Mola / Erinç Büyükaşık

Erkek değil misiniz, kökünüze kibrit suyu…Neymiş, evde derin mevzuları konuşamaz olmuşuz yıllardır. Televizyon hep açıkmış. Oğlanlar doğunca keyiften mi çıktım işten? Bir iki izlediğim program da gözüne batıyor. Seninkisi babalık mı sanki. Oğlanlar hastalanınca kim uğraşıyor sanıyorsun gün içinde? İş gezileri de senin evden kaçmak için bahanen, fark etmiyorum sanki. Annem oğlan doğurunca kocalar karılarına daha bağlanır demişti de umutlandım biraz. Nasıl da kandırdım kendimi yıllardır. 

Pisuvarın başında göz göze geldi onunla. Saçı sakalı birbirine karışmış, bir hayli uykusuz,  göz altları şişmiş bir adam. Otuzlarında olmalı. Tedirginlikle kaçırdı gözlerini ondan. Molada böyle bir karşılaşma  nahoş kaçar diye düşündü ilkin, hele de ikisi  pisuvarın başında işerken. Ön koltukta oturuyordu otobüste, rengi solmuş  tişörtüyle bir hayli bohem bir herif olmalı dedi aklından olan biteni geçirirken. Ursula okuyor. Bilim kurgu meraklısı besbelli. Hepi topu üç saattir gördüğü biri yolculukta. Ne büyük anlamlar yüklediğini düşündü tanımadığı adama dair. Göz ve zihin yanıltır insanı.  Besbelli ürkütücü bir adam değil, hatta ürkek, kendi halinde, bir hayli de dingin. Aynadaki yansımasıyla karşılaştığını düşündü tüm bunlar aklından geçerken. Sözcükleri eveleyip gevelemiş de molada ateş  istemişti adamdan. Kim olduğunu bilmek istemişti sonuçta. Burgulayan gözlerle de bakmamıştı adama, uykusuzluktan çapaklanmış, gecenin bir vakti pek de hüküm yürütemeyeceği bir anda karşılaşıvermişti adamla. Ne kadar az şey biliyordu insanlar birbiri hakkında, yabancı bulduklarına yanaşıp da hal hatır sormak da akıllı işi sayılmaz olmuştu hani. Mola yerinde bir köşeye tünemiş, dalgın birini bekler gibiydi. Yüzü asıktı o an, uzun uzun bir şeyleri düşünür göründü ona. Az sözcükle yanıtlamıştı onu.

Çakmağın yanmayası tutmuştu. Bu bir iki dakikada kaçamak bakışlarla adamın yüzünü çözmeye çalıştı sanki. Ön koltuktakinin gizemini çözmek istemişti besbelli. Pisuvarın başında dikilmişken göz göze gelişleri uysal, kaygılı bir gülümsemeyle karşılanmıştı adam tarafından daha birkaç dakika önce. Sapık muamelesi görmemişti en azından. Hikayesi olan biri olmalıydı. Herkesin vardı hikayesi elbette. Yazmaya, düşünmeye veya anlatmaya değer bir şeyler hem de. Beylik, klişe film senaryolarına benzemeyen cinsten hikayeler birçoğu. Uzun otobüs yolculuğu boyunca karanlığa gömülmüş, gece saatleri kabuğuna çekilmiş kasabaları en ölgün anlarında arkalarında bırakmışlardı. Taşra şehirleri ölümcül karanlıkları sever zaten akşam saatleri, boğucu, ölgün sokakların ıssızlığı kalır geriye sadece. Kendisini belgisiz bir adıl gibi hissederken otobüsün içindekilerin de “ötekiler” olması kaçınılmaz geldi ona. Kendisi de onlar için öteki, …Ya ön koltuktaki yabancı? En azından bilinen kılmak gerekiyordu sanki onu.

Muhakkak bir işi gücü vardı. Hem de hiç sevmediği cinsten bir şey. Hayatını sürdürmek için gidilen bir iş yeri, ofis…Yıllık izinlerinde uzaklaşıp şehri terk edenlerden biri olsa gerek. Sırt çantasını alıp kalabalıktan kaçtığını da tasarladı adamın hikayesini kurgularken. Beyaz yakalı olmalı. Ya saça sakala karışmıyordu çalıştığı iş yeri ya da izne çıkar çıkmaz traş olmayı kesmişti. Hayalleri olup sığ limanlarda takılıp kalmış bir gemiye benziyordu. Parmağında yüzük yok. O da müzmin bekarlardan olmalı. İnsan kırkını geçince bekarlık kurumuna terfi etmeyi başardıysa kolay kolay kafese girmezdi zaten ona göre. Yalnızlığıyla barışık bir kaçakla karşılaştı anlaşılan. Urras’ta yaşayan bir Annares yolcusu.

