Montreal İzlenimleri 1/ Sevda Müjgan

montreal 1

1.

Bugün dil okulundaki ilk günümdü. Öğle arasında kendimi hemen okulun yanındaki parka attım. Bu kentte sık sık karşıma çıkan parklar gerçekten yaşıyor. İnsanlar parklarda yürüyor, koşuyor, spor yapıyor, bisiklet sürüyor, yoga yapıyor, güneşleniyor, kitap okuyor, arkadaşlarıyla söyleşiyor, bir de bugün benim de yaptığım gibi yanlarında getirdikleri öğle yemeklerini yiyorlar. (Mangal yapıp ortalığı dumana boğan yok.) Çocuklar oyun parklarında, su parklarında oynuyor, dans ediyor. Yahudilerden oluşan bir grubun kendi müzikleri eşliğinde bir yerde dans ederken biraz ötede bir Müslüman’ın namaz kıldığını da gördüm. Çevrenizde sincaplar geziyor. Ben hatta sincabın biriyle dost bile oldum. Onu bir öykümün kahramanı yaptım. Martılar, göklerden çimenlere iniyor. Parklarda çeşmeler var ve akan suyun tadı çok hoş. Yanında dolaştırdığın su şişeni her yerde doldurabiliyorsun. Kimse kimseyle ilgilenmiyor. Kimse kimseyi hiçbir biçimde taciz etmiyor. Hiçbir park çer çöp içinde değil. Son derece temiz. Kimse ardında bir şey bırakmıyor. Ve gökyüzü… Ben Montreal’deki kadar güzel gökyüzü başka bir yerde görmemiştim. Bulutlar hep konuğu gökyüzünün… Uzanıp çimenlere izle! İzliyorum sık sık.

Montreal 22.

Bugün dağlara vuracağım kendimi. Fotoğraf makinem de boynumda. Hava güzel… Daha ne olsun?

Montreal kenti, Monteregie dağ zincirinin bir parçası olan ve kente adını veren Royal Dağı’nn eteklerine kurulmuş. İçinden dağ geçen bir kent…En yüksek noktasının denizden yüksekliğinin 233 metre olduğu düşünüldüğünde “dağ” yerine “tepe” demek gerekir belki de ancak o bu kentte “Royal Dağı”dır.

Türkiye’de olsam dağa çıkan yollar tekin değildir, alıp başını çıkılmaz derdim ama Montreal’deyim. Kışın çok soğuk olduğu dönemlerde kapatılan bu dağ, yaz günlerinde halkın en çok sevdiği yerlerden biri… Yürümek, koşmak, bisiklete binmek isteyenler dağ yollarında… Bu kentte insanlar spor yapmayı ne kadar öncelikli ve vazgeçilmez görüyor!

Genelde fotoğrafların, asıllarından daha güzel olduğunu düşünürüm ama bu dağ yolunu gördüğüm ve büyülendiğim biçimiyle hiçbir fotoğraf karesine aktaramadım. Görkemli, ulu ağaçların kapattığı yollarda (Başından sonuna kadar izlediğinizde dağın bir ucundan öbürüne geçtiğiniz 4 – 5 km. civarı asfalt yolun dışında pek çok ara, toprak yollar da var.) gökyüzünü ara ara görüyorsunuz.

En yüksek noktasına ulaşıp kenti bir de oradan göreyim dediğimde karşıma gökdelenlerin egemenliğine hazırlanan bir kent çıktı. Bana çekici gelmedi.

Göle doğru indiğimde yeniden büyülenmeye başladım.

Doğa güzelliği olarak bakmıyorum yalnızca. Benim ülkem de doğal güzellikleriyle elbette bir başka.

İnsanların ve doğanın uyumu, insanların birbirlerini asla ve hiçbir biçimde rahatsız etmemeleri… Benim ülkemde “kadın” olanlar beni çok iyi anlayacaktır. Dağ yollarında yalnız bir kadındım ve bu kimsenin umurunda değildi!

Sözcüğün gerçek anlamıyla huzur ve barış içinde… Bunu nasıl da özlemişim!

