Montreal İzlenimleri 2 / Sevda Müjgan

Montreal İzlenimleri 2

Sevda Müjgan

montreal1

1Royal Dağı’nın eteklerinde yer alan Mont Royal Parkı, pazar günleri Tam Tams diye adlandırılan bir festivale ev sahipliği yapıyor. George-Étienne Cartier (Kanadalı bir devlet adamı) Anıtının çevresinde toplanan insanlar birlikte davul çalıyor, dans ediyor. Herkes kendi halinde, hiçbir taşkınlık yaşanmıyor. Ben insanların başkalarına zarar vermedikleri sürece bildikleri gibi yaşamalarından yanayımdır. Kafaları güzelse kendi bilecekleri iş… Boş beleş insanlar da olabilirler, kokabilirler de… Park; spor yapmak, güneşlenmek, kitap okumak, müzik dinlemek, alışveriş yapmak gibi başka seçenekler de sunuyor sana. Sen yeter ki bu güzel, güneşli günde yaşamaktan keyif almayı koy aklına. Biz de bir süre sonra dağa doğru yola koyuluyoruz. Yürünecek bir yol varsa benim için yaşamdan keyif almanın önceliği oradadır çünkü.

 

2a

 

2. 17. yüzyıl ortalarına kadar burada yaşayan yerlilerce “Tanrı’nın dağı, Ruhların Dağı” diye görülen Temberland, adını da insanlar doğaya zarar verdiği zaman doğa tanrısının bu dağı titrettiğine inanılmasından almış: Trembling Mountain (Titreyen Dağ) (Fransızcaya bu ad Trambland olarak geçmiş.) Şimdi bir kayak ve doğa sporları merkezi.

 

Eylül başı gidildiğinde kardan yoksun olsanız da canlılığından hiçbir şey 2byitirmeyen çok keyifli bir beldeyle karşılaşıyorsunuz. Bende panayır izlenimi bırakıyor. Çocuklar için kurulmuş spor yapmalarına yönelik alanlar, su parkları cıvıl cıvıl… Kafetaryalar omuz omuza… Müzik festivali de bizim için günün sürprizi oluyor. Güneşten kaçmak bizlerin alışkanlığı olsa gerek. Kanadalılar herhalde pek az gördükleri için olsa gerek, güneşten hiç şikâyetçi değiller. Kendilerini koyveriyorlar güneşin altına. Oldukça kalabalık ancak hiçbir sorun yok. Herkes kendi halinde keyifli… 

Teleferikle çıkma olanağınızın olduğu gibi tırmanabileceğiniz de bir dağ karşınızda… Yanımdaki 30 yaş altı gençlerin hiçbiri ben 50 yaş üstü genç(!) gibi düşünmediği için tırmanmak yerine teleferikle çıktığımız dağda kendimizi yeşilin ve mavinin egemenliğine bırakıyoruz. Mavi saçlı kız, objektifimin karşısına severek geçiyor. (Ben de bir gün saçlarımı maviye boyayacağım!) Bu arada kendime kırmızı bir taht bularak kendimi dağların kraliçesi (!) gibi hissediyorum.

Yeniden aşağıya indiğimizde Ayna Göl (Lac Mirror) benim için yeni bir sürpriz oluyor. Hiç bu kadar güzel bir yansıma görmemiştim. Adını tam anlamıyla hak etmiş. Çevresine kurulu evi çağrıştıran otellerin birinde bir gece geçirmek epey büyüleyici olsa gerek! Derken güneş bizi terk etmeye duruyor. Yola düşme (dönme) zamanını anımsatıyor bize!

 

 

2e2d (1)

 

 

3a

3. St. Lawrence nehrinden 50 metre kadar yukarıda bir terastayız: Dufferin Terrace. Zeminin taş değil de ahşap olması bence terasın büyüsünü artırıyordu. Teras boyu, nehri izleyerek çıkılan ahşap merdivenler de öyle. Ateşle dans eden bir kadın gösterici de küçük bir ilgi çemberi yaratmıştı kendisine. Terasa damgasını vuran kuşkusuz “dünyanın en çok fotoğraflanan oteli” unvanına sahip Chateau Fontenac. Gördüğüm en görkemli oteldi ve objektifime sığdırmam olası değildi. (Booking. com’a danıştım hemen, 1.000 TL verirseniz bir gece bu otelde konaklayabilirsiniz Aklınızda bulunsun.

