Mehmet Fırat Pürselim : Hayatta ve öyküde samimiyete çok inanıyorum

reklam
01 Mart 2017 4

Yazar Mehmet Fırat Pürselim, kitaplarıyla gönül telimize dokunan bir yazar, ilk kitabı Hayat Apartımanı’yla 2013 Naim Tirali Öykü Ödülü’nü kazanan yazar Emanetimdeki Hayatlar ya da Acı Defteri isimli romanından sonra bu kez yine bir öykü kitabıyla çıkıyor karşımıza. Kuşadası Kuakmer’de son kitabı Akılsız Sokrates’e ve yaşama dair söyleştik.

Söyleşi: Türkan Gültekin

Merhabalar dilerseniz öncelikle biraz sizin hakkınızda konuşalım. Kimdir Mehmet Fırat Pürselim? Ne yapar ne eder? Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınıza aradan geçen 3-5 yılda olanları anlatmanın saatler süreceğini zannedersiniz ama onca yılın özeti 3-5 dakikada biter. Bunun gibi 42 yıl yaşanan bir ömrü anlatmak da 42 harften biraz fazla tutar sanırım. İstanbul’da serbest avukatlık yapıyorum ve yazıyorum. İki öykü kitabı ve romanımın dışında bir çocuk kitabı bir de gençlik korku romanım var.    

1

“Akılsız Sokrates” kitabınızı bir gecede bitirdim. Okurken oldukça eğlendiğim ama aynı zamanda da hüzünlendiğim zamanlar oldu… Aslında hayatın içinden çok güzel sırma gibi işlenmiş öyküler bizi kucaklıyor. Bazı insanlar kim olduklarını öğrenmek için, bazı insanlar sadece hobi olarak, bazılarıysa bir hayat tarzı olarak yazar… Siz neden yazmaya başladınız? Sizi yazmaya özendiren şeyler nedir? Yazmak nasıl bir şey sizin için?

Dünya Öykü Günü’nde Kuşadası Kuakmer’deki söyleşinin de ilk sorusu da buydu. Aslında çok cevapladığım halde bu soru karşısında her seferinde afallıyorum. Çünkü en baştan beri bir nedenden dolayı yazmadım. Sadece yazmak için yazdım. Yazmak için neden aranır mı? Yazarsın işte, çünkü başka bir şey bilmezsin. Ya(ş/z)arsın işte. Kelime oyunu bir yana yaşar gibi yazarsın işte. Bu arada kitapla ilgili sözleriniz için teşekkür ederim. Bu kitap atmosfer olarak en ılıman kitabım oldu. Okurların karanlık öykülerde hüzünlendikleri gibi bir yandan da bahar güneşinde ısındıklarını da ummak istiyorum. Geçenlerde liseden bir hocamla konuştum, kitaba ismini veren öyküyü okurken çok güldüğünü söyledi. Uzun zamandır gülmüyordum, bir yıldan fazla olmuştu dedi, ben gene hüzünlendim.  

Kitabınızdaki karakterler çok hoşuma gitti. Aralarındaki atışmalar, diyaloglar güzeldi. Okurken devamının olmasını ve bitmemesini istedim. Karakterlerin verdiği duygular ve kelimeler insanın içine işliyor, bunu nasıl başarıyorsunuz özellikle seçtiğiniz konular mı yoksa sizi etkileyen olaylar mı sebebi?

Karakterler hayatın içinden oldukları için ve her an karşınıza çıkabilecek insanlar olduklarından belki öyle gelmiştir. Hayatın içindeyim, sürekli adliyelerde, çarşı pazarda, toplu ulaşımda gezip duruyorum bu sırada temas ettiğim insanlar öykülerini emanet edip gidiyorlar. Bir konuyu, giriş cümlesini, olayı, karakteri… önce kafamın içinde dolaştırmaya başlıyorum, nereye gidersem yanımda götürüyorum, bazen karaktere bir jest ekliyorum, bazen konunun tıkandığı yerdeki kilide bir anahtar uyduruyorum. Öykü kafamın içinde tamamlandıktan sonra oturup yazıyorum, bu arada da konu, kurgu, karakterler epeyce oturmuş oluyor sanırım.

Türk ve dünya edebiyatından örnek aldığınız yazarlar kimler? Mutlaka okunması gerektiğini düşündüğünüz kişiler var mı?