Nezahat aramıştı onu bir iki defa, çocukların ateşi varmış. İş gezisine tam da çıkılacak zaman. Bekle be kadın, döneceğim işte bir iki güne. Ev boğuntuydu besbelli, kalabalık bir yalnızlık hatta hayatında. Kimi zaman boşanmak geçiyordu zihninin derinlerinde. Çocuk bir yaşında daha, diğeri beşe yeni baştı. Ayrılma düşüncesi ürküttü onu, al başına belayı, ne haltına sokarsın kafana bunları. Sorumluluklardan kaçamadığını fark etti. Babalık, kocalık halleriyle elleri kollarının haylice zincire bağlı olduğunu anladı. Bir zamanlar bir tutku vardı muhakkak Nezahat’le aralarında. Gizli gizli buluşan iki deli divane aşıklardı kimbilir. Hafızasını zorladıysa da nafile. Hatırlayamadığını fark etti o aşık hallerini. Belki de hiç sevmemişti karısını.

Ön koltuktaki adamın keyfi yalnızlığını sevmişti. Kendi seçimi bir yalnızlığı olmalı onun mutlaka. Bağlanmayan, zincirlenemeyen bir deli bozuk…  Kıskanmıştı onun sınırları kendisiyle başlayıp biten dünyasını. Zihni bir anda kendi yorucu hikayesinden sıyrıldı. Adamın kurmaca öyküsünü düşünmek haylice keyiflendirmişti. Tek yaşıyordu muhakkak. Kirasını bir başına kazanacak kadar  para kazanıyordu belki de. Her şeyi bırakıp gidecek kadar  tasasız olabilirdi hatta. Bunların hepsi sadece varsayım dedi hikayeyi tasarlarken.

Sıkıcı, iç bunaltan mola saatlerinde kendisine uğraş bulmayı severdi çoğu kez. Onlarca otobüs, yan yana… Yarım saatlik ihtiyaç ve yemek molası. Birçoğu tüttürüyor otobüslerin önünde. Kadınlı erkekli uykusuz bir yığın insan. “İstanbul otobüsünün hareket saati gelmiştir. Yolcularımızın koltuklarına, kıçınızı zar zor yerleştirdiğiniz o daracık yerlere geçmesini dileriz. Dinlenme tesisimiz teşekkür eder. Sabahtan kalma çayımızı umarım beğenmişsinizdir.” Göz altları iyice şişmiş, uykusuz halleriyle  bir kalabalık. Sanki gecenin üçünde ölüler diyarından çıkıp gelmişti herbiri. Ankara otobüsü de kalkmak üzere, otobüsün yolcuları çoktan koltuklarında yerini almış.

Sayın yolcularımız mola saatiniz bitmiştir. Lütfen otobüsteki  yerinize geçiniz. Sizi uykusuz bıraktığımız için özür dileriz. Tuvaletten çıktığından bu yana sigarasını yakma derdinde o da. Yanmıyor ki kahrolasıca. Bir iki alev alır gibi oldu sadece. Ursula olsa bir uzay yolculuğunda mola yerinin öyküsüne çevirirdi muhakkak bunu. Farklı galaksilerden ve gezegenlerden gelmiş uzay gemileri için ihtiyaç molası. Yine eğleniyorsun dedi içinden.

Mülksüzler’i sevmiş miydi acaba? Yarısına gelmiş kitabın. Demek ki düşlere inanan bir adam, yanındaki askere giden yeni yetme oğlandan bir farkı vardı elbette. Bir sohbet edebilseler hayat üzerine, uzun uzun konuşmak mümkün müydü onunla? Bir sır küpü gibi geldi bu adam ona.  Ah bu merak duygusu dedi iç sesiyle. Bu iç ses denen meredi bile o kadar sessiz ve ıssız hale getirdi ki kendisini duyamaz hale geldiğini geldiğini fark etti. Yakışıklıca bir adam, biraz kibirli de. Tepeden bakıyor sanki çevresini süzerken, ama gözlerinde bir derinlik var besbelli (Şu iki molada bakışlarındaki derinliği veya anlamı nereden çözmüştü. O an kızdı bu müneccim boku yediğini sanan hallerine.) İnsanların suratına bakınca karakter analizi yapabileceğine bir süredir inanır olmuştu hani. Bozuk saat misali bir iki defa doğru yargıları olmuştu tanımadığı insanlara dair. Tuvaletten çıktığında sigarasını alelacele yaktığını fark etti dışarda. Moladaki ikinci sigarası. Sigara dumanında düşünceler gezinirmiş, hem de bir yığın anlamlı anlamsız şey. Hatta insan bir sıçarken bir de sigarasından uzun bir nefes aldığında doğru kararlar alırmış. Her daim her halt hakkında ahkam kesmeyi seven bir arkadaşı söylemişti bunu sanki.

