Mavi Pembe Umut/ İnci Bakan Kıraç

reklam
01 Şubat 2020 0

Tüm ayarlamalar, tamamdı; pencereye sadece birkaç adım vardı, elimdeki K-145 ‘i salıverdim. Bundan sonrası, arkasından bakakaldığım bu küçücük şeye kalmıştı…

Sakin olmaya çalışsam da kalbim, sanki boğazımda kurulu bir saatin saniye ibresi gibi aralıksız atıyordu. Bugün bu işi tamamlayamazsam yakalanmam an meselesiydi. Ne pahasına olursa olsun başarmalıydım. Zamanında fark etmesem belki de şu an, zihni dondurulmuş bir durumda hapiste olacaktım. Uzun süredir o kadar dikkatli ve gizli çalışmama rağmen sildiğim dosyaların, raporlanmış bir halde depolandığını görünce büyük bir şok yaşamıştım. Kendi silahımın namlusu nasıl olmuştu da bana dönmüştü? Olacak şey değildi! Merkezden gelen ekiplerin yaptığını sandım önce ama bu, öyle bir tasarımdı ki insan beyninin yönelebileceği riskli işlemleri gördüğünde raporluyor, tarafsız ve adil olma özellikleri devreye giriyordu. Aslında buna kimin yol açtığını çok geçmeden anladım: Ben. İnsan gibi düşünebilen, tüm verileri süzgecinden geçirip yordayabilen bu biyo-makineler projesine katıldığım ilk gün, bu kadar ileri gidebileceğimizi söyleseler; bilim insanı olmama rağmen gerçek olamaz, derdim. Şimdiye kadar mümkün değil gözüyle bakmamıştım fakat bu…
Amerika’da katıldığım bir konferans sonrası düzenlenen kokteylde ünlü bir profesör ile bir araya gelip sohbet edebileceğimi Türkiye’deyken hayal etmiştim sadece. Her şey tamamen tesadüfle başladı. Kokteyl salonuna geçerken konuşmacılardan birinin- önce konuşmacı profesörlerden olduğunu bilmiyordum- kelebek broşunu düşürdüğünü fark ettim. Köşeye doğru yuvarlanmıştı, kalabalıktan ayrılıp broşu yerden aldım. Kimden düştüğünü görememiştim. Önümde ilerleyen kadınların zihnimde kalan kıyafetlerine ve saçlarına bakınarak elimdeki broşun sahibini arıyordum. Son bir ihtimali de deneyerek üç gündür sıkılmadan dinlediğim profesöre broşu uzatıp bu size mi ait, diye sorduğum anda yüzündeki sevinç ve şükran duygusu beni çok şaşırtmıştı.
Profesör, yaşlılıktan titreyen elleriyle broşunu yerine takarken “Çok teşekkür ederim, size minnettarım. Kaybetseydim çok üzülürdüm. Benim için çok değerli.” dedi.
“Rica ederim.” diyerek gülümsedim. Hadi çok şanslısın, konferansı düzenleyen profesörle konuşma imkanı buldun. Bu olay sohbete doğru gider artık… Altı üstü bir broş ne kadar da sevindi demek hatırası var, dedim kendi kendime.
Profesör bakışlarını bana dikip gözlerini de kısarak:
“Nereden katılıyorsunuz, adınız?” diye sordu. Bir yandan da koluma girerek etrafındakilerden uzaklaşmaya başladı. Oldu bu iş! Al işte, kendini tanıt!
“Türkiye’den katılıyorum. Ben Erdal.” Arasam bulamam bu fırsatı.
İki bilim insanı koyu bir sohbete daldık. O, çok emek verip tamamlayamadığı son projesini, artık yeni bir proje üzerinde çalışamayacak kadar yaşlandığını, yolun sonunda olduğunu ve bu yüzden gençlere deneyimlerini aktarması gerektiğini anlatmıştı. Tabi, ben o centilmenliğimle yaşlı bir kadın da olsa kibarlığı elden bırakmıyordum: “Aman ne yaşlanması efendim, gençler daha çok şeyler öğrenecek sizden…” Sıra bana gelmişti. Ülkemde yaptığım çalışmalardan ve devletten bir türlü ödenek alamadığım iki projemden bahsettim. O anda gözlerini açmış beni dikkatle dinliyor, şaşkın halini gizlemiyordu. Meğer projelerimin tam da kendi yarım kalan çalışmasıyla ilişkili olduğunu, broşun düşmesinin bir tesadüf olmadığını söyledi. Çantasından kartını çıkardı ve iletişim bilgilerimi istedi. Yanımda kartım olmadığı için utandım. O günden sonra her gün ceketimin sağ cebimde en az on adet kart taşımayı ihmal etmedim. Sohbetimizi bitirdiğimizde elimi sıkarken üniversitenizle en kısa zamanda iletişime geçeceğiz, yeniden görüşeceğiz ve çok mükemmel işler başaracağız, bunu şimdiden hissedebiliyorum, dedi.
Ülkeme döndükten sonraki bir iki ay içinde kokteylde tanıştığım o profesör, dediğini yaptı. Fakat o dönemde bu güzel teklifle beraber ailem için de zor günler başlamıştı. Yazışmalar tamamlanmıştı, başlangıçta reddettim. Özel hattımdan da arandım, ücreti beğenmediğimi zannetmiş olacaklar birkaç ay sonra yeni bir teklif daha sundular. Ailemle gelebilmek istediğimi fakat hastaneden çıkaramadığım hasta çocuğumu ve eşimi bırakıp Amerika’ya gidemeyeceğimi anlattım. Teklifi üç ay açık tutacaklarını söyleyerek düşünmemi istediler. İlerleyen süreçte hastane ve ilaç masraflarını karşılayamaz hale gelince Amerika’ya gitmekten başka çarem kalmamıştı.
Yıllar önce üniversiteye başladığım, eşimle tanıştığım, birbirimize verdiğimiz destek, çocuk sahibi olma kararımız, mutlu aile yıllarımız… Çok sürmedi. Yaşadığım acılar, ayrılıklar ve eşime, ülkeme, hasta çocuğuma duyduğum özlem… Seçimimi yaptım. Hepsine son verecektim. Evet, bundan üç sene önce “bilim” her şeyden önceydi. Bilim; mantıktı, doğanın dengesini bozmaması gereken sistemli bir bütündü ve bu bütünü bozan tek şey…
Verdiğim her derste bilimsel gelişmelere duygularınızı katamazsınız, derdim. Çünkü gerçek bir bilim insanı olmak bunu gerektirirdi. Ne hırs, ne sevgi, ne özlem… Kariyerime dair her şeyden vazgeçiyordum ve sadece bir insan, bir baba, bir eş olacaktım. Tabi, planlarım tam olarak işlerse… Tüm ayarlamalar, tamamdı; pencereye birkaç adım vardı, elimdeki K-145 ‘i salıverdim. Bundan sonrası, arkasından bakakaldığım bu küçücük şeye kalmıştı.