Montreal 3

3.

Bir kentte “Sanat Meydanı” (Place de Arts) diye anılan bir yer varsa o kent (Montreal) güzel bir kenttir. Sürekli etkinliklerin olduğu bu alanda uluslararası bir dans ve müzik gösterisi izleme şansı yakaladım. Ancak bu kez uluslar bizim için pek kulağımızın duymaya, gözümüzün görmeye alışık olduğu uluslar değildi: Şili, Arjantin, Venezuela, Kolombiya, Meksika, Küba… Dansın ve müziğin ortak dilinde yaşama sevinci vardı. Bir de açılan bir pankartta da dile getirildiği gibi “dayanışma” çağrısı.

Montreal6

4.

Montreal’de karşınıza ara ara “sokak piyanoları” çıkıyor. Başının boş olduğunu hiç görmedim. Notalarını koyup önüne piyano çalıyor insanlar. Bir kentte bu kadar çok insan nasıl bilir piyano çalmayı? Kent uykuya durunca piyanonun da üzerine bir örtü çekiliyor. Ben kendi ülkemde de sokaklarda halkın kullanıma açık müzik aletleri ve onları çalan insanlar görmek istiyorum!

5.

Evinden çıkıyorsun. Otobüs durağı hemen önünde. Zaten duraklar birbirine (zorlu kış koşullarından olsa gerek) çok yakın. En çok 10 dakika bekliyorsun. Geliyor otobüs. Otobüs sürücüsü sana selam veriyor, biletini basınca teşekkür ediyor. İnerken de sen ona teşekkür edip iyi günler diliyorsun. Otobüsün içi tıklım tıkış değil. Kimse kimseye bağırıp çağırmıyor. Çoğu zaman rahat rahat oturabiliyorsun bir yere. 10 (haydi 15 olsun) dakika sonra varıyorsun gitmek istediğin yere. İstanbul’dan gelince olacak işler mi bunlar diye şaşıp kalıyorsun!MOntreal5

Bu sabah da daha doğrusu öğleye doğru da öyle oldu. Kızımla kahvaltı etmeye gidiyoruz. Kafenin bulunduğu caddeye girdiğimizde olağan dışı bir hareketlilikle karşılaştık. Burada caddeler çok uzun. O upuzun cadde boyunca dükkânların önünde tezgâhlar açılmış. Bir iki tezgâha göz atalım dedik. Kızımla aramızda Türkçe konuşurken tezgâhtaki kız, “Türk müsünüz?” diye sormasın mı? Montreal’de Türkçe konuşan insanlar bulmak kolay değil. Arkasından kızın annesi de geliyor yanımıza. Ben neredeyse bir aydır kızım dışında ilk kez biriyle Türkçe konuşma olanağı buluyorum böylece. Kadın ve eşi, 36 yıl önce (1980’de) İstanbul’dan Montreal’e göçen Süryanilerdenmiş. “Kızlarım burada doğdu ama onlar da biliyor Türkçe.” diyor. Bir takı dükkânı sahibiler. Bugün yılda iki kez olan açık pazarlardan biri gerçekleşiyormuş. Özelliği ise ne alırsan al, faturana eklenen gerçekten de yüksek verginin bugün alınmıyor olmasıymış. Burada devlet vergi almayınca adı indirim oluyor! Söz birden “Neler oluyor Türkiye’de?”ye geliveriyor. Görüyorum ki arkalarında da bıraksalar, 4-5 yılda bir de gelseler artık Türkiye’ye, gönül bağlarını hiç koparmamışlar ülkeleriyle.