3b

Günün sürprizi ise Salvador Dali’den geldi: Alice Harikalar Diyarında. (Alice in Wonderland). Dali’nin 1977 yılında yaptığı, 4,5 metre yüksekliğinde bronz bir heykel. Bir galeri, “Sanat, insanların günlük yaşamlarının bir parçası olmalıdır.” anlayışıyla 25. yılını kutlamak adına Dali’nin, Picasso’nun ve Riopelle’nin yapıtlarını sanatseverlerin ayağına getirmiş. Bu yapıtlardan birini de (Alice Harikalar Diyarında) terasta, otelin önünde ücretsiz (Temmuz – Ekim arası) sergiliyor. Heykele biçilen değer 2. 500.000 dolar. Bu noktadan sonra, sanatın insanların günlük yaşamlarının epey uzağında bulunan bir ülkeden gelen ben, çevresine basit bir kordon çekilen heykele kocaman gözlerle bakıyorum. Bu heykelin cam bir kutunun içine yerleştirilmesi, üzerine alarm takılması, çevrede güvenlik görevlilerinin olması vs. gerekmez miydi? Elbette canım, bir kamera var heykelin üzerinde! Hani bir de Alice’in giydiği uzun elbise güzel, ahlakî değerlerimize uygun da o göğüsler… Ne öyle, uçları falan belli… Biri içine falan tükürmeye kalkmasın! 

Aaa, tam bu sırada Dali, bıyıklarını burkarak bana göz kırpmasın mı? “Alice ip atlıyor. Eşlik sen de ona.” dedi. Evet, bunu yapabilirim!
44. Günlerden güneşli bir eylül günüydü. Türkü’nün, Fırat’ın ve Melis’in canları pek sıkılıyordu. Derken karşılarına bir park çıktı. Parkların çocuklara/gençlere sunacak sürprizleri her zaman vardı. Gerçekten de öyleydi. Park anne, onlara seksek oynayabilme olanağı sunuyordu. Hem de renkli çizgilerle hazırlanan alan, pek çekiciydi. Ancak bu alanın çekiciliğine Fırat kapılmadı, burun kıvırdı ona. Seksek oynamak “kızlar”ın işiydi. Türkü’nün hayatta seksek oynamaktan daha önemli işleri vardı. Enerjisini ona harcayamazdı.Hem o, artık çocuk da değildi. Melis’in ise gözleri ışıdı. Kalbi sevinçle çarptı. Kısa bir an da olsa çocukluğuna dönmek harika olacaktı! Başladı oynamaya. Fırat’ın ve Türkü’nün canı hâlâ sıkılırken Melis neşeli kahkahalar atıyordu. Kıssadan hisse, her anın değerini bilmek, keyfini çıkarmak gerekti. Yaşam dediğin kuş misali uçup gidiyordu!