O an gözlerime inanamadım, gözlerimi ellerimle ovuşturdum. Açtım. Bir daha, bir daha, derken… Muhteşem kelebeğin hala karşımda durduğunu, rüya olmadığını anladım. Daha sonra bana doğru yaklaştı, yaklaştı…

Her yeni gün, aynı gün! Aynı günler, birbirinin yerine ağır ağır geçerken değişen iki şey: Gökyüzündeki ay – ki o bile birkaç gün aynı olabiliyordu- rüyalarımdı. Ziyaretime yakınlarım, okuldan arkadaşlarım bir de karne gününde öğretmenlerim gelmişti ama onlara da en fazla beş dakika, üstelik sadece kapıdan görmeme izni verilmişti. Uzun zamandır da kimseler gelmez olmuştu. Annemle yeni bir yaşam kurmuştuk tek yataklı, bir kanepelik bu hastane odasında. Hematoloji diye bir yerdeyim. Hemmo amcanın evindeyiz, diyordu annem beni güldürmek için. Kan ile ilgiliymiş hastalığım aslında biraz yaramazlık yapıyormuş benim kan hücrelerim.
Hastalığım sebebiyle annem, işini bırakmak zorunda kalmıştı. Evimizi satıp kiralık bir eve taşınmıştık. Bunları, annem ve babam konuşurken, uyuduğumu sandıkları sırada, duymuştum. Olanlara üzülmüştüm ama belli etmemem gerekiyordu, üzülmeyeyim diye bu gerçeklerin benden saklandığını biliyordum. Bütün bunların üstüne babam, bir projede çalışmak için teklif almış, yurt dışına gitmişti. Aslında bu proje olmasa da yurt dışında çalışması gerekecekti çünkü son yıllarda projelerine destek de alamıyordu. Hastane masraflarını karşılamanın tek yolu da buydu. Babamın gittiği gün çok hüzünlenmiştim fakat döneceği gün demek, hastaneden çıkacağım gün demekmiş ve bunu duyduğum zaman, hastaneden çıkabilme hayalimin gerçek olabileceği düşüncesi, hüznümün yerini sevince bırakmıştı. Hatta babam işlerini halledebilirse bizi de yurt dışına götürecekti. Zaman zaman birkaç arkadaşım ile öğretmenim geliyordu ziyaretime, iyi olduğum için daha uzun süre kalabilmişlerdi yanımda. Keşke onlarla aynı durumda olabilseydim, keşke gözlerinde görmesem farklı olan beni, diye düşünmeden edememiştim. Doktorlara, hemşirelere, annem ve babama göre; az kalmıştı, bitiyordu ve çok güçlüydüm. Babam; son telefon konuşmamızda bir sonraki karne gününden önce geleceğim, demişti.
Camdan dışarıya baktım yine. İşte! Hava kararıyordu. O anı içime sindire sindire seyrediyordum, her gün başladığında iple çektiğim bu anı. Tam da o vakitlerde bir gün daha bitti, diyordum kendi kendime. Bütün çocuklar karanlıktan korkarken tam tersine geceyi gündüzlerden daha çok sever olmuştum. Neden mi? Uyuduğum andan itibaren rüyalarımda tamamen özgürdüm çünkü. Bazen istemediğim kabuslar görsem de korkuyla nefes nefese uyansam da… Farklı bir şey yaşadığım için gülüyor, böylece kabusun etkisinden kurtarıyordum kendimi.

Farksız günlerden biri sandığım o sabah, rüyamda babamı görmüş olmanın mutluluğuyla uyanmak istemiyordum ama hastanedeki yatağımda camdan süzülen ışıklarla savaş içindeydim. İnatla diğer tarafıma döndüm, Nafile… Güneş, yapacağını yapmıştı artık. Gözlerimi araladım. Hemen önümde bembeyaz, ışıl ışıl kanatlarıyla parlayan çok büyük muhteşem bir kelebek görüyordum. O an gözlerime inanamadım, gözlerimi ellerimle ovuşturdum. Açtım. Bir daha bir daha, derken… Muhteşem kelebeğin hala karşımda durduğunu, rüya olmadığını anladım. Daha sonra bana doğru yaklaştı, yaklaştı:
“Merhaba Umut!”
“…” Vay canına! Benden de büyük bu kelebek… Bu yetmiyormuş gibi bir de konuşuyor. Olamaz, rüya işte! Ama bu kadar gerçek olanı… Şaşkınlıktan dilimi yuttum sanırım, Ağzımda bir şeyler gevelemeye çalıştım ama olmadı. “Ama bu, bu nas ol…” Durdum, konuşamadım, dondum sanki. En sonunda kelebeğin art arda – belki beş defa- tekrarladığı sorusuyla kendine geldim.
“Nasılsın Umut, şimdi daha iyi hissediyor musun?”
“Evet, çok daha iyi hissediyorum kendimi. Hasta değilim ki… İyileştim! Yakında çıkacağım buradan. Peki, sen gerçek misin? Nasıl geldin ve neden buradasın, bu gerçek mi? Gerçek olamaz ki bu, rüya işte! Olsun neyse ne! Ne kadar da güzel… Kelebek, antenlerini oynattı. Kanatlarını birleştirip gülümsedi. Ben de gülümsedim, sanırım rüyamın etkisiyle.

Özgürlük denen kelimenin kendisiyle tanışmamış da olsam, anlamı aynı o soğuk mermer gibi bir duvar olmuş, dikilmişti içime.