Kahvaltı yapacağımız kafeye varıyoruz. Boş yer olmadığı için (küçük bir kafe) önce kuyrukta bekliyoruz. Garson, bizi boşalan ilk masaya oturtuyor beş dakika sonra. Kendin gidip bir masaya oturamıyorsun yani. Ya da otururken “Aaa, cam kenarı boşaldı! Geçeyim hemen oraya!” da diyemiyorsun. Garsona bahşiş vermemek gibi bir seçeneğin de yok. Bahşiş, gelen hesaba kendiliğinden ekleniyor. Sen yalnızca memnuniyetine göre (bence asıl parana göre) yüzdesini belirleyebiliyorsun. Bizim açık büfe kahvaltı facialarımızdan sonra önüme gelen bagel, gözüme fazlasıyla yeterli görünüyor. Ayrıca çok da lezzetli. Güneşli bir cumartesi böylece başlıyor. Montreal’de sık sık yağan yağmurlar nedeniyle bu “güneşli” sıfatı çok değerli!

MOntreal7

6.

Kendime bir salkım söğüdün altında (Belki de değildir salkım söğüt. Ben sevdiğim için salkım söğütleri, öyle görüyorumdur.) bir masa bulup yerleşiyorum. Karşımda bir göl, gölde ördekler, çevremde gezinen sincaplar… Bilgisayarımı çıkarıyorum, kitabımı koyuyorum yanına. Yıllar öncesinden kızımın armağanı olan kırmızı şalımı da unutmuyorum. Yaza veda ediyor artık Montreal. Öyle dalıyorum ki bir an, kulağıma gelen seslerle başımı kaldırdığımda genç bir kadının küçük bir çocuğa bir şey uzattığını görüyor ve “Şunu alır mısın oğlum?” dediğini duyuyorum. Bu cümlenin Türkçe olduğundan o kadar eminim ki kulaklarıma inanamıyorum. Konuşmaların devamını duyunca ise kulaklarıma inanmamakta haklı olduğum çıkıyor elbette ortaya. Çünkü konuşmalar Fransızca sürüyor. Gaipten Türkçe konuşmalar duyduğumu itiraf etmek zorunda kalıyorum. Burada kafamın içinde kendimin, bir de kızımın dışında kimseyle Türkçe konuşamıyorum çünkü.

İkinci kez dalgınlığımdan çocuk bağrışmalarıyla sıyrılıyorum. Küçük bir çocuk, gölün kıyısında gezinen ördeklerden birini yakalamaya çabalıyor. Çevremde insan ya da hayvan, hiçbir varlığın rahatsız edilmemesine o kadar çabuk alışmışım ki bir an neye uğradığımı şaşırıyorum. Ördeklerin şaşkınlığı benden de büyük! O şaşkınlıkla göle koşacağına çimenlere doğru yönelen ördeğin biri çocuğa yakalanıveriyor. Ama nasıl çırpınıyor! Arkadaşı mı desem, sevgilisi, kardeşi, annesi, yavrusu… bir başka ördek de yakalanan ördeğe yardım edememenin çaresizliği içinde bir süre göle mi koşsa, onun yanına mı gitse bilemiyor. O an dile gelip “Bırakın onu!” diye çığlık attığını duyuyorum sanki! (Ördekler de Türkçe konuşmaya başladı!) “Çocuklar, ne yapıyorsunuz?” deyip fırlayacağım yerimden! Ah, anlaşacak dilimiz yok! Müslüman, siyahi çocuklar… Vücutlarını bütünüyle örten giysileriyle aralarına karışan üç kişiyi önce anneleri sanıyorum. Ancak sonra onların da 12-13 yaşlarında çocuklar olduğunu fark ediyorum. Ellerinde akıllı telefonlar, kimi ördeği videoya kaydediyor, kimi fotoğraflarını çekiyor. Niyetlerinin ördeğe zarar vermek olmadığını anlayınca ben rahat bir soluk alıyorum ama ördek olanları çözemiyor. Arkasından bağrış çağrış içinde ördek yeniden göle bırakılıyor.

Montreal8Hayat burada böyle! En büyük telaşı bir ördek için yaşıyorum, ona zarar gelecek diye korkuyorum.

Bu arada okyanus ötesinde de doğal ortamlarda mutluluklarını belgelemek isteyen gelinlere ve damatlara rastlamak olası. Yaşam bir yandan da bildiğimiz üzere akıyor, insanlar ortak öykülerde buluşuyor. Yüzler gülüyor. Umutlar yeşeriyor.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.