MODERNİTE VE MUHAFAZAKÂRLIK ARASINA SIKIŞAN KADIN / Gülseren MUNGAN

Çeşitli nedenlerle bulunduğu yaşam alanını bırakarak başka bir yerde yaşamını sürdürmek durumunda kalan kadınlarımızın, muhafazakârlık ve muhafazakâr tanımlarıyla modernite arasında sıkıştıkları yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sözlüklerde:

Muhafazakâr, milli geleneklerine, örf ve âdetlerine bağlı olan,

Muhafazakârlık, muhafazakâr olanın hâli olarak açıklanmaktadır.

Bu tanımları biraz açmamız ve anlaşılır kılmamız gerektiğini düşünüyorum.

Muhafazakâr düşüncenin ilk savunucularından biri, 18. Yüzyılda İngiliz düşünürü Edmund Burke olmuştur.

*Prof. Dr. Coşkun Can Aktan, bir çalışmasında, “Muhafazakârlık (conservatism), var olan hukuki durumun (status quo) muhafazasını savunan ve toplumsal yaşamda köklü değişimlere kuşkuyla bakan bir düşünce olarak tanımlanabilir. Bir başka tanımla Muhafazakârlık, toplumda geleneksel kurumlara (aile, eğitim, din v.b.) saygı duyulması gerektiğini benimseyen ve bu kurumlarda yapılacak değişikliklerin ya da reformların bozulmalara yol açabileceği kaygısını vurgulayan bir doktrindir.” demektedir.

*Bu düşünce akımı, merkezi bir güç ve otorite sistemi bulunmadan istikrarlı bir toplumun olamayacağını savunduğundan, İngiliz siyaset bilimcisi Norman Barry tarafından “Devlete itaat ve kanunlara riayet mistisizmi” olarak adlandırılmıştır.(Barry,1989)

*Muhafazakârlık, “bireyci” değil “toplumcu” bir doktrindir. Ona göre, aile ve toplum bireyden daha önemlidir. Muhafazakârlığı bu yönüyle, “Toplumcu Bireycilik” olarak tanımlayanlar olmuştur. (Dunn& Woodard 1991,44)

*Muhafazakârlık, piyasa ekonomisini savunur. Özgür girişim (hür teşebbüs), özel mülkiyet, rekabet ve özgürlük gibi temel kurumları savunur.

*Din ve ahlâk, muhafazakârlar tarafından önemsenen ve saygı duyulanların başında gelir. Çoğu muhafazakârda, din ve ahlâka bağlılık da söz konusudur. Ancak çağdaş muhafazakârlar, bu yaklaşımın yanı sıra lâiklik ilkesini de önemserler.

Konumuz nedeniyle “Kadının Sıkışmışlığı”nın daha iyi anlaşılabilmesini sağlamak amacıyla, muhafazakârlık konusunda çalışmaları olan Russell Kirk’ten de biraz söz etmek isterim.

Kirk’e göre, muhafazakârlık, ne bir din ne de bir ideolojidir. Bu yüzden insanlığa dogmalar sunan “Kutsal Kitabı” ve “Das Kapital”i yoktur. Muhafazakârlık, bir zihin durumu, bir karakter tipi ve sivil toplumsal düzene bir bakış şeklidir. Muhafazakârların nelere inandığını saptamak da bir dereceye kadar mümkündür.

Onlara göre, toplum yaşamında geleneklerin, içtihat hukukunun ve yerleşmiş olan mülkiyet haklarının önemli bir yeri vardır. Onlar, alışkanlıkları sürdürme (itiyat) prensibine inanırlar. Modern çağın insanları olarak bizlerin, ahlâk ya da siyaset veya beğeniler konusunda yeni cesur buluşlar yapmamızı kuşkuyla karşılarlar. Aynı zamanda yeniliklere ihtiyatlı yaklaşmayı yeğlerler. Yanı sıra, her güncel konuyu, kişisel yargı ve akılla tartmaya çalışmak oldukça riskli bir iştir. Burke’ün belirttiği gibi, tek başına birey (insan teki) aptaldır; fakat insan türü (insanlık) akıllıdır.

