Mehmet Fırat Pürselim: “İnsanlara dokunmadan yazar olunmaz!”

Mehmet Fırat Pürselim:

‘’İnsanlara dokunmadan yazar olunmaz!’’

İlk kitabı “Hayat Apartmanı” ile Naim Tirali Öykü Ödülü’nü kucaklayan Mehmet Fırat Pürselim, bu kez ilk romanı “Emanetimdeki Hayatlar ya da Acı Defteri” isimli romanı ile karşımızda…

Aynı zamanda bir avukat olan Pürselim, tanıklık ettiği insan hikayelerini anlattığı romanı için, “İlk başlarda sağalmak için yazdım ama zamanla kendimden çok, dokunduğum insanlar için yazdığımı anladım’’ diyor.

Pürselim, anlattığı hikayelerde kendi yerini ise şu cümlelerle özetliyor: “Onlar hikayelerini emanet edip giderken sadece ben, aynı kitabın içinde yaşamaya devam ettim. Birinin hikayeleri anlatmak için geride kalması gerekiyordu, o ben oldum.’’

Pürselim’e, edebiyatın acı ile ilişkisini konuşmak ve kendisini biraz daha yakından tanımak için, soruyoruz:

 “Acı Defteri’ni yazdınız… Kitabın acı ile ilişkisini nasıl tarif ediyorsunuz?”

Bu kitaptaki acı, sonuçta toplumsal ve kişisel acıları anlatan bir şey…  Biz birçok acı yaşadık. Tabi keşke Kuzey ülkelerinden biri olsaydık ya da İngiltere olsaydık ve başka yerlerdeki acıları anlatsaydık. Ülkemizde çok ciddi bir acı var. Örneğin Maraş olayı var. Ensest ilişkiler var. Ve ensest maalesef toplumun içinde yok sayılan, görünmeyen bir şey… Görülse bile görünmeyen bir şey… Bir şekilde, bu kişisel ve toplumsal acıları anlatmaya çalıştım. Aslında çok da niyetli değildim. Ancak bir şekilde geldi ve beni buldu. Ve yazanı da depresif eden bir hali var bu konuların…  Ben de yazarken zorlandım. Bu kitabın en başında Dicle Koacıoğlu var. Başkalarının acıları sebebiyle artık yaşamak istemeyen bir insan… Zaman zaman Dicle Koacıoğlu’nu iyi anladığım dönemler oldu benim. Özellikle devlet tarafından atandığım davalarda avukatlık yaparken… Görevlendirilen avukatlardan birisi olunca özellikle çocuk ve kadınlarda çok büyük acılar yaşandığını görünce, o acılar size çok fazla ve çok zor geliyor ve zorlanıyorsunuz açıkçası… Öyle zor bir dönemde Dicle Koacıoğlu’nun vefatı üst üste geldi ve bu konuları yazmak fikri kafamda öyle oluştu. Bu kitap da aslında Dicle’ye itaftır. Sonradan ailesi ile de tanıştım.  Bu kitap da ona bir selamdı.

2

Peki sizin kendi hayatınızda acı ile nasıl bir ilişkiniz var?

Acı hayatın içinde aslında… Her yerde…  Üçüncü sayfa haberlerinin gerçek olduğunu gördüğümüz yerde acı… Hep başkalarının o üçüncü sayfa haberlerini yaşadığını düşünürken bir gün siz ya da tanıdığınız birinin orada yer aldığını gördüğünüz zaman diyorsunuz ki kimse korunaklı değil ve aslında acı çok yakınımızda… Ne kadar korunaklı, güvenlikli yerlerde yaşarsak yaşayalım, ondan kaçmak çok da mümkün değil. Bunu görüyorsunuz.

İnsanlarda sizin gözlemlediğiniz acının kaynakları nelerdir?

Tüm insanların hayatında ve tüm toplumlarda bir şekilde acı var ama kadın cinayetleri diğer ülkelerde değil, maalesef bizde var. Ya da töre cinayeti gibi saçma sapan isimler vererek aklamaya çalıştığımız cinayetler dünyanın gelişmiş ülkelerinde yok. Bu tip acılar, toplum kaynaklı acılar… Bir şekilde bunların artık olmamasını istiyorum. İsterken de ne yapabilirim diye düşündüğümde, benim için tek yolun yazmak olduğunu görüyorum. Yazdığım, insanlara çok da bir şey anlatır mı anlatmaz mı onu düşünmüyorum. O acıya sebep olan insanlar, benim yazdığımı okur mu çok da bilmiyorum ama bir şekilde Alcatraz Kuşçusu varsa umut da vardır. Öte yandan acıları anlatırken “ajitasyon” yapmayı ve acıları deşmeyi de hiç istemedim.  Acılar üzerinden prim yapmaktan da hoşlanmıyorum. Acıyı anlatıyorum ama ajite etmemeye çalışıyorum. İnsanları kanatmak için değil, küçük de olsa bir farkındalık yaratmak için yazıyorum.

