Misket / Mediha Ünver

 

Anagoooo…beni de götür anagooo…!” Feryat figan ortalığı yıkarak; tek ayağındaki çorabı ve uçları kopuk pembe naylon terlikleriyle, salya sümük, ölümüne koşuyordu at arabasının ardından. Ne gecenin karanlığı ne anasının fırlattığı çürük ayvalar ne yavuz itler durdurabilirdi onu. İnadı inattı. Biliyordu elbet, sonunda iyi bir dayak vardı. Olsun! İlle de gidecekti! İlle de gi-de-cek- ve…

Yükü cevahirdi kır atın, can pazarınaydı yolculuğu. Kamçı sesi arttıkça, nal sesleri uzaklaşıyordu. Küçük kız canını dişine taksa da tepedeki dolunaya doğru şahlanmış ata ve giderek geceye karışan arabasına yetişmesi mümkün görünmüyordu… Umudu tükendikçe daha cılız, daha acı “Anagooo… babagooo…” Çırpı bacakları yorgunluktan dolaşıp yüzükoyun kapaklandığında, gövdesini yerden toplama gereği bile duymadı kız. Hırsından tepinirken, toprak yolun tozunu dumanına katıyor, saçını başını yoluyor, hayal kırıklığının sancısıyla burnundan sızan kanı bile fark etmiyordu. “Ana-go…” Teslim bayrağını çekecekti ki kartal pençeleriyle babası…Kanadından tuttuğu gibi…

Arabadaydı işte. Zınk diye ayvaların üstüne fırlatıldığında canı bile yanmamış, sırtına inen yumruklara da anasının dişlerini sıka sıka söylenip, etlerini burmasına de oralı olmamıştı. Aksine, kanayan minik burnunu fistanının koluna silerken, yüzünde sevinçle ay ışığını gezdiriyordu. Cebini yokladı telaşla. Yerindeydi… Gözlerinde ışıyan yıldızlar, yamalı battaniye altında külçe gibi yatan hastanın iniltisiyle kayıp gitti. Bürüğüyle, örtüsüyle ortaya yığılmış gibi duran anasının dizinden, bir başak doğruldu yavaşça. Mevsimine yenik firik başı hafifçe savruldu. Kirpikleri arasından yayılan ince bir tebessüm, solgun benzini yalayıp geçti. Karanlıkta tam görememişti ama öyle olmalıydı. Ona hep gülerdi… Taşlı yolda ilerleyen araba sarsılıp duruyor, karaltı her sarsıntıda oğlunu daha çok bağrına basıyordu. Kız fırlatıldığı yerden adeta sürünerek gelip, battaniyeyi hafifçe aralayarak ağabeyinin yanına kıvrıldı.  Buz kesmiş ayaklarını, ayaklarına sürdüğünde, hafif bir kıpırdanma belirtisi gösterdi hasta. Ne sıcacıktı abisi. Yün çorabın üstünden bile yangını belliydi…

Sonunda yanındaydı işte. Bir “Ohhh…” çekecekti ki hastanın titrediğini fark edince, heyecanla cebine uzattığı eli şaşkınlıktan donakaldı. Anlayamamıştı doğrusu; hem ateş gibi yanıyo, hemi de tir tir titriyo! Korkuyo mu acep? İmkânı yok! Hala kanayan burnunu çekerek; Çok yiğittir benim abim, korkmaz ki, titremez ki… Ben korkarım, bi de terlerim. Biraz daha sokuldu abisine, başını koltuk altına iyice gömüp, titremesin diye sıkıca sarıldı. Kendi gibi üşüyodur o da?  Korkar mı hiç; yılandan bile korkmaz abim, su yılanlarını eline alıp oynar. Ne yılandan ne ateşten… Daha geçen zemheride pınarda oynadıydım da ıslak çoraplarımı kuruturken düştüydüm sofadaki boyumdan büyük ocağa. Kim aldıydı beni koca alafın içinden, kim tutuşan saçlarıma su döktü, kim üflediydi yanıklarıma, kim? Abim! Cesurdur benim abim… Tombiksi, Zagoru okur hep. “Onları bilem döversin de mi abi” derim. O’ da “bi büyüyüm hele der” yine gülerDaha bir sıkı sarıldığında hastaya, üstündeki kalın kazağın neminden ve kokusundan onun ne çok terlediğini düşündü. Çürük ayva kokusuna karışan kokusunu içine, battaniyeyi üstüne çekti. Böylece karaltısı anasının gözünden kalkar, gazabından kurtulmuş olurdu. Zaten yüzünü görmeyi de hiç istemiyordu şimdi. Kafasına yediği ayvanın acısı hala… Ne kırışık yüzünden yaşı eksiliyordu ne de elinden köteği… Tek bildiği, iş görmek bir de altı çocuğuna süpürgenin gâvur tarafını gösterip durmaktı. Yok, yok doğru demedim, bir tek ona kıyamazdı. Uğrun uğrun, bizden sakladığı şekerleri, etleri hep ona yedirir. Hasta olunca “gözümün kökü, bidenecik yiğidim” diyerek, koklaya seve ona bakar, ama her bakışında da beli biraz daha bükülür sanki!  Ben onu kıskanmam kiii…! Aacıcııık kıskanır, köyün yamacındaki kocaaa dağlar kadar severim. Anamın onun için sakladığı etleri, şekerleri hep bana yedirir. Uğrun uğrun…

