Murat Yalçın Söyleşisi / Sebat Çalı Krause


Edebiyat ve Psikoloji

Kontrol Kalemi kitabınızda bir yazarın yazmak üzerine kendisini sorgulamasını, kendisiyle didişmesini, yazma, okuma ve edebiyat üzerine çok samimi ve kişisel bir çeşit çözümlemeler ile karşılaşıyoruz.

“Yazmak zaman içinde ben yaratmaktır. Kendi yasını tutma romantizmidir. Yazı soyunmaktır, cesaret ister, özgüven ister. Korktuğum başıma gelsin diye yazıyorum,” diyorsunuz. Sizi yazmaya iten başka ne gibi etkenler, psikolojik dürtüler var.

Kontrol Kalemi bir bakıma kendimle, kalemimle didişmelerimin kitabıdır. Bir kırk yaş hesaplaşması da denebilir. Sözgelimi oradaki pek çok madde, delikanlılık zamanlarımdan beri içten içe tartıştığım geliştirdiğim, okuya okuya dönüşüme uğramış düşünceler. O düşüncelerin yazıya gelmesi, dile dökülmesi bir zaman meselesi. Yazmak da yayımlamak da bir ihtiyaç olduğu zaman yerine getirmeye çalışıyorum. Profesyonel bir yazar değilim. Yazarlık mesleğim değil. Yazdığı zaman yazan, yazamadığı zaman okuyan, yani aslında daha çok okuyan biriyim. O yüzden şimdiden sonra iddialı cümleler kuracak değilim. Yazabildiğim kadarına razıyım.

Özellikle Kontrol Kalemi kitabınızdan geniş bir yelpazede Türk ve dünya edebiyatını da azimli ve meraklı bir okur olarak takip ettiğiniz anlaşılıyor. Dikkatimi çeken bir iki isim saymam gerekirse Bilge Karasu, Tomris Uyar, Enis Batur, Memet Fuat, Melih Cevdet Anday, Behçet Necatigil, Elias Canetti, Vladimir Nabokov, Jorge Luis Borges, Marcel Proust… Okuduğunuz kitapların sizi etkileyen yönlerinden de kısaca bahsetmişsiniz, okur olarak bu güzel bilgilerden bir hayli yararlandım. Peki, edebiyatla bu kadar içli dışlı olmanın sizin iç dünyanızın üzerindeki etkisi ve yaşamınızdaki yeri nedir?

Dediğim gibi yazardan çok okurum. Okurluğum konusunda mütevazı değilim. Bugüne dek kayda değer ne yazdıysam iyi okurluğumun meyveleridir. Okuma yazma uğraşı benim yaşama biçimim. Okurken yazar oldum, yazarken yayıncı oldum. Otuz yılım böyle geçti, bir otuz yıl daha böyle geçerse ne mutlu bana.

İçimde Oğuz Atay ile Orhan Gencebay ikizi yaşıyor adlı kitabınızda editör olarak size yazar ve yazar adayları tarafından gönderilen e-postalardan yola çıkarak, onlarla yaşadığınız tecrübelerinizi mizahi bir dille aktarıyorsunuz. Emekli, öğrenci, akademisyen, cezaevindeki tutuklu, ev hanımından tutun hemen hemen her kesimden gelen eserler yazmanın bir gereksinim olduğunun kanıtı gibi. Sizce diğerleri neden yazıyor?

Hiç böyle düşünmedim. Başkalarının niçin yazdıklarını düşünmek ya da böyle bir şeyle ilgilenmek işim değil. Ben, bana yayımlansın diye gönderilenleri değerlendirmekle, yayımlayıp yayımlamama kararlarını alırken kullandığım kriterleri geliştirmekle yükümlüyüm. Okuru olanı, okurunu bulma ihtimali olanları, dil ve kültür bakımından bir değer taşıdığına inandıklarımı, bağlı olduğum yayınevinin yelpazesinde yer alabilecek olanları bulup çıkarmak benim işim, daha ötesi değil.