Ancak, özellikle 1980’li yılların başlarında eski muhafazakâr düşünce, günün koşullarına göre bazı değişikliklere uğramıştır. Akıllı bir muhafazakâr, sürekliliğin istekleriyle, ilerlemenin isteklerini uzlaştırmaya gayret eder.

Muhafazakârlığın bu kısa tanım ve açıklamalarından sonra, sizlerle paylaşmak istediğim, ülkemizde, bulunduğu yaşam alanından çeşitli nedenlerle ayrılıp başka bir yaşam alanı seçmek durumunda kalan kadının sıkışmışlığı konusu olacak.

Bu nedenle, ülkemiz koşullarında oluşan ve toplumsal belleğimizde yer eden muhafazakârlık üzerinde durarak, sözünü etiğimiz konuyu tartışmaya açabiliriz.

Bilimsel verilere dayanarak kısaca açıklanan muhafazakârlık, bizde, dinin hurafelere dayandırılarak yorumlanması; atasözlerimiz, deyimlerimiz, çeşitli söz ve söylemlerimiz ve daha birçok unsurla edindiğimiz toplumsal değer yargıları ışığında ne yazık ki “Tutuculuk, yobazlık, v.b.” sözcüklerle eş anlamlı olarak gelişmiştir. Elbette ki bu tanım, tüm muhafazakârları kapsamaz.

Ancak bize bazı sorular sordurabilir:

A.Muhafaza iyi bir şeyse neyi muhafaza etmeliyiz?

B.Bir şeyleri muhafaza etmek “kadın cinsi” üzerinden olmak zorunda ya da gerekliliğinde mi?

C.Kadının, modern çağın gerekleri olan eğitim-öğretimden yararlanmasına, iyi yaşam koşullarına kavuşmasına, iletişim çağının gereklerini yaşamasına, bireysel gelişimini isteme hakkına, yasal, toplumsal ve ekonomik eşitliğini elde etmesine kuşkuyla bakmak toplumun geleceği için yararlı mı olacaktır?

  1. Muhafaza edilecekleri ayıklamak daha doğru olmaz mı?

Bulunduğu yaşam alanını öğrenim görmek nedeniyle değiştirmiş biri olarak, sizlerle kısaca yer değiştirme nedenlerimizi gözden geçirmek isterim:

1.Öğrenim görmek, iş bulmak, kamu görevi için tayin olmak.

2.Daha iyi yaşam koşullarına kavuşmayı istemek.

3.Aile bireyleriyle ilgilenmek.

4.Ülkemizin bazı bölgelerinde varlığını hâlâ sürdürdüğüne tanık olduğumuz feodal yapıdan kaynaklanan kan davalarından; ülkemizde, yöreye göre değişiklik gösterse de bazı geleneklerden ve törelerden kaçmak.

5.Zorla yer değiştirilmiş olmak.

6.Savaş ortamından uzaklaşmak.

Ne nedenle bu durumda kalmış olursa olsun kadın, öncelikle olduğu yerle geldiği yerin “değer yargıları” arasında bulacaktır kendini. Bu değer yargıları bazen “ön yargı”larla öyle bir sarmaş dolaş çıkacaktır ki karşısına, konuşmayı bile şaşıracaktır. “Dut yemiş bülbül” deyimimizde olduğu gibi. Hele, olduğu yerden daha büyük ya da gelişmiş bir yerleşim alanına gelmişse kadın, öğrenim durumu yok veya yeterli değilse, uzunca bir süre yerinden kıpırdayamayacak, kendi benzerleriyle bulunmaya çalışacaktır. Ancak bununla kurtulması söz konusu değildir. İşe giden komşularıyla, okula giden çocuklarıyla, dışarıda daha çok zaman geçiren kocasıyla ve hiç tanımadığı bir dünyayla karşı karşıya kalacaktır. Çoğu zaman buraya gelmemiş olmayı dileyecektir. Ancak peşinde ya kanlısı, ya töre, ya yakılmış bir köy, ya geçim sıkıntısı, ya çocukların geleceği kaygısı ya da başka şeyler vardır.