Olmaz mı? İnsan okumadan yazabilir mi? Gerçi okumadan yazabileceğini zannedenler de var. Yazmanın sadece ilginç bir hayat hikâyesini anlatmaktan ibaret olduğunu sanıyorlar. Yazmadan durmak mümkün ama okumadan durmak imkânsız benim için. Son zamanda okuduklarım hakkında düşünmek onlar üzerine yazmak bana kurmaca metin yazmaktan bile daha fazla keyif veriyor. Mümkün olduğunca da bunu yapıyorum zaten. Sonradan, unuttuğum yazarları fark ederek hayıflanacağım mutlaka… ama dilerseniz aklıma gelen sevdiğim yazarları anmaya başlayayım: Dostoyevski ve Kafka’yı okumasaydım belki de yazmaya hiç girişmezdim. Sonra Marquez, Steinbeck ve Latife Tekin de beni çok etkilemiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Sait Faik, Nazım Hikmet, Orhan Veli, Hasan Ali Toptaş, Lawrence Durrell, Buzatti, Carver, Füruzan, Saramago, Orhan Pamuk, Calvino, Çehov, Cemil Kavukçu, Charles Dickens, Melville, Turgut Uyar, Herta Müller, İhsan Oktay Anar, Cioran, Zola, Reşat Nuri, Halide Edip, Bolano, Samed Behrengi, Jack London, Sartre, John Fante, Gorki, Thomas Mann, Şükrü Erbaş, Tomris Uyar, Murathan Mungan… benim yazarlarımın bir kısmıdır. Ayrıca yazmak isteyenler dini kitapları, Türk ve dünya mitolojisini, masalları, edebiyat kuramına ilişkin kitapları, felsefe, ansiklopedi ve sözlük de okumalıdır bence.      

Kitaplarınızı ne kadar sürede yazıyorsunuz? Başka bir deyişle bir kitabın ortaya çıkması ne kadar sürer?

Öykü kitapları için belli bir süreden bahsetmek benim açımdan pek mümkün değil. Yazıyorum, bir kenara atıyorum. Bu arada başka başka şeylerle uğraşıyorum. Bunların gerek hacmen gerek ruhen kitap bütünlüğe ulaştığını hissettiğim zaman üzerinde çalışarak dosyayı oluşturuyorum. Romanda ise sadece onunla ilgilenmek gerektiğinden daha net bir zaman verebilirim. Emanetimdeki Hayatlar yaklaşık iki buçuk yıl sürdü. Bir buçuk yılda kaba yazımını bitirdim sonrasında ince işçiliğiyle uğraştım. Sadece kurmaca yazsam başka hiçbir şeyle uğraşmasam, elbette çok daha kısa sürelerde eserler ortaya koymak mümkün. Ama benim açımdan uzun periyotlar devam edecek gibi.

En son hangi kitabı okudunuz?

Genellikle aynı anda farklı kitapları farklı amaçlarla okuyorum. Projeler için yaptığım okumalar var: Biri için Cemal Bâli Akal ile Yalçın Tosun’un birlikte hazırladığı Edebiyat, Hukuk ve Sair Tuhaflıklar isimli deneme kitabını okuyorum. Bir diğeri içinse Halikarnas Balıkçısı’nın külliyatını okuyorum son olarak Mavi Sürgün’e başladım. Dergi dosyaları ya da kitap tanıtımları için son olarak Aziz Nesin’in Gol Kralı ile Figen Alkaç’ın Israrı Kanadında’yı okudum. Başta öykü olmak üzere etrafımdaki sevdiğim yazarları takip etmeye çalışıyorum. Ayşegül Kocabıçak’ın Ben Söylemem Sen Anla’sı, Murat Taş’ın Akova Alev Alev’i ve Jale Sancak’ın Belki Yarın’ı masamda duruyor. Bir de sadece keyif için yaptığım okumalar var ama en az buna vakit ayırabiliyorum, Gerbrand Bakker’ın Dolambaç’ı ve sevgili dostum Fuat Sevimay’ın üç yılda çevirdiği dünyanın çevrilmesi neredeyse imkânsız, okunması çok zor eseri olan James Joyce’un Finnegan Uyanması’na başlamak için uygun anı kolluyorum.

Öykü serüveninde genelde nelere önem veriyorsunuz?