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Nobel edebiyat ödülü sahibi büyük yazar İmre Kertesz, “Edebiyatın bizi hayatta tutan zaruri bir ilaç ve intihara karşı panzehir oluğunu; kalemin iltihaplı bir yara, kalemden dökülen sözlüklerin ise bu yaradan akan irin olduğunu ve ancak böyle iyileşebileceğimizi” söyler.

Auschwitz’deki Nazi toplama kampından sağ kurtulmuş bu eşsiz yazarın fikrini nasıl yorumlarsınız?

Psikiyatri kliniğinde staj yaptığım dönemlerde hastaların tedavi planında günlük tutmaları, hayat hikâyelerini yazmaları da olurdu. Edebiyat yaralarımızı, travmalarımızı, acılarımızı ne kadar iyileştirebilir?

Yazının, kendini yazı yoluyla ifade etmenin bu tür işlevleri de olabilir kuşkusuz. Bir klinik tedavi sürecinde işe yarayabilir. Bir boşaltım ihtiyacını giderebilir. Ama iş Yazın (edebiyat) olduğunda değişir. Son derece kişisel gerekçeleri olabilir, türlü türlü tanım ve amaçları olabilir yazarların. Benim için böyle değil. Benim yazın bir yaşama biçimi zaten.

Yazamayanın yazamamayı bile yazamama dramı…( Kontrol Kalemi) cümlesiyle aslında yazma psikolojisini de ince bir ironiyle özetliyorsunuz. Yazarken girdiğiniz girdaplar, çektiğiniz buhranlar var mı? Yeni yazmaya başlayanlara bir kaç tavsiyede bulunabilir misiniz?

Özenmeler, kasılmalar, tedirginlikler, kanıtlama çabaları vs. Bütün bunlar belirli yaşlarda belirli ölçülerde, biçimlerde yaşanan şeyler. Ben bu süreci de metinlerimde işledim, yazılarımın konusu yaptım. Kitaplarımı okuyanlar izlerini rahatlıkla bulurlar. Yeni yazmaya başlayan kişi ben olsam kendime çok okumamı, çok da yazmamı ama yayımlamak için hiç acele etmememi, kendi eleştirmenim olmayı, yazdıklarımla arama mesafe koymayı öğrenmemi, başkalarının değerlendirmelerini dikkate almamı ama çok da üzerinde durmamamı falan önerirdim. Bunlar bana bu yaşımda bir şey ifade ediyor ama başkalarına ne ifade eder, bilemem.

İnsanın kendisini ifade şekli müzik, resim, dans, heykel, tiyatro gibi başka sanat dallarıyla da mümkünken nedense edebiyatın daha popüler olduğu bir çağdayız. Bu popülerliğin bireysel ve toplumsal açıdan nedenleri neler olabilir?

Yazın’ın popüler olduğunu hiç düşünmüyorum. Giderek daralan, bir avuç insanın uğraşı, ihtiyacı… Yani bugün piyasayı dolduran kitapların pek azının yazınla ilgisi var. Kitapları ve onları yazanları daha çok göze sokan bir sektör ve iletişim araçları var, doğru ama, bu toplamın içinde yazının tuttuğu yer çok çok az. Ülkemizde kitap alan, okuyan insanların en fazla yüzde beşi yazınla ilgilidir. Yüzde beş benim tahminim ama sözgelimi Yayıncılar Birliği bunun ölçümlerini yapabilir.

1 Yorum Murat Yalçın Söyleşisi / Sebat Çalı Krause

  1. “Profesyonel bir yazar değilim. Yazarlık mesleğim değil. Yazdığı zaman yazan, yazamadığı zaman okuyan, yani aslında daha çok okuyan biriyim” demiş Murat Yalçın, burada “yazamamak”tan söz etmesi önemli, yazamadığı halde zorla “sütun doldurmaya” çalışanların üzerinde düşünmeleri gereken bir söz.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.