55. Her ülkede kendine özgü bir mutfak vardır diye biliriz ama Kanada bu bilinenin dışında bir ülke. Kozmopolit bir yapıya sahip olması ona pek çok ülkenin mutfağını açmış. Seçeneğiniz bol yani. Ben yine de öncelikle Kanada’ya özgü bir şeyler deyince Quebec bölgesinde putın denilen patatesten yapılan bir yiyecekten söz edildi. Kendi yörelerine ait bir peynir türüyle et suyu karıştırılarak kaynatılan, kızartılan patatesin üstüne dökülüp servis edilen bir yemek. Putin yemek için önce putiniyle ünlü bir lokantanın önünde kuyruğa girdik. İçimden, bu kadar insan beklemeyi göze aldığına göre önümüze gelecek yemek buna değer herhalde diye geçti. İçeriye girdiğimizde lokantanın renkli masaları, yumuşak dekorasyonu, aydınlık ortamı beni hemen kendisine çekti. Ben de evdeki masamı, sandalyelerimi böyle boyasam, resimlesem istedim! 20-25 dakika bekledikten sonra kocaman birer tabak geldi önümüze. Bitmesi olası değil. Sorun değil. Kalanı hemen paket yapıp veriyorlar elinize. Putin bizim damak zevkimize uygun bir yemek olmasa da denenmeye değer.
6
6. Montreal’in en ünlü çikolatacılarından (Ünlü ama fiyatlar asla çok yüksek değil. Biz orta hallilerin de oturabileceği türden.) birinden içeriye girdik. İçerisi kalabalıktı ve garson sayısı yetersizdi. Siparişimizi vermek için epey bekledik. Siparişimizi verdikten sonra da gelmesini epey bekledik. Ancak ortam güzeldi, söyleşi tatlıydı. Kimse dert etmedi bunu. Meğer dert eden birileri varmış. (“Sincap krepi” diye adlandırılan krep bu arada yediğim en güzel krepti.) Kalkmamıza yakın masaya elinde bir paketle garson kız geldi. Önce Fransızca mı İngilizce mi konuşması gerektiğini sordu. Bizden “İngilizce” yanıtını aldıktan sonra bizi beklettikleri için özür dileyerek bize içinden her birimize birer dilim browni çıkacak paketi masamıza bırakıp gitti. Hepimiz birbirimize baktık. Biz sipariş gecikti diye afra tafra yapacaktık, onlar da bize “Beğenmiyorsan kalk git!” demeyecek miydi? “Bu kadar para ödüyoruz, hizmet edeceksiniz elbette bize.” diye kafa da tutabilirdik. Bu incelik de neyin nesiydi? Anlaşılır (!) gibi değil!

 

77. Kanal boyunda fotoğraf çekerken “Farine Five Roses” yazısını görünce bu yazıyı nereden tanıdığımı düşünüyorum. Sonra anımsıyorum, birkaç gün önce marketten un alırken paketin üzerinde yazıyordu. Five Roses, (Beş Gül) bir un markası. Bu tabela, Montreal fotoğraflarında da yer alıyor. Bana sorarsanız ne bina ne yazı dikkate değer. Ancak bana sorulmayacağına, kadrajıma da girdiğine göre öyküsünü öğrenmek gerek. İnternette Türkçe bilgi yok. Yarı google’nin o abuk sabuk çevirisi yarı kendi gayretimle öğreniyorum öğrenmek istediğimi. Başlangıçta orası kanal üzerinde bir değirmen… Sonrasında un fabrikası… Tepesindeki yazı başlangıçta reklam amaçlı konulmuş. Hava kararınca yanıp sönermiş. Bu fabrika 1. ve 2. Dünya savaşlarında askerler için çalışmış, un gereksinimlerini karşılamış. Bu bölgede endüstrileşmenin başlangıç tarihi olarak da bu fabrikanın açılışı kabul edilmiş. Sonrasında atıl hale gelen fabrikanın korunup korunmaması halk ile ilgili kişileri karşı karşıya getirmiş. Halk, bu fabrikayı Montreal’in simgelerinden biri kabul edip korunmasını istemiş. O ışıkları sönen tabelanın da yeniden ışıklandırılmasını… Epey uğraşlardan sonra artık o tabela bugün de akşamları yanıp sönüyor. Montreal’in tarihinden bir kesit… Aklıma kendi ülkemin tarihi geliyor. Nereye elini atsan tarih… Heder olmuş/olup gitmiş çoğu. Montreallileri de kutluyorum!

 

8. Bir kafeteryadayız. Kafeteryanın önü boydan boya cam ve biz hemen ardındayız. Önümüz sıra uzanan cadde bugün trafiğe kapalı. Birden genç bir adam, elinde fotoğraf makinesiyle caddenin ortasına çömeliyor. O istediği kareyi yakalamaya çalışırken köpeği de yanı başına oturup bekliyor. Ben “Ah!” diyorum “Ne güzel bir fotoğraf karesi!” Elbette çantasından fotoğraf makinemi çıkarana kadar “o güzel kare” bozuluyor. Oysa boynundaki fotoğraf makinesi hiçbir zaman çantasının içinde tutsak olmamalı. Kızım, “Niye üzülüyorsun?” diye soruyor. “Gördün işte.” Yani yeterli olmalı. Ama öyle olmuyor. Fotoğraf makinesiyle önce iki kez görüyorsun. (Bir bu kareyi çekmeliyim dediğinde bir de deklanşöre bastığında) Sonra kezlerce görüyorsun. Kafanın içi fotoğraf kareleriyle güzelleşiyor.

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*