Siz, yarın için sabırsızlandınız mı hiç? Peki bunu hiç yaşayamamış olmayı düşündünüz mü? Ben, düşündüm ve istedim. Heyecandan duramamayı istedim. Örneğin; bir doğum günü partisine katılacağım için ya da pikniğe gideceğimiz kırlarda yalınayak koşturacağım için ya da bayram kıyafetleri giyeceğim, sevdiğim arkadaşlarım veya misafirler geleceği için…
Burada haftanın bir günü, bir yakını gelir insanın. Aslında zaten onun da hep geleceğini bilirsiniz, bu yüzden de sabırsızlanmazsınız. Aylar boyunca gelen kimse olmadığı zaman alışırsınız. Olur da o hafta bir ziyaretçiniz gelmişse sürpriz olur, bir gün veya bir hafta önceden sabırsızlanmamış olursunuz. Hem sürprizi de boğazınıza dizersiniz, gelene yaptığınız sitemle…
Sürprizler mi yoksa sabırsızca beklemeyi mi seçmem gerekse yine tercihim, sabırsızca beklemek olurdu. En azından gerçekleşeceğini bildiğim, söz verilmiş ve mutlaka yapılacak bir şey için sabırsızlanmak, tam da benim durumumda olan bir çocuk için sanırım?
Doğduğum günden beri burada, etrafımda hüküm giymiş teyzelerimle yaşıyorum. Hemen her gün sabah saatlerinde gökyüzünün sonsuzluğunu hayal etmeye çalışırım, sonsuz olduğunu duydum çünkü. Önce pencereyi açmaz, pencerenin iç kısmındaki soğuk mermere oturururdum.Sonra o sonsuz gökyüzünü görebilmek için demir parmaklıkların gizlediği çizik camları sarmalayan, verniği iyice soyulmuş, yer yer kıymık kıymık olmuş çerçevenin kilidini açardım ama nafile… Özgürlük denen kelimenin kendisiyle tanışmamış da olsam anlamı, aynı o soğuk mermer gibi bir duvar olmuş, dikilmişti içime.
Bahar geldiği vakitler avluda oynamak, en büyük özgürlüğüm ve eğlencemdi çünkü koğuşta ses ve yaramazlık yapıyorum, diye çoğu zaman yiyordum köteği. Büyükler, büyük konulardan dolayı küçük olmayı bırakalı çok olmuştu. Ben ise yeni başlamıştım, daha çok uzun bir zaman vardı önümde büyük konular için! Şu an hoplamak, zıplamak, evcilik oynamak, uçak seslerini taklit etmek, o sırada da bir şeyleri devirip kırmak… Birileriyle oynamak istiyordum. Yine annem kıyamaz, eldeki uyduruk malzemelerden bebek veya top yapar, oynardı benimle. Hem niye böyle küçüktüm ki? Herkes büyüktü, benden başka. Anneme sorduğumda dışarıda benim gibi olan çocukların çok olduğunu, parklarda oynadıklarını söylemişti. Parkları merak ederdim, annem anlatır, ben hayal ederdim. Kaydırak yapmaya çalışır, ranzaların arasına ip gerer, salıncak yapardı annem. Teyzelerim, kızınca kaldırırdık hemen. Ne olurdu sanki şu avluda bir park olsa! Milli Eğitim diye bir yerden gelenler, birkaç kitap vermişlerdi bana. Hayran olmuştum renklerine… Bir de ne göreyim? Bir sayfasında parkta oynayan çocuklar resmedilmişti. Koşarak anneme gösterdim o sayfayı. Yatağımın başucuna astı. Her sabah o resme bakarak uyanmak, umut veriyordu bana. Uzunca bir süre o kitaplara daldığım, sessiz durduğum için koğuştakiler gülerdi halime. “Bundan sonra kimin ziyaretçisi gelirse kitap isteyelim, kurtulduk bu cadıdan!” Okul çağım çoktan geçmişti. Hemen her yıl: “Bu yıl tamam. Okula kesin başlayacaksın, beş-altı saat kafamız rahat edecek! Ben özlerim bunu… Yok, gitmesin kıyamam, teyzesinin kuzusu… Okul çantası da lazım olur şimdi… Gelen ziyaretçilerden isteyelim. Yok, devlet verir canım. Milli Eğitim ile anlaşma olmuş, her bir şeyi karşılanacakmış…” deseler de elimde ziyaretçilerden gelen dört çanta, birkaç defter, birkaç kitap ve kalemden başka bir şey yoktu. Bir de tahta cetvel! Gelmez olsaydı o cetvel! Okuma yazmayı öğreten hoca teyzemden az yemedim kafama o cetveli… Yalnız koğuştaki bu teyzem liseyi bitirmişti. Onun sayesinde öğrenmiştim okuma yazmayı. Bir gün: “Bu böyle olmayacak! Bu çocuk, bu yaşlarda öğrenemezse ileride çok zorlanır. Üç yıl geçti. Ben başlıyorum. Artık elimden geldiğince…” Her eylül ayı geldiğinde okul açılıyormuş gibi okuturdu beni. Hapishane müdürümüz sağ olsun tahta tebeşir, birkaç malzeme koymuştu koğuşun kenarındaki boşluğa. Dört yıldır teyzemin okulunda okuyordum.
Bir kış tatili, bir yaz tatili yapardık. Soğukların şiddetlendiği vakit, çok ders yapmazdık. Sürekli içeride, içimdeki kış hiç bitmiyordu sanki… Çoğu zaman o bomboş soğuklar, kızdırıyordu beni. Kar yağsa, tutsa keşke… O zamanlar kartopu oynamaya çıkıyorduk. Sabırsızlanmak istedim demiştim hani! Baharın gelmesi çok uzun sürdüğü için sabırsız davranma lüksüm de yoktu bu uzun kış günleri yüzünden! Yalnız, anneme baharın ne zaman geleceğini sorduğumda “Ağaçların çiçek açtığını, beyaz bir kelebeğin uçtuğunu görürsen bil ki bahar gelmiştir.” dediğini hiç unutmaz hava biraz iyi olup da avluya çıktığım vakit beyaz kelebek arardı gözlerim. Ağaçlar çiçek açsa da çok soğuk günler oluyordu çünkü. Bu yüzden benim için en garanti olanı kelebekti.

O sabah cam kenarındaki ranzamızda güneş merhaba, diyordu bana. Annem ve diğer hükümlüler yiyecek bir şeyler hazırlarken, ben kendimi göstermeden -küçük olmak işe yarıyordu bazen- yataktan süzüldüm. Koridorlardan geçerken gardiyan teyze: “Yine mi kelebek kovalamaca?” dedi arkamdan. Koşarak avluya çıkmıştım bile. Bu sefer hava; baharı atlamış, yaz mevsimine geçiş yapmıştı adeta. Güneş, bulutsuz gökyüzünü fırsat bilmiş; tüm ışığını yaymıştı, o hiç göremediğim mavi sonsuzluğa… Beyaz bir kelebek kovalayabilmek için koşturdum durdum benimkilerle iki yüz adımlık olan avluda. Bir tane bile göremedim. Vazgeçmiştim. Avluya açılan kapının önündeki basamağa oturdum, ellerimi yanaklarıma koymuş; nerede bu beyaz kelebekler, diye düşünürken sol yanağımdaki serçe parmağıma her zamanki gördüklerimden biraz daha büyük beyaz parlak bir kelebek kondu. Nefesimi tuttum, kaçıp gitmesin diye. O sırada bir fısıltı duydum:
Avlunun köşesine git…

Durdum. Yaşamları benimle aynı… Yalnız ve dışarı çıkamayan, yaşıtları ile oynayamayan… Benim durumumda olan bir çocukla diğerleri bir olabilir miydi hiç? Hep öteki oldum ben onlar için. Diğer çocuk, hani hasta olan-dım ben!