Geldiği yerde, olduğu yerdeki benzerlikler sevindirir onu belki. Evdeki beyaz eşya, televizyon v.b…Oysa artık “iletişim çağı” söz konusudur. Bilgisayarları bile aşmıştır toplum. Nereye gitmekte olduğunu bilmediği hızlı bir trene binmiş gibidir. Çocukları okuldan döndüklerinde, başka bir dilden konuşmaktadırlar. Onun bildiği aile yapısı gün geçtikçe başkalaşmaya doğru evrilmiştir. Bu, onu hem ürkütür, hem düşündürür, hem dönüştürür. Hemşeri kültürünün baskın olarak yaşandığı bir alandaysa, dönüşmesi epey uzun zaman alacaktır.

Dönüşmek gerekli ve kolay mıdır?

            Hepimiz biliyoruz ki, “Ait Olma” duygusu temel duygularımızdan biridir. Göç eden kadın modern yaşam alanında, öncelikle bu duygusuyla karşı karşıya kalacaktır. Sonra, çevreyle, hemcinslerinin giyim tarzıyla; dil ve kullanımıyla; teknolojiyle; ekonomik gerçeklerle; yoğun trafikle ve daha henüz bilmediği ya da unutmaya çalıştığı birçok şeyle karşılaşacaktır. Bir süre sonra, eğer bilmiyorsa okuma yazma öğrenmek isteyecek, evde elişi üreterek ya da en yaygın iş olan ev işlerine giderek çalışmak durumunda kalacaktır. Gittiği modern evlerde ve oraya gidip gelirken karşılaştığı yaşamlar, televizyondan dışarı çıkıp karşısına dikilecektir. Bu durum, onun hayâl dünyasını geliştirecek, isteklerinin farkına varmasını sağlayacaktır. Ancak bunları gerçekleştirmeye kalkıştığında, âdet, gelenek, görenek v.b. henüz içinde bulunduğu muhafazakâr yaşam kurallarıyla ve bu kurallara sıkı sıkıya bağlı olan çevresiyle çatışacaktır. BU ÇATIŞMA KAÇINILMAZDIR. Çünkü kadın, aklını ve sezgi yeteneğini kullanarak yaşamı kurgulayandır. Okumuş olsa da olmasa da bu, onun yapısında vardır. O, öğrenir, anlar, çalışır, üretir, dönüştürür, değiştirir.

Yaşam alanını bir nedenle terk etmiş kadınların, birlikte getirdikleri ve/veya yeni tanıdıkları sorunlarla başa çıkabilmeleri kabul etmeliyiz ki sancılı bir süreçtir. Bu sancılı sürecin kolay ya da zor geçirilmesi, modern insanın tavrıyla belirlenecektir. Bu zaman diliminde, kadınların anlaşılmaya, kabul görmeye, hoş görülmeye, desteklenmeye ihtiyaçları olacaktır. Modern topluluk bunları göz ardı ettiğinde, eski-yeni arasında kalan kadın, “Öğrenilmiş çaresizlik” e düşebilecek, “Kadercilik” ağından kurtulamayacak, yaşamda üretici bir güç olamayacak, belki de “Boş verici”,”Neme lazımcı” bir tutum geliştirecektir. Bu durum, kadının kendinden, geleceği yapılandırma yetisinden, hayallerinden vazgeçmesine neden olacaktır.

İstenen bu mudur?

            Aksi bir durum da yaşanabilir elbette. Modern bir yaşam tarzından muhafazakâr bir yerleşim alanına giderek farklı toplumsal kurallarla karşılaşan kadınlarımız için de durum aynıdır. Bu durumda da muhafazakâr insanın tavrı önem kazanacaktır.

            Çözüm olarak, kısaca, modernite ve muhafazakârlığın, insanlığın yararına olduğu kanıtlanmış, içinde bulunduğumuz iletişim, teknoloji ve uzay çağının gereklerine uygun söylemlerini alarak toplumsal yaşamın yeniden kurgulanabileceği önerilebilir Bunun yapılabilmesi için tutucu, fanatik davranış ve düşünce tarzından uzak durulması, sanata değer verilmesi ve bilimsel gerçeklerin göz ardı edilmemesi gerektiğini söyleyebilirim.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*