriyordu. Ali kulağıma fısıldamıştı, kredi kartıyla gene uçmuş, babasından para koparmak için yapıyor, çok mühim bir vaziyet değil. Merak etmek taşrada zararsız bir böcek gibidir. Şu işin aslını öğreneyim diyerek yanılıp da sorarsan yandın. O küçücük canlı seni yer bitirir. Oldukça sağlam deneyimlerim oldu geçmişte. Bu adam gibilerle bir şeyleri paylaşmak başa bela olur ancak. En iyisi bu daveti geri çevirmek için iyi bir neden sunmalı diye düşündüm.

   “Ali, biliyorsun ben bekar biriyim. Prensiplerim gereği gidemem. Kendilerine çok teşekkür ettiğimi söyle,” dedim. Ertesi gün Hakim Bey çıktı geldi odama. Bu reddedilmeyi mesleğinin verdiği tecrübeyle açıkladı. Karakterimin tahlilini epeyce düşünüp bana son bir şans tanımak istemiş. Esas kararı evine gidersem verecekmiş, iyi halim görülürse serbest kalacakmışım gibi yarı şaka yarı ciddi sözlerle konuştu. Dengeli, sağlam temelli evliliğinin kapılarını açmak istiyormuş. Adam beni baş göz edecek belki de. Olayı fazla büyütmeden, tamam, dedim.

   Bu güzel haziran akşamını kendime zehir etmeyeyim. Etliye sütlüye karışmadan karnımı doyurup evime döneyim, diye kendimi hazırladım. Akşamüstü Ali’nin de benimle geleceğini öğrendim. Ona da tamam dedim. Arabamla evinden aldım. Yolda,

   “Gör bak. Çok keyifli insanlardır Doktor Bey. Sen şimdi şamatayı seyret. Şansın varsa unutulmaz bir gece yaşarsın,” dedi.

   Adam geveze, ukala. Ali desen mal. Kadının kafa kaymış, ayakları yolunu şaşırmış. Nasıl idare edeceğimin hesabını yaparken kusursuz sofrada yaptığım sakarlıkla geceye ilk unutulmaz golü attım. Ali’yle bakıştık. “Keşke dışarıda buluşsaydık,” dedim, ”kadının keten minderini mahvettim.”

   Suna Hanım altımdan çekeleyerek aldığı sünger parçasını yıkamak için bodrum katta esrarengiz camlarla ayrılan yere doğru koştu. Oraya banyo demek çok basit kalır çünkü. Kırmızı şarap lekesi sık dokunmuş ipliklerin içine yerleşince çıkmazmış. Benim yeni pantolonu da kuru temizlemeye veririm artık. Niye ben de rakı içmedim, diye pişman oldum. Ahşap merdivenlerde duyduğum kadının telaşlı topuk sesleri, peşinden de kocasının fırlaması olayın sıradan bir kazadan, büyük, çözümsüz duruma dönüşüverdiğini gösterdi. Başıma gelenin sorumlusu olarak Ali’yi azarladım.

   “Hiç gelmek istemedim. Bekar adamım ben. Örtüymüş, mindermiş, ne bilirim,” dedim. Ali pişkin her zamanki gibi.

   “Amma uzattın Doktor Bey. Onlar çağırdılar. Zorla mı geldik. O kadar ev yapmayı bilen adam alsın yenisini. Alt tarafı bez parçası.” Tabağına şakşukadan biraz daha koyup sarımsaklı yoğurdu üstüne döken Ali’nin rahatlığı karşısında kendime kızdım. Bu hassas, kırılgan huyumdan, kendimden nefret ettim bir anda. Kapıdan girer girmez emlakçı pozlarında evini gösteren Hakim Bey’in sonradan görme davranışlarına sabretmek zorunda kaldım. Ali saygısını, eğilip bükülmesini evin içine girdiği zaman yitirdi. İğneli iğneli,

   “Arsa almış da ev yapmış da. Şanslı damat Hakim Beyimiz.”