İçim geçmiş, yine uykuya dalmışım. Gözlerimi açarken ohh ne güzel bir rüyaydı, diyerek esnedim. Fakat o da ne? İşte! Aynı görüntü gözlerimin önünde duruyordu. Sözcüklerimi içimden tekrar ede ede titrek bir sesle konuşmaya başladım:
“Gerçek değilsin, gerçek olamazsın… Gözümü açıp kapatacağım, biliyorum yok olacaksın…”
“Gerçek… Kime ve neye göre ? Hangi zaman ve mekana göre? Çoğu zaman işte böyle benim kanatlarımı kapattığım andaki gibi gizlenir, gerçek. Açtığım andaki gibi ortaya dökülüverir. Bazen gerçekten gördüklerimiz arkasında neler saklıdır neler… Aslında demek istediğimi anladın!”
“Pek değil.”
“Peki, şöyle anlatayım: Farz edelim ki gerçek değilim, reddedemeyeceğin birçok giz yok mu? Şimdi, kanatlarımı kapattığım şu halimle öyle güzel kanatların yok diyebilir misin? Görünen her duruma kanmamalısın. Gerçekleri görmüyor musun?”
“Sanırım biraz anladım. Gerçek ve gerçek olmayan aslında hep iç içe diyorsun! Gerçek. aslında ne gördüğümdür. Yani, ben nasıl görmek istersem, öylesin.” Bu kelebek, aklıyla kafamı karıştırdı öff!
“Evet, işte tam da bu! Zeki olduğunu biliyordum.”
“Ben, kelebeklerin böyle zeki olduğunu bilmiyordum, desem yalan olmaz.” Kafasızlara kuş beyinli derler ya zeki olanlara kelebek beyinli desinler bundan sonra…
“Yalan… Kime ve neye göre? Yalanların da içinde…”
“Tamam, tamam orada dur! Konuyu anladım, uzatmayalım olur mu? Sabah sabah bu kadar zihin çalışması yetti bana…
“Sen nasıl istersen.” Kanatlarını açıp kapatarak bir serinlik verdi Umut’un yüzüne doğru. Umut’a çok iyi geldi bu serinlik. Bir taraftan ışığa rağmen kelebeği inceliyordu metale benzeyen antenleri ve bağlantı noktaları vardı kelebeğin. Umut, kısa bir sessizlikten sonra başladı sorularını sormaya… Robot mu bu?
“ Nereden ve nasıl gelebildin buraya? Senin gibi başka kelebekler var mı? Dev kelebekler diyarından mı geldin? Asıl soru: Neden geldin?”
“ Dev kelebekler diyarı mı? İyi fikir ama şu an benden yalnızca bir tane var ve beni tasarlayan kişi tarafından senin adresine gönderildim. Yeni Şifa Hastanesi, B blok, ikinci kat. sağdan üçüncü cam. İstanbul. Umut Aslan. İşte, buradayım!”
“Nasıl yani, robot musun sen? Vay canına! Babam bir robot yapmış olabilir mi? Ama bu…
“Bir tür yapay zeka diyelim. Robot biraz rahatsız edici, farklı bir tasarımım ben.”
“O, peki, zeki kelebek! Bir adın var mı? Öyle konuşmandan belliydi zeka ürünü olduğun.
“Hayır, yok. Tasarımcım, adımı senin vermeni istedi.”
“Tasarımcın? Kim bu tasarımcın?”
“Erdal Aslan, benim babam olur; beni tasarlayan kişidir kendisi.”
“Dur bir dakika! Hop, Hop ! Bu da benim için rahatsız edici! Kardeşim olsan neyse! Şuna bak, robot mu, yapay zekası şey mi ne! Bir de babama konacak aklınca!
“Anlıyorum. O zaman fikir babam, diyebiliriz.”
“ Tamam, bunu kabul edebilirim. Adına gelince… Adın… Babam kaçıncı denemede başardı senin tasarımını?
“145. tasarımım ben, kayıtlarım bunu gösteriyor.”
“Tamam, adın K-145 olsun!” O sırada ismin heyecanı bir yana, annemin kanepede olmadığını fark edince sıçradım. Sonra hatırladım. Bankadan para çekmek için gidecek, evle ilgili birkaç işi halledip öğleden sonra gelecekti. Etrafa baktım. Gözlerim kocaman kelebekte sabit kalınca şaşkın bakarak:
“Peki, içeri nasıl girebildin? Seni mutlaka bir gören olmuştur. Birazdan girerler odaya. Bu halinle de saklanamazsın ki!”
“Sakin ol! Kimse görmedi beni, bundan emin olabilirsin. Hem beyaz küçük bir kelebeği görseler de gülümseyip bakarlar sadece.”
“Elimi alnıma vurarak “Küçük mü? Boyutlarını bilecek kadar bir zeka yükleyememiş babam sanırım.” Ah baba! Her defasında mutlaka böyle eksik bir şeyler bırakırsın…
“Şu an yüz altmış santimetre yüksekliğinde, açıldığına iki buçuk metre kapanınca altmış santimetre enindeyim. Fakat küçültme antenim devredeyken minik bir kelebek büyüklüğündeyim. Hacmim ve kütlem…”
“Dur, dur! Neler söylüyorsun? Nasıl? Bu nasıl… Farkında mısın?
“Şu an yüz altmış santimetre yüksekliğinde, açıldığında iki buçuk metre kapanınca altmış santimetre enindeyim.”
“Bu değil sonraki!”
“Hacmim ve kütlem…”
“Bu da değil önceki…”
“Minik bir kelebek büyüklüğündeyim.”
“Biraz geri!” Bu kelebek beni çıldırtacak!
“Küçültme antenim devredeyken minik…”
“Evet! İşte, burası! Küçültme anteni! Gerçekten mi?”
“Evet, gerçek… Gerçek, kime göre?”
“Tamam, dur yine başlama! Ağız tadıyla bir şok olamıyorum. Neyse! Bu muhteşem bir şey!” diyerek sözünü kestim. Şaşkın bir surat ifadesiyle bakarken işaret parmağımla kafamı kaşıyor, ellerimi bir şakaklarıma bir alnıma vurup duruyordum.
“Demek, istediğin zaman küçülüp büyüyebiliyorsun!”
“Aslında her istediğim zaman değil. Antenime ileri-geri itme- çekme kuvveti uygulandığı zaman küçülüp büyüyoruz ya da devreye girmesi için yani hangisi isteniyorsa. Saatine göre ayarlarımın kurulması gerekiyor.”
“Bir dakika, bir dakika dur! Ne dedin sen az önce? “Yine başladık.”
“Küçülüp büyüyoruz.”
“Hı işte bu! Ne demek bu ?” Biz derken sen ve başka kim? Bu sefer tam tutturduk!
“Dilersen seninle baş başa bir gezintiye çıkalım. Haydi, atla sırtıma!
“Yok artık, bu kadarı fazla! Çizgi filmlerde, animasyonlarda oluyor bunlar. Babam bu kadar çılgın olamaz.” Olabilir mi? Olamaz tabi ama filmlerde ve hayallerde oluyorsa gerçekte neden olmasın, derdi babam her zaman.
“Haydi, dedim bin sırtıma ve olacakları gör! İstemiyor musun?
“İstemiyor muyum, deli misin sen? Senin varlığının şokundan çıktığım dakikadan beri hayal ediyordum.” O an büyük bir heyecan ve çeviklikle yatağımdan atladım ve kelebeğin sırtına bindim.
“ Kemerini bağla, hazır mısın?”
“Evet, hazırım.”
“Haydi o zaman, antenimi geriye doğru çek ve olacakları gör.” Anteni geriye doğru çektiğim anda giderek küçüldüğümüzü fark edebiliyordum. Sehpanın üzerinde duran bardaktan bile daha küçüktük artık! Kelebek muhteşem kanatlarını çırparak camdan dışarı süzülürken, yu huu, diye bir sevinç çığlığı attım. Bu küçücük halimle sesimin duyulması imkansızdı. Binaların tepelerinden gökyüzüne doğru yükseldik! Biz yükseldikçe her şey küçülüp karınca gibi görünmeye başladı. Sonra gökyüzünden her yeri görmek ne kadar da güzeldi öyle! Dışarıda olup biten hayattan ne kadar da uzak kalmıştım. Uçmak… Daha önce uçağa hiç binmemiştim. Binen arkadaşlarım vardı onlar anlattığında bile heyecanlanıyordum. Şu an o heyecan katlanarak büyük bir kartopu gibi olmuştu sanki.
Çok geçmeden beyaz kelebek, hastanenin bahçesinde baharın gelmesiyle yeşeren, çiçekler açan bir ağacın dalına kondu. Başını bana doğru döndürerek:
“Nasıldı ama?”
“Muhteşem, haydi bir daha yapalım! Ay’a çıkalım!”
“Yok artık! O kadar da değil! O kadar uzağa uçamam.”
“Şimdiye kadar olanlar çok normaldi değil mi?”
“ Normal dışı bir şey mi oldu?”
“Tamam, yok bir şey! İnsanca bir durum bu!” “Adın üstünde işte yapay zekasın. ”
“Yapmak isteyip de yapamadığın hayal ettiklerini yapalım ne dersin? Mesela senin durumunda olan çocuklarla parklarda oynamak, kitaplarda gördüğün yerler gitmek…”
“Ama, ama nereden biliyorsun ki bütün bunları?”
“Baban…”
“Tabi, ya. Baba! Dedim üzgün ve özlem dolu bir sesle. Durdum. Yaşamları benimle aynı, yalnız ve dışarı çıkamayan, yaşıtları ile oynayamayan… Benim durumumda olan bir çocukla diğerleri bir olabilir miydi hiç? Hep öteki oldum ben onlar için. Diğer çocuk hani hasta olandım ben!
“Şimdi sen bana bırak! Bu hastanenin dışında senin gibi hayaller kuran çocukları nerede bulabileceğimizi biliyorum”
“Haydi ne duruyoruz ki öyleyse bulalım onları!” Bu kelebekle arkadaş oluyorum yapay mapay, arkadaş işte!
“Koruma panellerini devreye sokacağım rüzgardan korunmak için. Ayaklarını arkaya doğru, yukarı kaldırmalısın!
“Vay canına!”
Bir süre uçtuktan sonra uzun, siyah demir kapıların dayandığı yüksek duvarlar… Duvarların üzeri tel örgülerle çevrili olan bir yere geldik. Avlusunda hiç kimse yoktu. Biraz bakındıktan sonra binanın iç tarafındaki basamaklarda küçük bir kızın elleri yanaklarında umutsuzca oturduğunu gördük. Yaklaştık ve yanaklarının üzerindeki serçe parmağına konduk. Sesimizin duyulması için var gücümüzle bağırarak:
“Avlunun köşesine git!” diyebildik.

