Mektup (4) / Ömer Devrim Karatop

Dünya ilk çağ tarihinin bir çok önemli ilki benim büyüdüğüm o kasabadadır. Bergama’da. Adını Pergamon kralından alıyormuş. Ben de ilk ön adımı dedemden almışım. Yani bu korelasyondan da anlayacağımız gibi Pergamon kralı Bergama’nın dedesidir. Pergamon dede de benim dedem gibi kısa boylu ve badem bıyıklı mıydı bilmiyorum. Sordum ama bilen kimse çıkmadı. Bergama dedesini özler mi hiç bunu da bilmem. Ama ben hiç özlemiyorum dedemi, adını taşıdığım o küçük adamı, hiç. Unuttum onu çoktan, ne düşüme giriyor ne de aklıma geliyor. Çoktan attım onu kafamdan kendi çukuruna. Ayvalık’taki Ateş Pansiyon’u da, çamlı tepeyi de. Hem zaten artık eskiden içinde oynadığımız dere de yok o tepelerde. Kurumuşlar.  Dedem ölmeden önce oradaki evini sattığından bir daha oraya gitmeye de hiç gerek kalmamıştı.

Dedemin evi mi? İki katlı tuğladan, yığma, ortalama büyüklükte bir evdi. İki kat arası tavan tahtadandı. O yukarıda uyurdu, biz yan odada. Arada onu gözetleyebilecegim iki kanatlı dar bir camlı kapı vardı. İnce ve dar tül perde hayal meyal görüş sağlardı iki oda arasında. O evin yeni sahipleri sanırım o kapıyı iptal ettiler, dedem öldükten sonra.

Ha bir de merdivenlerin trabzanları vardı ki, kısacık da olsalar üzerlerinde kaymaya bayılırdım. Yani öyle sanıyorum. Aslında pek de güzel bir şey değildi. Yani şimdi düşününce özlenebilecek bir şey değil yani. Hem evin bahçesi de küçücüktü, tuvalet bahçedeydi. Zaten bir işe yaramaz büyüklükteki o bahçenin de artık olmaması bir bakıma iyi bile oldu. Tuvaleti kokardı çünkü. Hem, şimdi hatırlıyorum, bir de dut ağacı vardi. O da kokardı.. Onu da kesmişler.

Neyse konumuza dönelim. Neydi konumuz? Konumuz Bergama’daki tarihi “ilkler” ve “enler”. Örneğin en dik tiyatro, anfitiyatro oradadır. Bakırçay ovasının ortasında yükselen tepenin üzerine kurulmuş akropolis’te yer alır. Şimdi bile hala ayakta. Ben çocukken onun en dik yamacına tırmanmaya çalışırdım hep. Yanımda benim gibi meraklı ve hayal perest bir iki ufaklık daha, dağcılık oynardık. O anfiyi yeniden ve yeniden kerelerce keşfettik yani sizin anlayacağınız. Taa tepesinden bakınca bütün Bergama şehri ufacık olur önümüze yatardı. Biz de Behrengi’nin kitabından çaldığımız püsküllü develerimize biner kentin üzerinde uçardık. Akşam olduğunda develerimiz bizi evlerimize getirirdi ama her defasında geç kaldığımızdan anneden kalayı yerdik. Bazen sopayı da. Dedim ya geç kaldığımız için, çünkü o zamanlar daha ögrenmemiştik tecavüz nedir. Önümüze yatan şeylere tecavüz edilmesi, edilebilirliği, bu olasılık aklımızın ucundan geçmezdi. Daha henüz tecavüze ugramamıştik çünkü. Dolayısıyla annemiz bu yüzden , bu suçtan kızmazdı bize. Yalnızca geç kaldık diye sopa yerdik o zamanlar.

Yemek deyince, siz hiç irmikli yoğurt tatlısı yediniz mi? Ben çocukken çok yedim. Dedem yapardı, mutfakta, yani mutfak olarak kullanılan odada pencerenin içindeki geniş eşiğe bir koca tepsi koyardı.Her defasında sol kanatın altına. Oda dedim çünkü içine su çekilip evye falan koyulması son zamanlarına rastlıyordu. Ben büyümüştüm o zaman. Daha önce yakındaki “Parmak çeşme”den kovalarla su taşınırmış. O mahallenin kanalizasyonları da yoktu hem. Bulaşık suları sokağın ortasından dereler halinde akar giderdi. Biz çocuklar da o sularda oynardık bayıla bayıla. 

Yani eskiden, önce yani. Sonra daha derin sulara açıldık. Sular mı? Derin çok derin bir de soguk.

7 Yorum Mektup (4) / Ömer Devrim Karatop

    • Teşekkür ederim. Güzel yerlerdir ama kişinin anilari ve oralara verdiği anlamlar daha belirleyici oluyor. Birgün geliniz.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.