Yazdığına insanın önce kendisinin inanması gerektiğine, kendinizin inanmadığınız bir şeyi okura inandıramayacağınıza inanıyorum. İçselleştiremediğim hiçbir şeyi yazmamaya çalışıyorum. Yazdıklarım önce benim içime dokunmalı, kahramanım bana sırlarını açmalı, kahramanın kendisi, en azından dostu, hiç değilse omzunun üstündeki (iyi ya da kötü) meleği olmalıyım ki onu yazabileyim. Hayatta ve öyküde samimiyete çok inanıyorum.

Herkesin “eskimeyen bir kitabı” vardır. Sizin dönüp dolaşıp yeniden okuduğunuz, sizin için anlamını yitirmeyen o eskimeyen kitap hangisi?

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Kafka’nın Dava’sı, Orhan Veli’nin şiirleri, Grimm Kardeşlerin masalları, kitap değil bir öykü olarak Oğuz Atay’ın Demiryolu Hikayecileri…

Sizin için zaman ne olduğunda durur?

Zaman hep işliyor maalesef, çok sıkıldığımda yavaş da ilerlese gene de işliyor. Mesela çocukken vakit hiç geçmezdi özellikle hafta sonları adeta dururdu. Yaz tatilleri yıllarca sürer bitmezdi. Son dönemlerdeyse ayları gün kadar kısa yaşadığımız duygusu içindeyim.  

Türkiye’de okuma oranını, yazar bakışıyla nasıl değerlendirirsiniz?

Malumu ilan etmeye gerek yok, herkes biliyor ki okumuyoruz. Kitap zaten okumuyoruz, sosyal medyada bile okumuyoruz; güzel bir fotoğraf, birkaç satırlık söz dizimi büyük beğeni alırken yazı uzadıkça herkes kaçmaya başlıyor. 75 milyonluk bir ülkede kitaplar genellikle 1.000 basıyor ve çoğu ikinci baskıyı bile göremiyorsa, ne anlatayım ki ben size.

İham aldığınız şeyler ya da kişiler nelerdir/kimlerdir?

Özel bir ilham kaynağım yok, hayat zaten başlı başına ilham vermiyorsa başka hiçbir şey veremez.

Sırada bekleyen bir eseriniz var mı? Hangi türde olacak?

Sınavlardaki havuz problemleri gibi benim de zaman problemim var. Masamın üstü çok kalabalık. Bu durumla başa çıkamayacağımı yavaş yavaş anlıyorum ve oluruna bırakıyorum. Halihazırdaki en somut olanı, Hikmet Temel Akarsu, Rana Hima ve Fuat Sevimay’la birlikte ‘Hukuk ve Edebiyat’a dair gerçekleştireceğimiz ortak proje. Alakarga’nın ilk kitaplarını çıkarttığı biyografik roman serisine bir kitapla ben de katkı sunmak istiyorum. Okumalarını yaptım ama henüz yazmaya başlamadım. Bunlar bittikten sonra yıllardır emek verdiğim ve belli bir aşamaya getirdiğim masalların kaynaklarıyla ilgili kitabıma yoğunlaşmak istiyorum. Sonra… (Ha ha ha… sanırım bu kadar yeter.)

Türk yazarlara gösterilen ön yargı ve yabancı yazarlara gösterilen ilgi için ne düşünüyorsunuz?

Yerli yazar okumam diyen küçük bir kesim dışında okurun yerli yazarlarla bir problemi olduğunu görmedim. Kaldı ki bırakalım herkes istediğini okusun. Yerli yazarın kitabını basmam diyen yayıncılar var, onların yaptığı sadece para kazanmak üzerine kurulu ekonomik bir düzen, ne diyeyim kazançları bol olsun. Yeni bir yazar keşfetmenin piyasaya sunmanın hazzını, yazarla karşılıklı rakı içip hayat üzerine sohbet etmenin keyfini asla yaşayamayacaklar; bu da onlara dert olsun. Tek tip okumanın okuru kısırlaştırdığını düşünüyorum, onun için yerli ya da yabancı ayrımı yapmadan iyi kitapları okumaya çalışıyorum ama dediğim gibi bırakalım herkes istediğini okusun.    

Yazmaya başladığınızda hedefiniz kitaplar çıkarmak mı yoksa sesinizi duyurabilmek miydi? Hedefiniz hangisiyse ulaşabildiniz mi? Hedefinize ulaşmak için attığınız adımlarda çevrenizdeki insanların tepkisi ne oldu?