… Keşke onlarla oynayabilseydim. Olmaz, dedi annem. Seni içlerine almazlar, hem dillerini bile bilmiyorsun! Bu söz, içime ağır bir taş gibi oturmuştu. O an kendimi bir taş gibi değersiz gördüm.
Gece ve gündüzün nasıl oluştuğunun cevabını bulmuştum kendimce. Doğa ana, her gün bir altından kolyesini, bir elmastan kolyesini takıyordu. Altın kolyesi bir tanecikti ama elmas kolyesi dört beş çeşitti: hilali, yarım dairesi, tam dairesi… Her gece, gökyüzünde muhteşem ışıldıyordu. Güneşe her baktığımda doğa ananın bu altından kolyesini nasıl taktığını hayal ederdim. Gizli ve görünmeyen zinciri, gökkuşağıydı ve her zaman göstermezdi kendini.
Bir gün yaşadığım kentte hiç gündüz olmadı. Güneş yok olmuştu adeta. Güneş yok olunca oyunlar da yok olmuştu. Benim de içimden oyun oynamak gelmiyordu herkes üzgünken. Bazen en küçük ağabeyim oynatmaya çalışırdı beni olan bitenden uzak tutmak için. Ama nafile… Doğa ana, altın kolyesini takmak istemiyor, diye düşünmüştüm. Kızgın, dedim kendi kendime. Korkunç patlamalar, bomba sesleri, duman… Geceleri de elmas kolyeyi göremiyordum. Dışarı çıkamıyor pencerelere yaklaşamıyordum. Günler geçti. Gece miydi, gündüz mü? Bilinmez.
Bir sabah annemin kucağında gözlerimi açtığımda evimizde değildik. Binanın dibindeki sığınak da değildi burası. Gece boyunca büyük bir kaçış karmaşasında, zor bir yaşamın kapılarını aralamaya uğraşmıştı annem ve babam. Başka bir ülkenin sınırları içinde, üstümüz hilal şekli battaniyelere sarılmış bir halde, çadırın içindeydik şimdi. Ağabeylerimden biri kayıptı. Anneme onu her sorduğumda yakında geleceğini söylese de artık inanmıyordum ona. Yaşadığımız koşulların tepetaklak olmasıyla aklım ermeye başlamıştı her şeye.
Sınırdaki mülteci kamplarından birindeydik. Yüzlerce göçmen çadırı kurulmuştu burada. Çadırdan çıktığım anda güneşi görünce içimi de bir aydınlık kapladı. Benim gibi çocuklar aradı gözlerim ama yoktu. O sırada bir el hızla çadırın içine sürükledi beni: Annemdi. Yanından hiç ayırmıyordu beni. Neredeyse bir bacağına yapıştırılabilecek olsam yapıştıracaktı. Çocukları organ mafyaları kaçırıyormuş, böyle yerlerde çok dikkatli olmalıymışız, kaybolurmuşum. “Kaybolmak ne demek?” dedim anneme. “Bir daha anneni, aileni, sevdiklerini hiç görememek demek.” dedi annem. “Hiç mi?” dedim. Belki iyi insanlara denk gelirsen aileni bulmana yardım edebilirler, o zaman olabilir, deyince eğer olur da bir gün kaybolursam iyi insanlara denk gelebilmeyi diledim.
O günden sonra çadırdaki zorunlu hapislik günlerim başlamıştı. Evde olmak ile bu göçmen kampında olmanın tek farkı: Güneşi görebiliyor olmaktı. Annem ve babamla yardım dağıtım noktasına gittiğim günler çok mutlu oluyordum. Bir şey dışında: Annem, sırtına alıp bir iple beline bağlıyordu beni bu koca halimle.
Ne çok isterdim, parka gitmeyi, benim yaşımda olan çocuklarla oynayabilmeyi. Askerlerin -yakınları olmalıydı- yanında çocuklar görüyordum üstleri başları tertemiz, sırtlarında okul çantaları… Başka bir dil konuşuyorlardı. Anlamıyordum ama keşke onlarla oynayabilseydim. Olmaz, dedi annem. Seni içlerine almazlar, hem dillerini bile bilmiyorsun! Bu söz, içime ağır bir taş gibi oturmuştu. O an kendimi bir taş gibi değersiz gördüm. Belki taşın bile bir değeri vardı. Ne bileyim? Belki bir şeyi kırmak için vurmaya yarardı, üst üste konularak duvar örmeye yarardı belki. Ama ben, bir çocuk olarak ben … Diğerleri… Oyun…
Çocukluğun, oyunların dili olmazdı ki! Çocuk dünyam farklılığı özümseyemiyordu. Neden benim konuştuğum dil anlaşılmasın, neden top attığımda karşılık verilmesin ve neden çamurla oynadığımızda değişik şekiller yapılmasındı? Nasıl anlatabilirdim? Sadece şaşkın bakmaktı cevabım. Yine bir sabah annem, yiyecek bir şeyler hazırlıyordu. Ben ise çadırın aralığından dışarıyı izliyordum. Çadır kentteki herkes uyuyordu sanırım. Etrafta kimsecikler yoktu. Birazdan başlar yeme- içme derdi. Bir kısmının yiyeceği bitmiştir, yardım masasına doğru yürür, diye düşünürken yine geldi içimdeki fırtınalar: Keşke bu berbat savaştan önce olduğu gibi kırlarda koşsam, parklarda oynasam, çamurlardan dondurma yapabilsem, kiremitten kına, diye avuçları boyayabilsem. Derin bir nefes aldım. O sırada güneşin ışığıyla pırıl pırıl parlayan beyaz bir kelebek kondu omzuma. Başımı hiç çevirmeden kıpırtısız durdum, sordum: “Sen benimle oynar mıydın beyaz kelebekçik? ” Derinlerden bir fısıltı: “Tabi oynarız!” demesin mi?