Dehh, deeehhhh… Ne çok bağırıyor ne çok kamçılıyordu hayvanı babası. Dönüp hastaya baktığında canı acıyor gibi yüzü kasılıyor, kasıldıkça daha hızlı vuruyordu. Zavallı hayvan her seferinde kişneyerek kanatlansa da bu durum ancak bir sonraki kamçıya kadar sürüyordu. Hava da giderek soğuyor muydu ne? Nerdeyse dişleri zangır zangır… Abisinin artan titremesi de iniltisi de bundandı herhal…

Son zamanlarda hep hastaydı. O hastalanınca hiçbir oyunun tadı kalmaz, çeliği çomağa, ebeyi sobeye teslim edip yalnızca onun için üttüğü, ışıltısında büyülendiği misketlerini kaparak eve koşardı. Onu sedirde, eli karnında kıvrılmış yatıyor görünce başucuna oturur, dua bilmese de önce ebesinin yaptığı gibi dudaklarını kıpırdatarak okur, başını iki yana sallayarak nefesini kara gözlerine üfler, sonra da ondan öğrendiği tekerlemeyle abisinin karnını ovardı. Kimse ebesi gibi şifacı değildi şu köyde. Al basan, cin çarpan derdi içine kaçan kim varsa ebesinin eşiğine yüz sürer, o da kimini okur üfler, kimine eşek sütü, kirpi eti… Hele o tosbağa kanı. Iyyy… “Elimi sana verdim,” demişti minik ellerini avuçlayıp yüzüne üflerken. “Fatima anamızın eli…” Bundan dolayıdır ki ne kendi şifacılığından ne de söylediği tekerlemenin abisinin tüm ağrısına, sancısına merhem olacağından en ufak şüphe duymazdı.  Hem kaç kere derdine derman… Elini elek gibi çevirerek karnını ovarken, sözcüklerin son hecesini sündüre sündere “Karnınıııın ağrısııı, dağlaraaa, taşlaraaaa…” Çok geçmez ağrı sızı unutulur gıdıklama başlardı. İki kardeş arasında hiç bitmeyecek bir oyundu bu. Kardeş dediğin neydi ki zati, hayat dediğin neydi; sonsuza kadar birlikte, sonsuza kadar oyun… Giderek artan kıkırtılar arasında her daim dolaşık saçlarını kulak arkasına atar, ebesinin ciddiyetini yüzüne, elini eline alıp, biraz daha bastırarak merhem olmaya devam ederdi “havada uçan kuşlara, kuşlaraa, kuşlaraaa…” Tek dövüşüp, kapıştıkları yer tekerlemenin bundan sonraki bölümünde, yani ağrının kimin karnına gideceği konusundaydı. “Dedemin karnına, karnına karnına…” Bu “dede”, yerini o andaki kızgınlık durumuna göre, bir başkasına rahatlıkla bırakabilirdi. Son zamanlarda abisi bu isimler üzerinde daha az inatlaşır olmuştu. Hatta son seferinde hiç direnmemiş, zorla gülmüş ve kendisini gıdıklamamıştı bile… Niyeyse…

