Meryem’cik / Ayşe Kaya

Günlerdir yürüyoruz…

Neden yürüyoruz? Nereye gidiyoruz? Bilmeden…

Bildiğim tek şey, her geçen gün doğduğum evden, oynadığım sokaklardan uzaklaştığımız… Bahçedeki salıncağım, oynamaya doyamadığım oyuncaklarım ve babamın armağanı midilli. Onlar da bana çok uzak şimdi.

Bazen birinin sırtında, bazen kucağındayım, bazen çekeleyen bir elin arkasından yürüyorum. Açlıktan karnım ağrıyor, annemin yemekleri burnumda tütüyor, saçlarım dağılmış, burnum akmış, elbisem kirli, ayakkabımın biri çıkmış ayağımdan ama ben yine de yürüyorum…

Sahi annem nerede? Neden bakmıyor bana? Yoksa o, kırmızı çukurda mı kaldı diğerleriyle…

Ah!.. O sesler, o gümbürtüler, patlamalar kulağımda hala… Sonra her yer toz duman ve kırmızı… Artık hiç bir şey eskisi gibi değildi.

Ah midilliciğim kim bilir neredesin şimdi? Suyunu yemini verdiler mi? Yoksa sen de aç mısın benim gibi…

Keşke yanımda olsaydın şimdi… Yorulduğumda taşırdın beni… Sen yorulduğunda da ben taşırdım seni…

“Sınıra vardık!…” diye bağırdı birisi. Gülümsedi insanlar, umutlandılar… Sınır neydi? Neden gülümsedi insanlar?

Biraz ilerde çadırlar vardı, içine girince hemen uyumuşum. Artık yürümek istemiyorum bırakın beni, çok yoruldum çok… Sabah burnuma gelen yemek kokusuyla uyandım. Nihayet yemek yiyebilecektim.

Çorbaya kaşığımı daldırdım tadı değişikti, annemin çorbasına hiç benzemiyordu. “Ühü ühü… Annemi istiyorum ben. Annem nerede? Anneciğim…”

Abim gözyaşlarımı sildi, sarıldı bana sımsıkı; “Sus Meryem ağlama, anneme gideceğiz” dedi.

Birkaç gün sonra yine yürümeye başladık. Sonra büyük bir otobüse bindik. Gece olunca herkes uyudu. ‘Çişim geldi!’ Diye seslendim, ağladım, kimse duymadı. Üzerime yaptım…

Sabah olduğunda başka bir yere gelmiştik. Üzerimde kurumuştu. Tekrar yürümeye başladık. Yürüdük ve yürüdük… Canım abim yük oluyorum sana da, taşıyorsun beni hep sırtında…

Kocaman bir denizin kenarına geldik. Yattık sıcacık kumlara, boylu boyunca. Yanımızdan geçenler bize bakıyor, suratlarını ekşitiyorlardı. Sanırım üzerime çiş yaptığımı anlamışlardı. Kimi kızgın bakıyor, kiminin yüzünde bir acıma ifadesi…

İyi yürekli olanlar da vardı. Bize simit dağıttılar. Etrafa tatlı bir susam kokusu yayıldı. Çiş kokum artık duyulmuyordu. Tadı çok güzeldi simidin…

Sonra denizin kenarında oynamaya başladık. Kumdan kaleler, evler yaptık. Fakat her seferinde dalgalar yıkıyordu evlerimizi… Sanki bize düşmandı deniz.

Akşam olunca güneş bizi terk etti. Hava iyice kararmıştı. Pembe yatağım yerine uzandım gri kumlara, abimin kolu ise yastığım olmuştu… Lacivert gökyüzünde yüzlerce ışık yanmaya başladı. Bazıları da göz kırpıyordu. “Korkma Meryem biz buradayız” diyorlardı. Yıldızların arasında ışıl ışıl parlayan kocaman bir tepsi… Tabii ya, canım annem, börek göndermiş bize…

“Oh mis gibi kokuyor. Al abicim sen de ye…”

Abim; “Hadi kardeşim uyu artık yarın Midlli’ye gideceğiz” dedi.

Midilli mi? Yaşasın!… Demek ki yarın midillime kavuşacağım…

Gözlerimi kapattığımda midilli çıktı karşıma, birlikte koşturduk yemyeşil kırlarda. Annem seslendi: “Haydi Meryem artık eve gel, yemek vakti!…” Terlemiştim. Annem söylendi; “Ah kızım çok terlemişsin hasta olacaksın şimdi.”

Abimin sesiyle uyandım. Terlemiştim. Ama annem yoktu yanımda. Hava hala karanlıktı.

“Uyan Meryem midilliye gidiyoruz.”

Abime sarıldım, midillime kavuşacağım için çok heyecanlıydım. Herkese can yeleği dağıttılar. Ne tuhaf bir yelek bu, annemin ördüklerine hiç benzemiyor… Dağıtılan yelekleri giyinmemizi istediler. Abim yeleğimi giydirdi, kemerimi sıkıca bağladı. Sakın kemerini açma, diye de sıkı sıkı tembih etti. Anlamıyorum midilliye gitmek için neden yelek giymemiz gerek?

“Haydi botlara, çabuk olun, botlara binin” sesleri arasında apar topar bindik botlara. Abimin kucağındaydım. Herkes nefesini tutmuştu, yolculuk başlamıştı. Çakmak çakmak ışıltıların arasında yaylana yaylana ilerlemeye başladık. Tepsi hem gökyüzünü hem de denizi aydınlatıyordu. Sahilden epeyce uzaklaşmıştık. Bekle beni midilli. Sana geliyorum…

Botun içi çok kalabalıktı hiç kimse ayağa kalkmamalıydı. “Dalga geliyor!” diye bağırdı birisi. Botumuz yalpalandı. Tutunduk birbirimize sımsıkı… Biraz ıslandık ama neyse atlattık işte. Az kaldı gayret, biraz daha sabret!…

Derken bir dalga daha çarptı bota. Birkaç kişi suya düştü.

Dalgalar sıklaşınca hepimiz denize savrulduk. Bot ters dönmüştü. Dalgalarla boğuşmaya başladık, soğuk oluşuna aldırmadan…

Abim nerede? Onu göremiyorum. Çılgın dalgalar arasından çırpınan bir ses: “Korkma kardeşim, seni kurtaracağım! Midilli ye gideceğiz…” diye bağırıyordu.

Ağzıma, burnuma tuzlu sular giriyordu. Midem bulanıyor, gözlerim yanıyor, burnum sızlıyordu. Sonra yeleğim de çıktı üzerimden… Haydi dalgalar götürün beni midillime…

Yıldızların arasından midillimin sıçrayarak bana doğru geldiğini gördüm. Kulağımda annemin şarkısı;

“Uyusun da büyüsün Meryem cik, Tıpış tıpış yürüsün Meryem cik.

Sevgi dolu bahçeden gül toplasın Meryem cik.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*