Yazmaya başlarken bir hedefim yoktu. Yazıyordum sadece. Bu bana ikinci bir hayat yaşattığı için yazıyordum. Yazdıklarım çoğaldıkça -ne yalan söyleyeyim- kitap fikri insanı baştan çıkartmaya başlıyor. Kitap çıkartmak için epeyce çabaladıktan sonra başarabildim. Kitap çıktıktan sonra sözleriniz birilerine ulaşıyor ama benim çok önemli sözlerim var, beni dinleyin demedim hiç, ben yazdım okuyana ulaştıysa ne mutlu bana. Çevremdeki insanlar destek verse de sonuçta hepimiz yalnızız bu yolda. Kimse elinizden tutup sizi yayınevine götürmez. (Aç parantez, ‘İstisnalar kaideyi bozmaz’ kapa parantez.) Samuel Beckett’a atfen söyleyecek olursam, defalarca yenilirsiniz ve daha iyi yenilmek için tekrar ayağa kalkmanız gerekir. Her şey bir yana da sanırım en çok babam seviniyor bu işe, herkese oğlunun yazar olduğunu söylüyor. Bir ortamda karşılaştıklarında Erdil Yaşaroğlu’nun amcası-Varol Yaşaroğlu’nun babasına bile benim ne kadar ünlü olduğumu anlatmış. Bereket adam bir şey dememiş. (Evet ünlüyüm ama aile çevresinde. )
Yazmaya nasıl başlarsınız? Yazma ritüelinizden bahseder misiniz? Örneğin hangi ortamda, hangi materyallerle, hangi müzikle, nasıl bir coğrafyada yazmayı tercih ediyorsunuz?

Özel bir ritüelim yok. Bir masa bulabilirsem ne ala, olmazsa defter kalem yeter bana. Zaten işten güçten fırsat bulabildiğim kısıtlı zamanları masanın yönü, güneşin açısı, odanın kokusu, koltuğun dokusu gibi şeylerle heba etmem mümkün değil; açık söyleyeyim onlar işin artistik kısmı. Fakat -başarabiliyorsa- ufak ritüellerin insana iyi geldiğini de eklemeliyim. Eğer bu bir ritüelse; herkes uyurken 5 – 6 gibi kalkıp neskafemi yapıp, bilgisayarın başına oturup birkaç saat çalışabildiğim sabahlar kendimi mutlu hissediyorum. Genellikle kafamı dağıttığı için müzik de dinlemiyorum fakat kimi metinler kendi müziğiyle geliyor o zaman dinlemek metne yardımcı oluyor.  

Sizce bir insan neden sizin kitabınızı okumalı? Yazmak yetenek işi midir? Öğrenilebilir mi?

Bunun cevabını kitaplarımı okuyanlar vermeli bence. Her türlü cevabın hatta ‘bir daha okunmamalı’nın da başımın üzerinde yeri var. Yetenek mutlaka önemli ama daha da önemlisi çok okumak ve çok çalışmak, denemekten, yazmaktan ve silmekten ve hatta yırtıp atmaktan korkmamak. Nasıl ki yetenek belli bir noktaya kadar önemliyse aynı şekilde insan bir noktaya kadar öğrenebilir, ötesini kendisinin bulması, keşfetmesi, yazması, yaratması gerekir. Aksi takdirde yazarlık garantili atölyeler olması gerekir. Atölyeler size kitap çıkartmayı garanti edebilir fakat yazarlığı garanti edemez. Yazarlık kişinin içindedir.  

Hangi tür kitapları okumaktan hoşlanıyorsunuz? (Kitap seçerken belirli bir tarzınız var mı? Kişinin bir tarzı olmalı mı? Yoksa her türden kitabı okumak mı gerekir?)

En çok roman ve öykü okumaktan hoşlanıyorum fakat bunların yanı sıra deneme ve şiiri de seviyorum, felsefe, edebiyat kuramı, masallar üzerine de okumalar yapıyorum. Her türden kitabı okumak gibi bir zorunluluk olabilir mi hiç? Benim okuduğum seninkini döver demenin anlamı da yok, herkes neyi seviyorsa onu okusun bence.

Türkiye’de kitap yayımlamak zor mudur? Bir kitabı yayımlatmak için hangi süreçlerden geçmek gerekir? Kitaplarınız senaryolaştırmaya oldukça uygun dolayısıyla kitaplarınızdan birini filme çekileceği söylense ne hissedersiniz?