   Bu misafirliğin komik taraflarını da inkar edemem. Evin alt kattan başlayan turunda, hamam ve saunayı yan yana görünce,

   “Doğuyla harmanlanmış, batıya yüzünü dönmüş bir tarzı benimsediniz sanırım Hakim Bey,” dedim. Adam sözlerimdeki imayı karşılıksız bırakmadı. Karısının yanaklarını sıktı sertçe.

   “Bu işleri Suna bilir bizde. Canı öyle istemiş demek.” Ali birbirini bölen saydam paravana dayanıp gülünce Suna Hanım ona fazla yaslanmamasını, kırılabileceğini söyledi. Karı koca bekledikleri ilgiyi bulamayınca diğer katları gezdirmekten vazgeçtiler.

   Sofraya oturduğumuzda başlayan sunum şarap kadehini devirmemle biraz ara verdi. Bu gece bitsin istiyorum. Altmış metrekarelik lojmanıma gideyim, patlak duvarlarıma bakıp sigaramı içime çekerek dumanını üfleyeyim rahatça. Çift tuğlanın arasına yerleştirilmiş sese ve ısıya dayanıklı özellikte, pahalı, özel taşların yapım hikayeli, fabrika sahibiyle Hakim Bey’in dostluk macerasını dinleyerek geçen zaman çok uzun geldi. Ali durmadan yiyip içince, Suna Hanım kirlisi mutfağa, temizi masaya tabaklardan yaptığı yolculuğun her molasında bir sigara yakınca, Hakim Bey’i onaylamak, nezaket gereği yüzüne bakmak bana düştü. Bu evin etkileyici anılarla bezenmiş, kutsal evlilik anlatısı adamın süslü abartmalarıyla önce merak uyandırsa da bekarlığı hayat görüşü olarak benimsemiş biri olarak dinledikçe sıktı beni. Çok önemli kitabeden alıntı yapar gibi,

    “Denge evliliğin olmazsa olmazıdır,” diyordu. Suna Hanım kanun adamı kocasının dilinden dökülen sözlerinden mi yoksa şarap etkisiyle mi kollarını okşadı. Bu sevgiyle bakan gözler arada beni de izliyordu. Bana sorduğu hastalıklarla ilgili akla zarar sorularının cevaplarını başını küçücük açılarla oynatarak dikkatle dinlemeye çabaladı. Sonra kendi uzmanlığına dönüp yıldız falımı çıkaracak gibi doğduğum günden geçtim, doğduğum saatimi sordu. Elbirliğiyle aptallaştırdılar beni. Kime ne cevap vereceğimi, nereye doğru bakacağımı şaşırdım. Bunlar yetmezmiş gibi ayağıma çarpıyor Ali. Burnu kapalı, deri terlik ayağımdan çıkmasın tek derdim. Tepemi attırdı, Ne var, dedim, ne vuruyorsun? Bana o meşhur balık ifadesiyle baktı. Gözlerini açmış, akı pelte kıvamında. Ben vurmadım, dedi. Boynunu kırarak Suna Hanım’ı gösterdi. Kadın bu kadar geç anladığım için salaklığıma acımıştır sanırım. Ayak değdirdikten sonra zaten ben de ipler koptu. Kolumu çarpınca devirdim canına yandığımın kadehini.

   Hakim Bey aşağıdan yanımıza geldiğinde özür diler gibi mahcup konuştu,

  “Sakın üstünüze alınmayın. Suna çok hassastır. Çok sevdiği bir arkadaşının hediyesiymiş,” dedi. Ali tabaktan başını kaldırdı. Hakim Bey’in sözlerine karşılık, elinin tersini sinekkaydı işareti yaparak,

  “Kimmiş o acaba? Suna Hanım sever sevmesine de. Kendine kıç minderi alacak birini seveceği biraz şüpheli.” Masada bir tek gerilen ortam eksikti. O da tamamlandı. Ali sarhoşluğun ısrarcılığıyla dediğini kabul ettirmek istiyordu. Çenemi tuttu, Hakim Bey’e doğru yaklaştırdı.

   “Anlat hadi. Ama bu tarafa. Bu gördüğün kerkenez yer. Kibar aile çocuğudur, doktordur. Bize benzemez.” Ali’nin kabalığını toparlamak yine bana düştü.

