Montreal İzlenimleri 3 / Sevda Müjgan

1.

Akşam inmiş kente. Concordia Üniversitesinin yan sokağında kızımın dersinin bitmesini bekliyorum. Sokak yerine park mı deseydim acaba? Ağaçlar, halk piyanosu, banklar, hatta bir heykel… Önce kulağıma ulaşan hoş ezgilerle bakışlarım bir grup gence yöneliyor. Gençler dans ediyor. Eşli dans… Modern ve romantik… Yoldan geçip gidenlerin çoğu farkına bile varmıyor onların. Aklımdan “Belki de Güzel Sanatlarda öğrencilerdir. Derslerine (danslarına) çalışıyorlardır.” diye geçiyor. Yanlarına yaklaşıyorum. Onlar gibi dans edemesem de vücudum müziğin ritmine kapılıyor. Benim dışımda (Ne de olsa onlar için alışık oldukları görüntüler) geçip gidenlerin içinde durup izleyen ya da bu ritme kapılan tek kişi ise 2-3 yaşlarında bir çocuk oluyor. Babasının elinden kurtulup gençlere eşlik ediyor. Bir çocuğu, müziğin böylesine mutlu etmesi gerçekten görülmeye değerdi. Gençlerin dans eğitimi aldığına nasıl kuşku yoksa bu çocuğun da dans etmeyi annesinin karnında öğrendiğine kuşku yok. Sanırım Latin’di. Dansta üstünlüklerini kabul etmek gerek. Dansın birleştirdiği biz yabancılar ne güzeliz o an! Kendi ülkemde de parklarda, açık alanlarda insanların böyle dans edebilmeleri istiyorum. (Oysa biz metrobüslerde şort giyen kızları tekmelemekle meşgulüz! Dans eden gençlerden biri de şortluydu da kimsenin o şortla derdi yoktu.)

montreal1


Kızım gelince bu akşam yemeğinde Kore mutfağına uğramaya karar veriyoruz. Yine restoranın önünde kuyruğa girmek zorunda kalıyoruz. Neyse ki burada insanlar restoranlarda yalnızca yemek yiyor. Bizim gibi uzun uzun masa başı söyleşileri yapmıyorlar. 15-20 dakika bekledikten sonra garson tarafından içeriye alınıyoruz. Bir kız ve bir erkek iki garson genç de Koreli. Sürekli koşturdukları halde hep güler yüzlüler. Karşımızdaki büyük ekranda da Kore müzikleri izliyoruz. Restoran adını Kore alfabesinin ilk dört harfinden almış. Koreliler nasıl okur bilemem, benim muhtemelen bozuk söyleyişimle “Ganadora”. Koreliler bana hep çok sempatik gelir. Hiçbir fikrimin olmadığı bir mutfak Kore mutfağı. Ben “bibimbap” söylüyorum. Kızdırılan büyükçe bir tasın içine pirinç pilavı, üzerine sebzeler, et ve yumurta konularak servis edilen bir yemek. Elbette çubuklarla yemeği başaramadım. Önce denedim, sonra çatal istedim. Kızım “ramyun” istiyor. İlle bir şeylere benzeteceksek bir çeşit makarna çorbası denebilir, içine yumurta da kırılmış. Ortaya da “kimbap” istiyoruz. Kurutulmuş yosunun içine pilav, marul, isteğe göre çeşitli sebzeler ya da balık, et, tavuk konularak önce sarılan ardından halkalar biçiminde doğranan bir yemek. O halkaların her birini bir lokmada ağza atmak gerekiyormuş, çünkü o lezzetleri bir arada tatmak önemliymiş. Ancak benim için çok zordu. Masada bıçak yok. Dişlerim de kurutulmuş yosunu kesmek de başarılı değildi. Keyifli bir yemek oldu. Beğendim yediklerimizi. Baktım, hepsinin nasıl yapıldığı internette yazıyor. Bir gün şu mutfağa da el atayım artık dersem deneyeceğim. Ama siz inanmayın.

 

2.