Benim için ilk kitabı yayınlatmak çok zor oldu. Onun için zordur diyeceğim. Gerçi dosyayı ilk gönderdiğim oldukça büyük bir yayınevi kabul etmişti. Sonradan ekonomik kriz çıkınca yayın planlarında kısıtlamaya gidince benim kitap da güme gitti. Ama kriz olmasaydı bu sorunuza muhtemelen çok kolay diye yanıt verecektim. Şu an 10 – 15 yıl öncesine göre hem çok daha fazla yayınevi var hem de yeni yazarlara karşı kapılarını baştan kapatmıyorlar. Yani belli bir niteliğe haizseniz, hemen yılıp küsmüyorsanız, metninizi defalarca yırtıp yeniden yazmayı göze alıyorsanız, yazarlıkta ayak diriyorsanız yayınlatma şansınız var. Ben alaylı tedrisattan hoşlanıyorum, yazarın dergilerde görünmesi ve yarışmalarda dikkat çekmesinin ardından adı iyi – kötü kabul gördükten sonra yayınevlerinin kapısını çalmanın daha doğru olduğuna inanıyorum. Ama doğrudan yayınevinin kapısını çaldığınızda da o kapının size açılması mümkün. Sanırım her yazarın aklının bir köşesinden yazdıklarını beyaz perdede seyretmek geçer. Bir iki defa sinema ve tiyatro yönünde teklifler geldi ama olgunlaşmadan âtıl kaldı. Umarım bir gün gerçekleşir. Remzi Karabulut’un hazırladığı kısa film senaryolarından oluşacak bir kitap için Akılsız Sokrates’teki 7 Martı öyküsünü senaryolaştırdım, kitabın çıkmasını merakla bekliyorum. (Bu arada sevgili dostum Türker Ayyıldız’ın Şikeste kitabındaki Boşa Giden Her Şey kısa film oldu ve biz kendi öykümüz filmleşmiş gibi sevinç duyduk.)

Yazmak dışında yapmaktan hoşlandıklarınız nelerdir?

Okumayı da yazmaya dahil saydığımdan ayrıca söylemiyorum. İstediğim kadar gezemesem de seyahat etmekten hoşlanırım. Bunun gerçekleşemediği yerde bol resimli dergiler, kitaplar, eski ya da yeni seyyahların seyahatnameleriyle avunurum. Öyküde ufak detayları yazmak gibi ufak detayları yakaladığım fotoğrafları çekmekten hoşlanırım. Kıyıda köşede kalmış festival filmleri başta olmak üzere sinemadan hoşlanırım.

Yazılarınızda yaşadıklarınızdan mı yola çıkıyorsunuz yoksa hayalleriniz veya kurguladıklarınız mı?

Gustave Flaubert’in büyük eseri Madame Bovary Fransa’da piyasaya çıktıktan sonra oldukça büyük etki yaratmış ve herkes, birilerine yakıştırdığı Madame Bovary’nin peşine düşmüş, bu arada yazarına da sürekli, kim olduğunu sorup duruyorlarmış. Adam en sonunda, edebiyat tarihine geçen ölümsüz cevabı vermiş: “Madame Bovary benim!” Hiçbir yazar yazdıklarından bağımsız değildir ama aynı zamanda da bağlı değildir. Tamamen gerçek bir olayı alıp kurmaca mantığı içinde eritip yazabilirsiniz ya da hayali bir olayı tanıdığınız kişilerle bildiğiniz olaylarla besleyerek yazabilirsiniz. Bir örnek daha vereyim. Bir arkadaşım yazdığı öyküsünü göndermişti, öyküyü okuduktan sonra mantık sınırlarını zorladığını, kahramana inanamadığımı söyledim. Arkadaşım olayın gerçek olduğunu söyleyerek kahramanının arkasında durdu. Oysa ki gerçek hayatın mantığı ve kurmacanın mantığını farklı işler; gerçek hayatta insan tüm mantık kurallarını bir anda alt üst edebilir fakat kurmaca içinde bizi buna inandırmak zorundadır. Tekrar sorunuza dönecek olursam, Madame Bovary benim.

Türkiye’de yazarlık para kazandırır mı?