   “Hakim Bey, bizi ağırladınız. Teşekkür ederiz. Şimdi müsaade isteyelim,” dedim. Niyetim bir an önce şu evden defolup gitmekti. Suna Hanım salona girdi. Bakışlarına türlü anlamlar yüklemiş, bir dolu karakter kadını oynuyor. Şuh, masum, acınası, cilveli, bilmem ne.

   “Çok özür dilerim Kamran Bey. Altınızdan ateş alır gibi çektim minderi. Kahve yapıp kendimi size affettirmek istiyorum.” Kapı koluna dayanan biraz eğilmiş gövdesiyle oynuyor resmen. Bir hafiflik, bir rahatlık. Hanım hanımcık kadının içinden neler çıktı. Ali göz kırptı bana. Sağ elinin parmaklarını birleştirmiş bana mis gibi, hareketi yaptı. Anlar gibi oldum. Avuçlarını yere paralel tutup az kaldı, diye fısıldadı.

   Kahve fincanlarının öyküsü kahvenin köpüğünü unutturdu. Bu gecede devrilen kaçıncı çamdı, saymadım. Mısır’da paşa olan büyük dededen yadigarmış. Ali’nin olacağı yok. Muhalefete devam ediyor.

   “Mısır dediğin yer anasının dini. Tam takım nasıl getirmişler. Kırmadan etmeden.” Suna Hanım’dan gelen açıklama ilginçti.

   “İpek topların arasına sarılan fincanlara hiçbir şey olmaz. Çin ipeği, Çin porseleni dünyaya nasıl yayılacaktı yoksa.”

   “Hanginizin dedesiydi ben karıştırdım,” dedi Ali. Karı koca birbirlerine baktılar.

   “Nasıl bildim ama. Ne fırıldaksınız ya.” Hakim Bey yerinden sıçradı. Araya girmesem Ali’ye yumruk atmaya hazırdı.

   “Madem bilmiyorsun içmeyi. Kalk hadi. Bu halde araba kullanamazsın,” dedi. Ben Ali’yi götürürüm desem de kabul etmedi. Ayakta koca adamlar ağız dalaşına girmiş serserilerin durumuna düştük. Hiç uzatmadım, araya da girmedim. Salondan çıkmak için davranınca Suna Hanım’ın ellerini sırtımda hissettim. Avuçları kürek kemiklerimin arasında yanıyordu.

   “Kahvenizi bitirmeden nereye Kamran Bey,” dedi.

   “Başka zaman,” dedim.

   “Dünyada bırakmam Doktor Bey. Hem size bir, iki sorum olacaktı.”

   Hakim Bey Ali’nin koluna girdi.

   “Rica ederim doktor. Ben şunu bırakayım. Hemen gelirim,” dedi. Arabaya binene kadar izledim. Demin ağzını burnunu kırmaya hazırlanmış adam Ali’ye gülüyor. Barıştılar sanırım, dedim. Suna Hanım manidar bir tebessümle,

  “İlahi Doktor Bey, bir senede hiç mi duymadınız? Yavşak Ali, derler bu adama. Benimki desen malum. Eh benim de arkamdan konuşulur ama nasıl anlamadınız, hayret?”

  “Sormam, meraklı biri değilim,” dedim kısadan.

  Suna Hanım ellerimi tuttu, evin üst katlarını gezdirecekmiş. “Hakim Bey çıkar, gelir, lütfen,” dedim.

  “Üf,” dedi, “daha ne yapalım istiyorsunuz yani. Bunu da mı anlamadınız?”

   Kendimden çok utanıyorum. Hele Ali için düşündüklerimden. Cevval bir Anadolu çocuğu. Bu zamanda böyle iyiliksever insan kaldı mı? Benim de şansım varmış gerçekten.

1 Yorum Nasıl Anlamadın? / Fatma Nuran Avcı

  1. Çok güzel anlatım.Oldukça yalın dil, okuru sarmalıyor, kurmacanın içine çekiyor. Karakterler çok güzel betimlenmiş. Çok naif bir cinsellik yayılıyor. Güçlü bir kalem giriyor edebiyat dünyamıza.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.