Kelebeğin sırtındaki üç kişilik yer dolmuştu. Şimdi üçümüz de kırlara, parklara, çamurlara, gökkuşağına, kitaplarda görüp de merak ettiğimiz yerlere, yalnızca çocuk olmaya doğru uçuyorduk.
“Avlunun köşesi mi? Nereden geliyor bu ses? ”
Elimi yavaşça indirirken serçe parmağıma konmuş kelebek, uçup gidecek diye çok korkuyordum. Başımı yavaşça çevirdim kimsecikler yoktu avluda. Yine aynı ses:
“Hey! Duymuyor musun beni? Haydi! Avlunun köşesine gider misin?”
“Kim var orada?”
“Buradayım elinin üzerinde!”
“Hayal mi görüyorum, hala uyuyor muyum yoksa? Boynumu eğerek kelebeğe doğru iyice yaklaştım.”
“Sen mi konuştun küçük kelebekçik?” dedim gülerek. Yok canım daha neler…
“Evet, biz konuşuyoruz.”
“ Bu da nedir böyle?” deyip hızlı bir hareketle kelebeğin düşmesi için elimi sallayıp sıçradım. Kelebek konuşuyor, bir de sırtında çocuk mu vardı? Annemin dediği gibi ne hayalci bir çocuğum ben böyle! Yoksa teyzeler haklı mı? Yoksa bir cadı mıyım ben? O sıçramayla fark etmeden avlunun köşesinde buldum kendimi. Sonra birdenbire o minicik kelebek adım adım büyüdü, üzerinde benim yaşlarımdaki bir çocukla karşımda durdu. Bense olduğum yere çöktüm. Rüyadayım sandım. Sol elimle yanağımı sıkıp tokat attım kendime. Gerçekti. Ben değil başkası konuştu sanki!
“Gerçek olamaz bu!” dedim donmuş bir ifadeyle.
Kelebek konuşuyor! Yok canım, deliriyorum sanırım. Sonunda kafayı yedim, öğretmen teyzemin dediği gibi. Çok düşünme, kafayı yersin, deyip dururdu. Ne demek bu, deyince olmayan şeyleri görürsün derdi. Haklı çıktı. Aman tanrım! Anne!
“ Gerçek; neye göre, kime göre?”
Sözüne devam edecekti ki sırtındaki çocuk, kelebeğin sözünü kesti. Ben; ağzım açık kalmış, alık bir halde olduğumu fark edince elimle çenemi yukarı iterek ağzımı kapattım. Dikkatle çocuğu dinliyordum. Kelebeğe laf yetiştiriyordu.
“Tamam, K-145! Bu ‘gerçek’ sohbetini bırakalım olmaz mı? Bak, arkadaş zaten şok halinde! Neyse babam gelince ilk isteğim, gerçek ile ilgili bu tanımını hafızandan silmek olacak! Hatırlat bana. Bırak da arkadaşımla tanışayım, değil mi? Ben Umut.” Elini uzattı, ben de karşılık verdim kaskatı olmuş vücuduma hükmetmeye çalışarak. Ardından nasıl olduysa dilim de çözüldü:
“ Ben de Mavi!” dedim çöktüğüm yerden hoplayarak.” Galiba cadılar alemine alınacağım. Bir şey, kırk kere söylenirse olurmuş, der annem. Tevekkeli değil, yıllardır kaçıncı kırkı devirdim, sayısını ben de bilmiyorum. Pijamalı mı bu çocuk? ”
“ Şoku atlattın sanırım, hem de benden daha çabuk…” Tüh üstüm de pijamalı! Rezil olduk kıza. Ama o da pijamalı sanki. ”
“ Hangi birine şok olacağımı şaşırınca çabuk geldim kendime. ” Gülüştük. Ne de olsa büyük bir sırrımız vardı artık: K-145” K- 145 mi? Ne değişik bir isim robot kelebek olabilirdi pekala… Şunun sırtında gökyüzüne havalanmak… Nasıl güzel bir mutluluk olurdu!
“Bizimle gelmeye, eğlenmeye ne dersin? Atlasana! dedi kelebeğin sırtındaki boşluğu göstererek.
“ Annem merak eder, söylesem inanmaz.” Hiç sormayacak sandım da ne yapacağım şimdi? Hayır denir mi hiç? İşin ucunda sonsuz gökyüzünü görmek bir de eğlenmek oynamak diyor.
“Merak etme! Kelebeğin sırtında küçülmüşken zaman devreleri duruyor. Babam göndermiş bu harika şeyi… ”
“Yok canım, inanmam! O kadar da değil zaman duruyormuş da… Ben babamı görmedim hiç.
“Bu kadarına inandın da buna neden inanmıyorsun? Hadi, gelmiyorsan senin benim gibi hayallerimizin ortak olduğu başka çocuklara gideceğim!”
“ Tamam, tamam…” Hemen de kızıyor bırakır mıyım hiç? Zaman da duruyormuş. Bunca şey olduğuna göre bu da oluyordur elbet!
“Hadi atla! Kemerini bağla, ayaklarını yerleştir. Küçültme antenini çekeceğim. Birini daha alacağız…”