“Yaşam İçin Sanat” bugün üç saat boyunca gezdiğim Montreal Güzel Sanatlar Müzesindeki başlıklardan biriydi. Benimse genel olarak sanattan beklediğim bu: yaşamın her yerinde kendisine yer bulan sanat. Ben ilk kez bir güzel sanatlar müzesinde alışık olduğumuz fotoğraflar, resimler heykeller vs. dışında ev eşyalarının, hatta oyuncakların bile sanatla buluştuklarını gördüm. Sanatsal tasarımlar yapamadığıma hayıflanasım geldi. Özellikle sandalyeler hep ilgimi çeken bir obje olarak yine objektifime en çok yakalanan nesnelerdi. “Dünya Kültürleri” katında Kütahya porseleniyle ve İznik çinileriyle de karşılaştım. Ülkemin ve sanatın buluştuğu her yer beni ayrı mutlu ediyor. 4 katlı bir müzeyi bebek arabasıyla gezen adam ise kuşkusuz günün kahramanıydı. Arabanın içinde bir buçuk yaşlarında bir çocuk vardı, arada belki de babası olan adam ona da bir şeyler söylüyor/anlatıyordu. Niye bu çocuk ağlamaya başlayıp ortalığı velveleye vermez ki…

montreal2montreal3

 

 

 

 

Müzede özel bir bölüm ayrılan Fotoğraf Sanatçısı Robert Mapplethorpe’ye ilgi ise olağanüstüydü. Rehberli gruplar çoğunluktaydı. Ben onun fotoğraflarında “fotoğrafı şiir olarak gören bir anlayış” (Bu belirleme sanatçının kendisine ait) buldum mu? Bu soruya ne evet desem olacak ne hayır. Çok iyi bulduğum kareleri vardı elbette ancak pornografiyi de sanat olarak görmek beni aşıyor.

 

Sözün özü, sanat bana kendimi iyi hissettiriyor!

3.

Montreal’de karşıma sık sık kitapçılar çıkıyor. Birinden içeriye giriyorum. Geniş bir alanı kaplayan, iki katlı bir kitapçı. “Kitapçı” sözcüğü aslında burayı tam olarak karşılamıyor. Her düzeye uygun, farklı türlerde pek çok kitap barındırdığı gibi kırtasiye gereksinimlerinize da yanıt veriyor. Bir kafeteryası ve yanı başında müşterilere açık bir de piyanosu var. Bir müşteri piyano çalarken siz de kahvenizi yudumlayıp kitabınıza göz atabilirsiniz. Ben daha sakin bir köşe seçeyim derseniz stantların arasında oturma yerleri de var. Bu geniş alanda, ben farklı bir dünyada keyifle dolaşıyorum. Montreal’in nüfusu yalnızca bir buçuk milyon. Nüfusu 20 milyonlara dayanan İstanbul’da böyle bir kitapçı yok. Bu genişlikte giysi satan bir yer var ama. Arz talep sorunu… Taleplerimizin bir gün kitaptan yana ağır basacağı umuduyla…

montreal5montreal6

 

 

 

 

4.

Bir gün penguenleri gerçek yaşam alanlarında da ziyaret etme şansı bulur muyum, bilemem ama bugün Antartika adalarının taklit edildiği bir iklim ve volkanik manzarada onlarla merhabalaştım. Sakin, kendi hallerinde yaşayıp gidiyorlardı. Meğer kuş ve balık, bir araya gelince ortaya penguen çıkarmış. Bence uçamıyor diyerek penguenlere haksızlık etmeyelim. Onlar da uçar gibi yüzüyorlar. Sudan fırlayıp karaya konmaları da görülmeye değer. Yemeklerini getiren ağabey ve abla da pek sevgi doluydu. Sonra aklıma Küçük Kara Balık geldi. Bu penguenlerden biri de kendisine aynı soruyu sorarsa (Bu suyun/bu kayaların ötesi var mı?) yanıtını alamadıkça mutsuz mu olurdu? Onları tutsak mı kabul etmeliydik? (Bu soruların o an bir çocuk kitabına esin kaynağı olacağını bilmiyordum. “Kaybolan Penguenin Sırrı” adlı çocuk kitabım Biodome’de doğdu.)