***

Bir kahve istedi muavinden. Kitaptaki bir iki cümle üzerine gözleri gezindi. Anlamadan okuyor kitabı demindenberi. Eline aldığı hiçbir kitabı bir süredir bitiremediğini fark etti.  Yanındaki genç oğlan koltğun arkasındaki televizyondaki filme dalmış. Uzun otobüs yolculuklarında herkes uyumaya çalışır da çökük, yorgun ve uykusuz gözler kalır yolculuk sonunda sadece. Geceyse hele karanlık bir boşluğa takılır camdan bakan çapaklı gözler. Anlamsızca baktı camdan dışarı, ağaçların gölgeleşen halleri, uzun ve bitimsiz bir ova.  Uyusa biraz bari. Sıkıcı, boğucu geldi karanlık tablo. Nemli, ılık ağzında yol boyu geçtikleri şehirleri yabancıladı. Ipıssızdır her yer şimdi. Ortalıkta tek bir köpek bile yoktur.

Otobüsün içindeki belli belirsiz ışık da içindeki boğuntuyu yok edememişti. Havalandırmayı açmayı düşündü boncuk boncuk ter döktüğünü fark ettiğinde. O da uyuyamamış. Boşlukta bir noktada kayıp sanki gözleri. İstanbul’da  nerede yaşıyordu acaba? Neden merak etmişti ki bu yabancıyı.  Yanındakini, otobüs şoförünü, muavini, 33 numaralı koltuktaki yaşlı kadını veya mola yerindeki Ankara yolcularını değil de  neden  İstanbul-Muğla otobüsündeki 23 numaralı koltuktaki yolcuyu?  23 numaralı koltuktaki adamın İstanbul’a varır varmaz bir vapur yolculuğu yapacağını tasarladı zihninde o an. Herhangi bir sokakta yüz yüze gelmiş olmalıydı Umut’la. Gözler ne özensiz, üstünkörü bakıyor diğer insanlara sokakta yürürken. Kaydetmiş olmalı yüzünü bu gizemli yolcunun. Aynadaki yansımasının içinde bir yerlerde aradığı kendisi olduğunu düşündü. Şu anda nefes alamayan, köleleşmiş “ben” değil kesinlikle. Olamadığı “ben” ya da.  Zihninde bir yığın soru, Umut’un öyküsü  gizemli ve çekici geldi ona.  Şehirden kısa sureli kaçışların ardından bu şehir mutlaka kaçsan da beni köpek gibi özleyeceksin dedi ona da. Bekar, zincirleri olmadan bir başına kaçmak kolay, seni bağlayan bir şey de yok pazartesi döneceğin işin dışında. O da haftada birkaç gün uğradığın bir ofis. Serbest mimar, tasarımcı olunca keyfine gore çalışmak kolay elbette. Çadırını, matını yüklenip çıkıyordur yollara bir süredir. Issız koylarda, yeni rotalarda kamp yapmak için aklına estiğinde kafa izni yapıp kayıplara karışıyordur hatta. Gülsüm’ü de almış olmalı yanına birkaç yıl öncesine kadar. Otel konforuyla arası iyi olmadığından insanın kıçı bu kaçamaklarda toprağa değmeli der durur kendi kendine.

Gülsüm aramıştır onu. Muhakkak aramıştır. Umut’un bu hallerine alışıktır  kızcağız zaten. Bazen karabatak gibi günlerce kaybolur, kimseyi aramaz bu adam. Bağlanma sorunlarını aşamamış ergen erkeklerin tipik davranışları var diye kızıyordur ona. Kapıyı asla kapatamamıştır bu adama bir türlü. Şeytan tüyü var oğlanda. Telefonu bilerek kapatıyor günlerce işte. Sok bir yerine o kocaman bunaltını demiştir  Umut’a Gülsüm. Umut da gönül koymaz ona hiç. Kızcağızla daha güçlü bağlar ürkütücü geliyordu da anlamak istemiyordur oğlanı Gülsüm.  Tek bir öfke belirtisi göstermeden kayıplara karışmıştır yine. Gitmek ve kimseye nereye gideceğini söylememek tam da Umut’tan beklenecek eylem diye düşündü o an. Kızın içinde bir korku çöreklenmişti bir süredir. Bu kaçışlarında başka kadınlarla kaçamak yapıyor muydu acaba, özgür ruhlu diyordu ya kendisine. Yok, yapmazdı Umut öyle şeyler. Hoppaydı, aklına geleni yapanlardandı ama sadıktı muhakkak ona. Boş kuruntusuna kızıyordur muhakkak bunu düşündüğünde Gülsüm. Tasarladığı hikayeyle tutarlı geldi adamın bu kaygısızlığı. O halde telefon da kapalı olmalıydı günlerce. O ise bir dakika telefonu kapatsa işyerinde, evde kıyametler koptuğunu düşündü, iyiden iyiye imreniyordu Umut’a. Herkesin kendi yaşamını yaşama, kendine bir yaşam seçme hakkı yoktu ki. İyi de kim demişti üniversiteyi bitirmez evlen diye ona. Demek ki Nezahat’i sevmişti. Hatta tutkuyla.