Bir solukta bindim Umut’un arkasındaki boşluğa. Biner binmez anteni çekmesiyle küçülmeye başladık. Biz küçüldükçe tepesi tel örgülü duvarlar, siyah demir kapı büyüdü, büyüdü… Daha da çirkin ve korkunç oldular gözümde. Ama artık sonsuz masmavi gökyüzünü, bulutları görmeme engel olamayacaklardı. İşte! Uçuyorduk! Havada daireler çiziyorduk. Aman Tanrım, bu nasıl anlatılır ki! O pis soğuk duvarlar, artık bir karınca gibi kaldı. İyice küçüldüler gözümde. Duvardı işte, soğuk ve nemli! Etrafını çevrelediği her şeyi kendisine benzetiyordu. Ben hariç, başaramayacaktı! Yaşasın, diye bir çığlık attım. Umut da sevincimi paylaşarak yuhuu, diye eşlik etti.
Uzunca bir süre uçtuktan sonra geniş bir alana yayılmış sıra sıra çadırla dolu bir yere ulaştık. Yavaş yavaş alçalıyorduk, biz alçaldıkça her şey devasa bir biçimde büyüyordu. Bir çadırın tepesine konduk, K-145 ve Umut etrafı inceliyordu. Kimsecikler yoktu ama sinyal buradan geliyor, dedi K- 145. Umut: “ Bak, orada! Çadırın aralığında! der demez yine havalandık. Bir kız çocuğunun omzuna konduk. Kıpırtısız duruyordu. Başını çevirmeden: “Sen benimle oynar mıydın?” diye seslenince biz: “Tabi, oynarız!”
Şaşkın bir halde etrafına bakındı, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu benim gibi. O sırada var gücümüzle bağırdık: “Omzundayız!”
Benden daha iyiydi benim kadar komik ve şaşkın görünmüyordu. Diğer elini kaldırdı işaret parmağını omzuna uzatıp bizi aldı! Burnunun ucuna kadar getirip incelemeye başladı.
“Demek benimle sen oynayacaksın? Üzerinde iki çocuk mu var? Yürüyelim bakalım tuvaletin köşesine.
“Evet, haydi tuvaletin köşesine gel !” Nasıl bu kadar rahat olur, şaşırmaz ki insan.
Köşeye gelir gelmez havalandık, yere konduk. Büyüme anteni devredeydi, büyüyorduk! Şimdi şaşırmasın da görelim, diyerek gülüştük Umut’la. Gözleri fal taşı gibi olmuş, ağzı açık bakıyordu işte! Yine de çabuk toparladı:
“Olamaz ki. Bu mümkün değil! Gerçek değil bu!” Anlamamıştık söylediklerini K- 145 çevirdi sözleri.
“Gerçek, kime ve neye göre?” diye başlayacak oldu yine K- 145. Umut devraldı sözü:
“Kesinlikle sildireceğim bun. Gerçek değil, sözünü her duyduğunda böyle başlıyor bizimki. Neyse! K- 145, çeviri yapar mısın?”
“Sizinki?”
“Evet, haklısın! Tanışalım değil mi? Ben Umut, ben Mavi, ben de K-145”
“K- 145 mi? Neden K- 145? Ben de Pembe…” Üstüm başım dökülüyor, onlar da pijamalı. Hay Allah…
“Evet, neden K-145? Ben de merak etmiştim ama şaşkınlığımdan soramamıştım.” Hapishanenin duvarlarını aşacağım, gökyüzünü göreceğim, diye düşünmekten atlamıştım.
“Bunu yolda arkadaşlarıma açıklarsın değil mi K-145?
“Tamam” dedi K-145
“Haydi Pembe! Sen de atla, gidiyoruz! Eğlenmeye, uçmaya, parka gitmeye, ne dersin?
“Bana bu kadar açıklamamıştı inan! ” Yeni tanışan üç çocuk değil de yıllardır arkadaş olan üç çocuk gibi gülüştük. Sır, üç parçaydı artık.
“Ama…” dedi. Boynunu bükerek annesine baktı. Mavi, durumu anlayıp:.
“Merak etme Pembe! Söylediğine göre; annen gidip geldiğimizi hiç anlamayacak, zaman devreleri duruyormuş.”
“Zaman, nasıl yani?”
“Şöyle, K-145 uçtuğu anda kanatlarından yaydığı dalgalarla zamanı durdurabiliyor.
“Bu muhteşem!”
“Haydi, o zaman!”
Kelebeğin sırtındaki üç kişilik yer dolmuştu. Küçülmeye başladık ve biz küçüldükçe heyecanımız, sevincimiz büyüyordu. Şimdi üçümüz de kırlara, parklara, çamurlara, gökkuşağına, yalnızca çocuk olmaya doğru uçuyorduk.
O kadar eğlendik ki… K- 145 çeviri yapmasına gerek bile kalmamıştı. Çamurla oyun, kaydırak, salıncak… Hem acıkmış hem kirlenmiştik. K -145 gitmek istediğimiz yeri sorunca: “Sonsuz bir deniz, çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla dolu bir ormana götürebilir misin bizi?” diye sordu Umut. Evet, diyerek ona katılıp atladık K- 145’in sırtına. Bir süre uçtuktan sonra yeşilin bin bir tonuna sahip büyük bir ormandan sonsuz masmavi bir denizi görebiliyorduk artık. Hey, diyerek kollarımızı açtık. İnişe geçiyorduk. Kumsalın incecik kumuna batarken büyüme anteni devredeydi. Üzerimizdekilerle suya doğru koştuk. Kıyıda hem oynadık hem çamurlarımızdan arındık. Sonra ormana çevirdik gözümüzü… Ağaçlardaki tüm yemişlerden tattık. Orman, tüm cömertliğiyle bize ev sahipliği yapıyordu. Misafirlik bitti, dönme vakti geldi, zamanı ancak bu kadar durdurabiliyorum, dedi K- 145. Hiç itiraz etmeden gülüşerek bindik sırtına. Mavi’yi aldığımız avluya geldiğimizde onları hastanedeki odama götürmek istediğimi, onlardan ayrılmak istemediğimi anladım. Mavi sanki içimdeki bu düşünceye cevap verir gibi:
“Annemi çok özledim. Benim ondan başka kimsem…”
“Artık biz varız, yine görüşeceğiz! İyi ki K- 145 var!”
“Teşekkür ederim, bu güzel günü yaşattığınız için. Umarım, yine görüşebiliriz.” Neden burnum sızlıyor? Dayak yemedim, kimse de bağırmadı bir yerim acımadı ki, niye ağlıyorum ki şimdi ben? Umut’a, Pembe’ye ve K -145’e sarıldım, yorganıma sarılır gibi.
“Teşekkür ederiz Umut ve babana ve tabi K- 145 sana …Umut ve Mavi ile tanıştırdığı için.” Ağlamayacağım. Umarım beni bırakırken su koyuvermem.
“Tamam, yeter bu kadar! Acıklı oldu… Eğlenelim, gülelim, haydi! Ailemle de ziyaretinize geleceğim.” İyi toparladık. Şimdi sıra Pembe de.
Çadır kente yaklaştığımız sırada Pembe konuşmaya başladı. K- 145 çevirirken duyduklarım derin bir üzüntüye sürükledi beni : “Ben de annemi ve babamı çok özledim… İyi ki zaman durdu yoksa çok üzülür, korkar beni kaybettikleri için. Zaten ağabeyim kayboldu!”
Tüm bunlar bugünün içimde kalan bütün mutluluğunu süpürüyordu ki… Bir fikir geldi aklıma:
“Ağabeyinin yerini bulabiliriz! Haydi! K-145’e ağabeyinin adını soyadını söyle, tarif et onu!” deyince ağabeyini tüm ayrıntılarıyla anlattı, Pembe. Birkaç dakika sonra K- 145:
“Evet, sinyal alıyorum on kilometre uzaklıktaki başka bir çadır kentte!”
“Harikasın K -145! ”
“Biliyordum, yaşasın…” Sevinçten de ağlanır mıymış? Ağlıyorum işte! Hem de şakır şakır başına yastığına bastırıp ağlar gibi…
“Artık gitme zamanı Annene televizyonda başka bir çadır kentte ağabeyini gördüğünü söylersen inanır ve araştırır. Onu bulacaksınız.”
“Umut… Umut… Umut…” Haydi, kalk gidiyoruz…