Ne ıssızdı ortalık ne ürkünç! Ay o soğuk, o dumanlı kıt ışığıyla her şeye boz bir aba giydiriyor, etraftaki dağları, ağaçtaki dalları kollarını açmış saldırmaya hazır bekleyen umacılara çeviriyordu. Ürküyordu elbet ama onu asıl korkutan, bu umacılar ya da rüzgârın kayalıklardan getirdiği baykuş sesi değil, anasının sessizliğiydi. Bıçak açmıyordu ağzını. Kendinde değil gibiydi. Şuursuzca, durmadan yazmasıyla oğlunun terini silip, morarmış, kuru dudaklarını bezle ıslatıp duruyordu. Boşuna uğraşıyordu anası. Abisini yalnız kendi… Onun sancısı arttıkça döşünü bir şeyler sıkıyordu kızın. Daha fazla dayanamadı. Kulağına eğilerek fısıltıyla “Karnının, ağrısı, dağlaraaaa, taşlaraaaa” Sesi yükselse anasının yumruğu tepesinde… Gıdıklanmayı da gülmeyi de beklemiyordu şimdi. Acısı dinsin, titremesi dursun yeterdi. Ağrının kimin karnına gideceğine de kendi karar verdi.  Sesini iyice kısarak “Anamın karnına, karnınaaa…” diyecekti ki, kulağına kesik kesik gelen sese takılıp kaldı. Açmaya korktuğu battaniyeyi aralayıp baktığı. Sımsıkı, yumruk olmuş ellerini neredeyse ağzına tepmiş, üğrünüp duruyordu anası. Çoktandır içinde mayalayıp ekşittiği yaşlar, gözlerinden firik taneleri gibi dökülüyordu birer birer. Kocası duymasın diye, uğrun, uğrun…

Belli belirsiz ürperdiğini hissetti kız. Babasına kaydı gözleri. “Canı burnunda” havasındaydı yine. Yokuşta zorlanan kır atla cebelleşip duruyordu. Hep canı burnundaydı babasının. O’nun gölgesi eve düşünce kedi sıvışıp gider, anası dahil bütün sesler kısılırdı. Kır at yorulmuştu ve hiç hazzetmediği yokuşta onunla inatlaşırken, “deeeh” demesi vız gelir, kamçılar tırıs giderdi artık. Bir tek o kulak asmazdı babasına. Ata gülümseyerek yeniden battaniyenin altına gömülüp, seğirip duran elini tuttu abisinin. Bak işte, bitiremediği şifası bile, rahatlatmıştı. Uykuya nerdeyse daldı dalacak… Titremiyordu ve ateşi düşmüştü.  Eli buz gibi, teri soğuktu…

Ay, tepeyi aşıp yerini bezik gün kızılına bıraktığında onlar da şose yola varmıştı. Atın nal sesleri değişmiş, toprağın yuttuğu sesler, şimdi dinlemelere doyamadığı bir ninniye dönmüştü. “Tıkı, tık, tıkı, tık…” Bu sesler ninniye benzemese şu telgraf tellerinde başlarını gövdelerine gömmüş, pinekleyip duran serçeler uyanmaz, ürküp uçmaz mıydı hiç! Abisi de severdi bu ninniyi “tıkı, tık, tıkı, tık…” bak dinlerken inlemeyi kesmişti işte. Cebindeki misketi yokladı kız, parmağı küçük bir yırtığa takıldı. “Uyanınca” dedi misketi avucunda yuvarlayarak. Uyanınca.

Aman deyim bir yere kıpraşma haa!” Şu büyükler ne alemdi doğrusu. Gidecek hali vardı da sanki! Ömründe ikinci kere gördüğü kasabada, korkudan oturduğu banka öyle sıkı yapışmıştı ki elini kaldırıp burnunu silebilse şükredecekti. Sıkıntıdan sallayıp duruyordu yere değmeyecek kadar kısa bacaklarını. Etrafa öyle dalmıştı ki terliklerinin ayağından kayıp düşüşünü bile fark etmedi. “Hastaneymiş bura. Ne çok camı var. Bir, iki… on. Saymayı abim öğretti. Onun yaşına kadar, ona kadar sayabiliyom”. Titreyerek havaya baktı. Yükselen güneşin feri, güzün pusunu bile silmeye yetmezdi. Kirden zor görünen pembe beyaz parmakları soğuktan morarmaya başlamıştı. Giderek huzursuzlansa da yerinden kıpırdamadı. “İçeri girip abimi şifalandırırken, bu sefer sarılıp, ‘Karnının ağrısı bana bana, bana…’ diyecem. Bi de cebimde sakladığım misketini verecem. Sarı Misket. Güneş gibi olan.  En sevdiği…”