Yazma serüveni nasıl başladı?

Bundan önce zaten ‘Hayat Apartmanı’ isimli bir öykü kitabım vardı. Ama yazma serüveni çok daha önce başlıyor. Önceden herkes gibi şiir yazıyordum ama üniversite yıllarında şiirin artık bir şekilde yetmediğini fark ettim. İkincisi çok da iyi bir şair olmadığımı fark ettim.  Daha sonra kafamda öyküler biriktirmeye başladım. Kağıda döküyordum ama çok da fazla toplayamıyordum.  Bütünlüklü yazılmış bir metin yerine, parça parça yazılar vardı. Daha çok anlatıyordum insanlara… Anlata anlata bir şekilde kafamda öyküler kurguladım. Üniversiteden sonra kafamdakileri yazmaya başladım. İlk önce çok fazla bilmeden yazmaya başladım. Zamanla kendimi yetiştirdim.  Bir e-dergide editörlük yaparken gelen öykülerden nasıl yazmamam gerektiğini anladım. Bu durum bana epeyce ders oldu. 2000’lerde yazmaya başladım.

Sanatçının acı ile ilişkisini nasıldır? Sanat, acıdan beslenir denir… Siz ne dersiniz?

Sadece acıdan değil, mutluluktan da beslenir… Bilen insan acı çeker denir, ama çok da doğru değil… Ama şu var, sanat dersek çok da doğru söylemiş olmayız. Doğrusu, vicdanlı insan… Çünkü vicdanlı insan, karşısındaki ile hemhal olabilen insandır. Bir şekilde mutlulukta ya da acıda bu empatiyi kurabilen insanlar, bahsedilen ruh haline daha yakındır. Samimiyete çok inanıyorum. Yaşanan bir olay karşısında samimi olarak üzüntü duyabiliyorsanız, onu bir şekilde yazıya dökmek istiyorsunuz.  Müzisyen müzik yapar, ressam resim yapar, yazar da öykü, roman yazar… İnançlı bir teyzenin Kuran okuması bizim yaptığımız şeyden çok da farklı değil belki de…

5

Bundan sonraki çalışmalarınız nasıl ilerleyecek? Var mı yeni projeler?

Kendimi tembel buluyorum ama hazır bir şeyler de var. 2000’den bu yana karalayıp kenara bir şeyler attığım için, onları denizden çıkartıyorum şimdi. Yeni okumalarla birlikte farklı şeyler de ortaya çıkıyor. Tek bir türde yazmak da istemiyorum. Kendini tekrar etmek gibi olacağını düşünüyorum. Öykü yazdım. Çocuk kitabı ve roman yazdım. Şimdi ise bir tane gençlik kitabı var. Yine bir öykü kitabı var. Bunlar hazır gibi… Bir araştırma yapmaya başladım, masallar üzerine… Büyüklere masallar olacak.

Kendinizi sınırlamıyorsunuz birçok alana uzanabilirsiniz…

Ne kadar beceriyorum bilmiyorum ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. O yüzden fazlasıyla uğraşıyorum.

Anlattığınız hikayelerde kendiniz ne kadar varsınız?

Aslında her yazar bir şekilde kendini anlatır… Karakter bir şekilde benim, bir şekilde benden bağımsız… Kendi hareket alanı olan… Huy ve mizaç olarak farklı olan ama sizin içinizden çıkan biri… Sizden de çok fazla parça taşıyor. Örneğin bir öyküyü kitaba koymaya çok uğraştım ama ısrarla o girmek istemedi. Siz ne kadar zorlasanız da kitap kendi yolunu buluyor.

Bu nasıl bir süreç?

Yaratım sürecinde, karakteri fazla serbest bırakmamanız fazla da dizginlememeniz gerekir. Bu durumu çok daha güzel ifade eden yazarlar var. Karakteri çok fazla sıkarsanız ona herhangi bir özgürlük alanı tanımazsınız. Kafanızdakini moda mod yerleştirirseniz yaşayan bir karakter olmaz. Çok serbest bıraktığınız zaman da tam tersi… Özellikle romanda bir mühendislik alanı var. Başladığınız ve bitireceğiniz yeri bilmeniz lazım. Karakter tamamen serbest kaldığında başladığınız yerden farklı bir yere gidersiniz. Kurguda çapaklar oluşur. Mesela çok asi bir karakterde öyküyü ikiye bölmek zorunda kaldım.

3

Bazı yazarlar kendilerine belirlenen takvime göre kitap yazabiliyor, bazıları ise kendini hazır hissettiğinde yazıyor. Sizin çalışma şekliniz nasıl?