“…”
Umut, uyan haydi! Bak! Ben geldim… Baban!”
K- 145’in sırtında uyuyakaldım sanırım o da yatağıma bırakmış beni. Mavi ve Pembe sizi hiç unutmayacağım yine görüşeceğiz.
Kendime geldiğimde karşımda babam ve annem gülümseyerek bana bakıyor; sol yanımdaki hemşire, kolumdaki damar yolunu çıkarıyordu: “Şu kelebeği de çıkaralım. Artık bitti taburcusun Umut. O kadar güçlüsün ki sen kazandın, hastalık yenildi…”
Kendimi beni bağladıkları zincirlerden sökülmüş gibi hissettim. Büyük bir coşkuyla babamın kucağına atladım, bir yandan da yanı başındaki annemin boynuna sarıldım. Birden aklıma K- 145, Mavi ve Pembe geldi ve:
“ K- 145 nerede? Onu gönderdiğin için teşekkürler baba…”
“K- 145? O da ne?”
“Hani senin yapay zeka harikası yeni kelebek robotun? Hani o kelebek broşunu bulduğun profesörle tasarladığın? Hani bilimde duygularına yer yoktu, bana gönderdin ama.”
“Neyden bahsettiğini anlayamadım ki.”
“Ah, bu çocuk! Bu hayal gücü ile neler yaparsa artık…” dedi annem. Gülüştüler…
O sırada kulağımda bir fısıltı:
“Bu sonsuz mavi gökyüzünde, pembe umutlar hep var olacak. Hayatın başkalıklarla daha da güzel olduğu günler yakın…”

BENZER KONULAR
YORUM YAZ