İki yabancı oluverdiler on yılın ardından.  Çocuk da doğunca karı koca hukukunu inşa etmişlerdi zorunlu olarak. İki üç yıldır görev niyetine seviştikleri oluyordu, çabucak bitsın diye erkenden geliyordu çoğu kez. Bir an once uyumak istiyordu ikisi de ardından. Nezahat’in yanında öyle yarı çıplak dolaşma düşüncesi bile rahatsız ediciydi sanki.

Televizyonun kumandası Nezahat’in elinde. Onunla bütünleşmişti sanki akşam saatleri. Kuru bir kalabalık ekranda. Yeni yetme bir oğlan bağıra çağıra son moda şarkılardan birine söylüyor. Bilmem kaçıncı defadır aynı gazete haberini okuyor o da.  Gözleri ara ara duvardaki boşluğa takılıyor. Karısı televizyondaki oğlanın sesini beğenmiyor, ulu orta herkesi şarkıcı yapıyorlar diyerek ileniyor o sırada. Zihnindeki fotoğraf karesi usanç uyandırdı onda. Nezahat’in ekrana takılıp kalmış bakışları geldi aklına. Yemeği ısıtayım şimdi, oğlanlara sesleneyim de yiyelim. Unutulmaya yüz tutmuş bir geçmişi olduğunu kabullendikçe evden kaçma isteği artıyordu. Nezahat de hatırlamıyordu muhakkak fakültedeki günleri, devrim bir çocukluk düşü ve hatta ergenlik alameti demişti bir seferinde öğrenci evindeki o hararetli tartışmaları düşündüğünde.  Öğrenci boykotu, grevler hakkında fakültede bilinç verme faaliyetleri, lafazan çocuklardık sanki hepimiz, o kadar büyük büyüktü laflarımız. Öğrenci evi mi örgüt evi mi belirsiz evde aralarındaki ilişkinin bacılık-kardeşlik hukukundan karı kocalığa terfi etmesi üniversite bitince mümkün olmuştu.

Oğlan hastalandı, çocuktur  düşe kalka büyür dediyse de üzerine titriyordu annesi. Babalığı zorunlu bir göreve dönüşmüştü sanki. Gülsüm de Nezahat’e dönüşür müydü, Umut’un evlenesi yoktur besbelli. Böyle iyi işte, bırakalım aile baskısı denen saçmalığı. Koskocaman insanlarız sonuçta. Kızım bu oğlan yılarca oyalar seni, liseli aşıklar gibi yıllarca gezip tozmakla olmaz bu iş, anası ne de çok şey biliyor Gülsüm’ün. Kafası karışıktır kızın ne zamandır. Coşkusuz, bakışları derinlerde bir yerde yitip gidiyordur hep. Emriyo iken hissetmediği şeyleri doğunca da hissetmediğini fark etti evliliğin ilk yıllarını düşününce. Dölün sorumluluğunu ömür boyu çek işte. Bir zamanlar eve televizyon girmesin diye ayak direyen kadının elinde kumanda evdeki sesi azaltıp yükseltiyor, bir zamanlar okumayı sevdikleri kitaplar raflarda iyice tozlanıyordu. Kilo aldım  diye dertleniyor Nezahat. Bu iş gezileri de tadını kaçırdı karısının. Ayda bir gitmek de nereden çıktı. Annesi, kızım gözün yere bakıp ağlayacağına yola bakıp ağlamak yeğdir, dediyse de içi içini kemiriyor kadının. Yemeğe verdim kendimi sıkıntıdan demişti bir seferinde. Ömür boyu sürecek diyet zamanları başladı evde, ah şu tatlı krizleri olmasa. Bas bas bağırıyor her gün ekrandaki insanlar korosu. Mide sancıları da cabası, baş ağrısı da peydahlandı. Pazar günü bile kurulu düzeni olanlardan olsalardı keşke diye düşünürdü çoğu kez Nezahat. Ödev gibi sarılmalar, uykuda döndükçe yorganı kendine çeken kocalık hallerine bile razıydı son günlerde. Uzaktı bu adam bir süredir, iş miş hikaye diye geçirdi aklından.