Genellikle çok fazla kafamda dolaştırıyorum. Bir öykü senelerce kafamda dolaşabiliyor. “Bir kara leke” 1998’de kafamda dolaşmaya başladı ancak 15 sene sonra yazıldı. Hepsi o kadar uzun süre dolaşmıyor ama ne kadar uzun dolaşırlarsa o kadar fazla detay yakalıyorum. Bir süre sonra kendi kendime “Bunları ben mi düşünüyorum?” demeye başlıyorum. İlk yazdığım dönemlerde çok fazla yap-boz yazıyordum. Tekrar tekrar üzerinden gidiyordum. Son dönemde bu daha azaldı. İlk yazdığım metin daha hazır olmaya başladı. Önce kağıda yazıp kağıttan bilgisayara aktarmayı seviyorum. Bazen de bir seferde yazıp bitirdiğim metinler de oldu. Örneğin “Artık büyüdüm” öyküsü böyle yazıldı. Bir de çok fazla sessizliğe ihtiyaç duyuyorum. Sabah saatlerinde çalışıyorum.

Peki neler okursunuz? Popüler yazarlarınız kimler?

Çok var. Öncelikle çok fazla öykü okuyorum. Kendi kuşağımdakileri çok seviyorum. Tabii ki Sait Faik, Sabahattin Ali, Vuslat O Beneri çok seviyorum ancak kimi saysam eksik kalıyor. Bu isimler zaten okunmadan olmuyor. Okumadan yazmak ile okuduktan sonra yazmak çok farklı oluyor. Bu isimlerin, en iyilerini yazdığını görüyorsunuz… Sizin farklı bir şey yazmanız lazım… Onları taklit edecekseniz yazmanıza gerek yok. Farklı bir şey anlatmalısınız. Kuşağımdan ise: Fuat Sevimay, Türker Ayyıldız, Behçet Çelik, Hasan Ali Toptaş… Özellikle Murathan Mungan’ın öykü ve romanlarını çok seviyorum. Ferid Edgü, Sema Kaygusuz… Dediğim gibi kimi söylesem eksik kalır…

Şu anda ne okuyorsunuz?

Murat Taş’ın “Hikaye Tamircisi”ni okudum. Çok başarılı… Burhan Sönmez’in “İstanbul İstanbul”unu okuyorum. Behçet Çelik’in “Kaldığımız Yer” isimli yeni öykü kitabını okuyorum. Ve bol bol masal okuyorum.

Kitabın adına nasıl karar verdiniz?

Kitabın adı “Kelebeğin Hikayesi” olacaktı. Yılmaz Erdoğan “Kelebeğin Rüyası”nı yapınca değiştirdim. “Emanetimdeki Hayatlar” en baştan beri cepteydi ama “Acı Defteri” son dakikada çıktı.

Kitaba gelen eleştirilerde, sizin en çok önemsedikleriniz neler oldu?

Eleştiriler çok iyi… Ya da insanlar bana öyle söylüyor. Onu bilmiyorum ama iyi eleştiriler mutlu ediyor tabii… Ortak eleştiri ise kitabın çok akıcı olmasıydı. Bu çok önemliydi. Çünkü ilk defa roman yazıyorum. Yine samimi olduğu yönünde eleştiriler ve herkesin birbirinden farklı hikayelerden etkilenmesinden memnun oldum.

Kendi kendinizi nasıl eleştiriyorsunuz?

Kendimi eleştiriyorum. Orhan Pamuk’un “Kendimi döve döve yazar yaptım.” lafını çok önemsiyorum. Yazar ne kadar oldum ya da olamadım bilmiyorum ama ben de kendimi çok hırpaladım. Ortaya bir ürün koyduğunuz zaman, elinizden gelenin en iyisini yapmanız lazım. Ürünü ortaya çıkarırken en iyisi olmasına özen gösterdiğim için genellikle içime sinmeyen bir şeyi paylaşmam, beklerim. Bir de şunu düşünüyorum, yazıp bitirdikten sonra yazarın artık çok fazla hassas olmaması lazım. Yazıp bitirdikten sonrası okurundur. O yüzden de okurdan gelen eleştirileri, başınızın üzerinde taşımanız lazım. Herkes ilk kitabında muhteşem romanlar yazamayabiliyor.

Okumanın haricinde sizi besleyen unsurlar nelerdir?

Bir kere sokaktan çok fazla besleniyorum. İnsanlara dokunmak gerekiyor. Örneğin bir bankacı insan hikayelerine çok fazla şahit olmayabilir ama avukatsanız istemeseniz bile insanların hikayelerini dinliyorsunuz. Bu durum, psikolog ve sosyologlar içinde geçerli. Bunu kullanacaksınız diye bir şey yok. Zaten mesleki etik var ama ister istemez insanda gördüklerinin izi kalıyor.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.