Biodome (Türkçesi yok sanırım bu sözcüğün ya da ben bulamadım) Kanada’nın en büyük “Doğa Bilimleri Müzesi”nin bir parçası. Kocaman bir küre… İçinde ayrı ayrı ekosistemler bulunuyor. Tropikal ormanlardan çıkıp Kuzey Amerika’ya geçiyor; kunduz, vaşak ve su samurlarıyla karşılaşıyoruz. Lambador yarımadasının (Kanada’nın doğusu) ardından Antartika’ya uğruyoruz.

Bir fili alıp Ankara’da bir hayvanat bahçesine koyduğunuzda o fil mutsuz olabilir ama tropikal ormanlarda yaşayan bir papağan Biodome’de kendini yine evinde hissedecektir. Gördüklerim oldukça etkileyiciydi. Ancak akvaryumun yer aldığı bölümün İstanbul’daki akvaryumla yarışamayacağını da belirtmek isterim.

Aşağıdaki adresten dilerseniz Biodome’de çekilmiş kısa bir videoya ulaşabilirsiniz..

5.

montreal7

Yürümekten epey yorgun düştüğüm bir sıra… Karşıma çıkan ilk parka atmaya hazırım kendimi. Önce önünde bilgisayarı ve buralarda adet olduğu üzere kahve bardağıyla bir öğrenci heykeli dikkatimi çekiyor. Oldukça gerçekçi… Sonra hemen karşısındaki, bana bir parka açılıyor izlenimi veren geniş kapıyı fark ediyorum. Hemen giriyorum o kapıdan içeriye. Girdiğim yerin bir park değil, üniversite kampusu olduğunu anlamakta gecikmiyorum. Burası Kanada’nın en eski üniversitesi: Mcgill Üniversitesi. Kanada”nın popüler Başbakanı Justin Trudeau da buradan mezun olmuş. Beni önce üniversitenin kurucusu Mcgill’in heykeli karşılıyor. Mcgill’i kafamda bir profesör, bilim adamı olarak canlandırıyorum. Oysa yalnızca çok zengin İngiliz bir iş adamı olduğunu öğreniyorum. Üstelik de ailenin zenginliğinde kürk ticaretinin de epey payı var!

 

 

 

montreal8

İsteğim kendimi hemen çimenlerin üzerine atmaktı ancak bir kampusta olunca bunu erteleyebileceğime karar veriyorum.

Önce fotoğraf çekmek gerek. Yol boyu sıralanan stantlarda öğrenciler yiyecek – içecekler satıyorlar. Onları görünce karnımın da aç olduğunu fark ediyorum. Yoga kulübü adına satış yapan bir kız öğrencinin stantına yaklaşıyorum. Sattığı yiyecekler hakkında hiçbir bilgim yok!

montreal9

 

Stantta asılan listeden rastgele birini seçip istiyorum. Önümde hazırlıyor. Eski bir dergi ya da gazete sayfasından yapılmış, üzerine su geçirmez bir koruyucu konmuş pakete koyarak uzatıyor bana istediğim yiyeceği. Artık kendime bir ağaç altı bulabilirim. Oturur oturmaz davetsiz bir konukla karşılaşıyorum: bir sincap. Sincaplar çok ürkek hayvanlar ancak bu sincap belli ki öğrencilerin yiyeceklerini kendisiyle paylaşmasına alışmış. Gayet rahat geliyor yanı başıma. Ben onun rahatlığına şaşırıyorum, o da benim rahatsızlığıma şaşırıyor. Aslında her yerde sincaplara yiyecek vermeyin uyarıları asılı. Bu, onları koruma amaçlı bir uyarı da olsa kulak asmayanlar çıkıyor anlaşılan. Karda kıyamette aç kalacaklar rahata alışırlarsa! Benden umudu kesince çekip gidiyor küskünce. Ben de bu arada içinde yalnızca domatesi, salatalığı, bir de fıstığı tanıdığım harika bir lezzetle karşılaşıyorum. Tadı tam anlamıyla damağımda kalıyor.

Sonra yapraklara takılıyor gözüm. Kızarmaya, sararmaya, dökülmeye durmuş. Veda zamanı geliyor, diyorum. Hüzünleniyorum. Hüzün, sonbahara yakışıyor.

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.