Gülsüm aramıştır onu. Umut yine kayıtsız. Bir nişan yapın bari, yıllardır oyalıyor bu oğlan seni. Deli bozuğun teki işte. Ne yapabilirim ki anne. İçten içe üzülüyordu Gülsüm’ün bu hallerine, Umut’un bencilliği katlanılır gibi değil. Kahramanına karşı acımasızlaştı mı yoksa diye geçirdi zihninden.  Ön koltuktaki adama kızmaya başladı içten içe.  Muhakkak Galata’ya varınca bir iki tek de atar. Sarhoşluğunun iyi zamanlarında kalın gür sesiyle şarkılar söylüyordur Umut. Gülsüm de eşlik eder çoğu kez onunla dışarı çıktıklarında. Kızın kısacık saçlarına, renksiz, soluk yüzüne uzun uzun bakar çakırkeyf zamanlarında. Tutkulu ama uysaldır bakışları. Gözündeki elasına takılır  gözleri. Uzaktır şimdi kızdan. Zihninde bir yığın soruyla uğraşıyordur Umut. Bağımsız kadın falan boş laf. İpler bir şekilde annesinin elinde işte. Evlenseler bir iki yıl geçmeden cümbür cemaat tüm aile, çocuk diye kafalarının etini yiyecektir mutlaka. Kadınların biyolojik saatinden söz etmeye başladı çoktan laf kıtlığında zaten Gülsüm. Ah be güzelim ben de çekmişim babama. Bencileyin sersemin biriyim. Başından tokmak eksiltilmemesi gereken cinsten erkeklerdenim hem de. Biraz yatışsa zihni belki de Gülsüm’ün telefonuna cevap verir. Umut’un hikayesini düşünmek bir an yorucu geldi ona.  Uykusu geldi bir süre sonra. Göz kapakları kapandı kapanacak. Otobüsün içi zifiri karanlık. Yine gıcık tutmuştu, kesiksiz öksürdü ardından. Azaltmalı bu meredi dedi içinden.

***

Genç muavin Tuzla’ya ulaştıklarında elindeki yolcu listesine bakıp 23 numaralı yolcunun yanına yaklaştı. “Esenler de mi Ataşehir de mi ineceksiniz?” Kitabı kapattığında Ursula’nın arka kapaktaki fotoğrafı gözüne ilişti. Ataşehir demiştim otogardaki arkadaşa. Dikkat etmemiş demek ki abi. Topu topu iki saat uyumuş olmalıydı. Gün ağarmış çoktan. Bir kahvelik zaman var mıydı inmeden? Emine, vardın mı diye yazmış. Kız gece boyunca oğlanların başında beklemiş. Ateşleri düşmüş neyse ki. Evden önce ofise geçmesi gerekiyor. Akşama gelince alınacaklar var mı diye sordu mesajında Nezahat’e. Biraz meyve alsan iyi olur. İlaçları aldım eczaneden dün. Kitabı omuz çantasına yerleştirince bakışları camdan akan dev şehre takıldı. Kırlaşmış saçları, göbeklenmiş gövdesi uyumsuz tişörtüyle karşılaştı camdaki yansımasında. Ürktü kendisinden, sevgisizce baktı yansımasına. Ofise geçmeden Nevizade’de bir bira mı içseydi?

Servise bindiğinde gözleri hikayesini tasarladığı adamı aradı. Koltuğuna yerleştiğinde hareket halindeki otobüse gözü takıldı. Çoktan yarısı boşalmış koltukların. 23 numarada hiç kimse yok. Diğer servislerden birine binmiş olmalı bellli ki dedi içinden. Keşke Esenler’de inseydi? Neyse Kadıköy’den vapura atlar, Karaköy’e geçerdi. Deniz havası almanın iyi geleceğini düşündü. Eve vardığında tozlanmış kitaplıktan Mülksüzler’i çıkarmayı tasarladı o an. Yeniden okumalı kitabı. Hatırlamak istedikleri vardı, unuttukları, bir yığın hatırlanması gereken şey…Kalkan servislerden birinde  oturuyor, kırlaşmış saçları dalgın bakışlarıyla 23 numaralı yolcuyu fark etti. Yağmur çiselemeye başlamıştı.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.