Sıkıntıdan, takıldığı hastane camlarını sayıp duruyordu. Bu kez de geriye doğru saydı. Dokuz, sekiz…üç, iki… Derken, o çığlıkla sarsılan camlar da sayılar da birbirine karıştı. Anasıydı! İşte o zaman yerinden fırlamasıyla sesin geldiği koridorda kendini bulması bir oldu. Ayağının altından kayan merdivenleri çıkmamış, uçmuştu sanki. Var gibi, yok gibiydi. Düş de olmalıydı. Herkes, her şey anca düşte olabilecek şekilde bölük pörçük görünüyordu. Var gibi, yok gibi… Ortalığı yıkıyordu anası. Sesi ilk kez babasını bastırmıştı… Birilerinin kollarında odadan sürünürken silinen görüntüsü, yerini eşikteki enkaza bıraktı. Babasına.  Kan çanağı gözleri. Ağlamıştı demek; uğrun uğrun…

Ağırdı oda; bir yanık hava bir firik dumanı… Tosbağa kanına sinmiş ince bir hüzün, ince bir küstüm çiçeği kokusu… Sahipsiz bir gölge gibi içeri süzülürken hiçbir kıpırtı yoktu yüzünde. Yatağın başında öylece beklerken göz bebekleri giderek büyümese, hayat belirtisine de rastlanmayacaktı… Usulca başucuna yanaşıp, dibi terden sırılsıklam saçlarını kulak ardına atarken boyuna yutkunuyordu.  Dudaklarını zar zor kıpırdatabildi. Gözleri öyle kilitlenmişti ki yatana, başını iki yana çeviremedi. Göğsünde düğümlenen nefesini son bir gayretle çözerek; “Karnının ağrısııı, dağlaraa, taşalaraa…”

Bir misket yuvarlandı yere.

Sarı, parlak.

 

Fotoğraf: http://bit.ly/2spHd5y

29 Yorum Misket / Mediha Ünver

  1. Sevgili arkadaşım çok güzel yazılmış bir öykü ….Yaşar Kemal tadında..sonunda gözlerimin buğulanması burnumun sızlaması bende bıraktığı etkiyi biraz olsun anlatıyordur umarım..eline canına sağlık…dost kal..

  2. Sevgili Mediha, bu kadar güzel ve dokunaklı yazmak zorunda mısın? Öyküne bayıldım. Gözlerimin yaşarmasına engel olamadım. Kendimi bir amda hikayenin içinde buldum. Emeğine sağlık. Kutluyorum…Tebrikler…

  3. Mediha, öykülerin herbiri ayrı tad.Kurduğun her cümle bütün hücrelerime dokunuyor.Eminim herkes kendinden bişey buluyordur. Bu güzellikten mahrum bırakma öykü severleri. Bir sonraki öykü için bekleyiş başladı bile. 👏👏👏

  4. Kaleminize yüreğinize sağlık… Gerçek dokunaklı ve akıcı… Çok sevdiğim türden… Tebrik ediyorum….

  5. Yüreğinize kaleminize sağlık. Çok sevdiğim bir öykü bir an benide hüzünlere boğdudu sizi tebrik ederim.Başka güzel öykülerde buluşmak üzere sağlıklı günler dilerim.

  6. Mediha hanım cok güzel olmuş,tebrik ederim.Basarılı öykulerinin devam etmesi dilegi ile esenlikler diliyorum.

  7. Sayin Öğretmenim, o kadar güzel ve candan bir öykü ki içerisinde gark olduğum duydular ve özenle yazılmış cümlelerden sonra ne diyeceğimi bilemedim. Bende bir köylü çocuğu olarak size “Örtmenim çok gözel olmuş hörmetle ellerinizden öpüyorum” diye sesleniyorum.

  8. Sevgili Mediha ogretmenim yureginize kaleminize saglik.Her zamanki gibi yine yuregimize dokundunuz
    NE mutlu ki bize senin gibi bir dostumuz var.iyi ki varsin.Canim arkadasim.

  9. Sevgili Mediha, diğer öykülerin gibi bunu da bir solukta okudum. Okurken adeta yaşadım.Kalemine, yüreğine sağlık. Daha nice öykülere..

  10. Nasıl akıcı bir öykü, yazarın eline yüreğine sağlık. Çok etkilendim…
    “İçeri girip abimi şifalandırırken, bu sefer sarılıp, ‘Karnının ağrısı bana bana, bana…’ diyecem. Bi de cebimde sakladığım misketini verecem. Sarı Misket. Güneş gibi olan. En sevdiği…”
    cümlenizde ne güzel anlatmış ruh katmışsınız… En sevdiği ile en sevdiğini kurtarma, yaralarını sarma çabası… Çok etkilendim.

    Kaleminize sağlık Mediha Ünver…

  11. Böyle zülüm dağlara taşlara. Çok tanıdık bir yerden gelmiş. Kendimizi bulduk. Teşekkürler Mediha. Yüreğine ve kalemine sağlık.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.