Bazen genç arkadaşlarımız geliyor onlarla sohbet ediyoruz. Bir süre sonra bu işten çok para kazanıp zengin olacaklarını söylüyorlar. Hemen yazmayı bırakıp piyango bileti almalarını, şanslarının daha fazla olduğunu söylüyorum. Edebiyat yazarı olup telif geliriyle geçinen kişi sayısı koskoca ülkede 100 değildir tahminim. (Bu 100’ün en az yarısı da müellifleri değil de mirasçılarıdır. Müteveffaların çoğunun ömrü yoksulluk içinde geçmiştir.) Çoksatar yazarı olarak para kazanma şansınız biraz daha fazla olabilir ama orada da özellikle genç arkadaşlarıma -yazar kimliğimle değil bu kez hukukçu kimliğimle- imzaladıkları sözleşmeye dikkat etmelerini tavsiye ederim. Yoksa kitapları 100 binler sattığı halde onlar üçgen peynir, simit, çay üçlemesine devam ederler. Bu arada bu üçleme çok güzeldir ve benim bir şikâyetim yok. Kendi adıma edebiyatta ayak direyeceğimi, havyar yerine üçlemeye devam edeceğimi söyleyebilirim.  

Son olarak yazar olmak isteyenlere önerileriniz nedir? Söyleşi için teşekkür ederim.

Bunca uzun söyleşiyi sonuna kadar okudularsa okumaktan korkmadıkları ortadadır. (1. Okuyun sürekli okuyun ama nitelikli okumalar yapın.)

Söyleşide kimi yerlerde yazarın cevaplarını beğenmeyerek ben olsam böyle cevaplardım diyorlarsa yaratıcılıkları güçlüdür.

(2. Hayatı burada öykü yakalayabilirim diyerek ucundan yaşamayın, siz hayatı yaşayın bırakın hayat size öyküsünü getirsin. Gelen öyküyü aklınıza ve dolayısıyla herkesin aklına gelebilecek en basit şekliyle anlatmayın, yaratıcı olun, kendinize has biçimde anlatın.)

Söyleşinin tamamını el yazısıyla kâğıda temize çektikten sonra bunu yırtıp atacak kadar cesur olanlar kazanır.

(3. Yazdıklarınızı silmekten, yeniden yeniden yazmaktan çekinmeyin, siz kendinize karşı acımasız olmazsanız, unutmayın başkaları çok daha acımasız olacaktır. En iyisini bulana kadar defalarca yazın sonra silin, yeni baştan yazın.)

Yazarın yerinde bir gün kendilerinin olacağını hayal eden ve deneyenler bir gün başaracaktır. (4. Hayal edin, yazar olduğunuzu hayal edin ama sadece tahayyül etmeyin bunu gerçekleştirmek için çalışın. Öyküler yazın, dergilere gönderin, yarışmalara katılın, etkinliklerde yazarlarla tanışın, kitaplar okuyun, yazdıklarınızı yırtın, yeni baştan yazın, yayınevlerine dosya gönderin, ret yanıtı alınca yılmayın, iki gün üzülün, üçüncü gün dosyayı çöpe atıp yeni bir dosya hazırlamaya girişin.)  

Bu yazar da amma kafa ütüledi diyorsanız, tamam tamam kızmayın son maddeye geçiyorum. (5. Başkalarının söylediklerini dinleyin. Size makul ve doğru gelenleri alın. Diğerlerini kulak arkası yapın. Sonuçta bu işin belli formülleri yok. Kendi doğrunuzu kendiniz bulacaksınız kendi yolunuzu kendiniz açacaksınız. Başkalarının doğrularından ziyade kendi yanlışlarınızdan çok daha fazla şey öğrenirsiniz, unutmayın.)

Güzel söyleşi için size ve Son Gemi ailesine çok teşekkür ederim. Bunca uzun konuşmayı sonuna kadar inatla okuyanlara teşekkür ederim, bırakıp kaçanlara cebinizde defter, kalem ve kitap olmadan sokağa çıkmayın derim, sürç-ü lisanımız olduysa af dilerim.        

Avatar
Türkan Gültekin Diğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
Münire Çalışkan Tuğ

Geniş bir söyleşi olmuş. Eyvah,Mehmet Fırat Pürselim hakkında her şeyi öğrendim. 23 Mart’ta kendisine farklı olarak ne sorsam, diye düşünmeden edemedim. Yüreğinize sağlık.

Avatar
Hatice Günday Şahman

Uzun ama keyifli bir söyleşiydi, içtenliğinize sağlık

Avatar
Türkan

Adima Tsk ederim benim daha çok sorum vardi ama diğerlerini size bırakayım 😊

Avatar
Mehmet Fırat Pürselim

Çok teşekkürler. Gözleriniz dert görmesin.

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.