Masumiyete Dair / Şahin Aybay

Daha fazla rasyonalitenin kişiyi bencil kıldığı günümüz toplumunda her birey sistemin çarklarına katılıyor ve aynı değerlerle hareket ediyor. İyilik-kötülük, acıma-sevinç ve masumiyet-zulüm gibi tezatlar aynı ortamda bulunabiliyor. Varoluşçu felsefeye göre iyi ve kötü iç içedir. Bu düsturdan hareketle ahlaki ikiyüzlülükleri işaret eden eserler ortaya konmakta. Bunlardan biri de Zeki Demirkubuz’un yazıp yönettiği 1997 yapımı ‘Masumiyet’ filmi.

Burjuva ahlakının ikiyüzlülüğüne vurgu yapan film; feda etmek, feragat etmek gibi erdemleri bir orospu (Uğur) ile bir pezevenge (Bekir) yüklüyor. İnsanı ve taşra hayatını ele alan, 10 yıllık bir çalışmanın meyvesi olan ‘Masumiyet’, Demirkubuz’un “kendi minderinde dövüşerek” yaptığı bir filmdir. Bir insanı sevmek, âşık olmak, ona teslim olmak suç mudur? Suç yalnızca bir insanı öldürmek midir? Film, bu soruların etrafında dönüyor. Mülksüzlerin, torbacıların, fahişelerin, nüfus kaydı olmayan var’ların, güreşe doymayan pehlivanların, façalıların, tecavüze uğramışların dili ve sesi olan yer altı edebiyatından fırlamış bir tarafı var elbette Masumiyet’in. Birazcık ‘arabesk’ olarak da kabul edebiliriz. Tutunamayanların soğuk, kasvetli ve karanlık bir melodramıdır. ‘Eşkıya’dan sonra ‘Ağır Roman’ ve ‘Masumiyet’, 90’ların sonuna damgasını vuran filmlerdir. Müellifine göre masumiyet aşktır, gerçekliktir, yalnızlıktır ve sinemadır. Aydınlığa açılan kapıdır.

Ablasının sevgilisini öldüren Yusuf 10 yıl hapis yatmıştır. Özünde, sessiz ve dürüst biridir Yusuf. Tahliye zamanı geldiğinde artık dış dünyadan korkar olmuştur. Bu nedenle içerde kalmak ister -hapiste. Ama tabii böyle bir şey olmaz. Adalet sistemi, O’na dışarıda biraz denemesini önerir. Hapishanelerin ıslah ve bireyi topluma kazandırma kurumları olduğu iddia edilir. Nispeten böyle olduğu ve bu doğrultuda faaliyet gösterdiği düşünülebilir. Bireyi şeddeli bir sosyal yalıtıma tabi tutarak ve ayrıksı kılarak icra eder bunu. Zamanla birey için hapishane bir sığınak, bir ev haline gelir. Bireyi dışarıdaki dünyaya ve özgürlüğe yabancılaştırır. Yusuf karakteri de bu bağlamda önem kazanır. Özgürlükten kaçışı temsil eder. Hapishaneden çıkmak istemez. Çünkü dışarıdaki dünya zorludur. Kalabalıklara karışmak, ruhunun kaldırabileceği kolay bir iş değildir. Dışarısı ve diğerleri tamu misalidir. Ablasıyla yüzleşmek istemez. Geçmişinden kaçışı, Yusuf’u çaresiz ve korkak bir fıtrata bürür. İnsanı hayattan koparıp daha sonra yabancılaşmış ve silikleşmiş bir biçimde gene hayatın içine salıveren adalet sisteminin filmdeki eleştirisidir bu. Ve Yusuf hapisten ayrılır. Elinde yıllardır görmediği bir arkadaşının –müebbet yemiş bir hapishane arkadaşı- adresi ile İstanbul’a gidecektir. Ama önce ablasını görmek için İzmir’e gider. Bir otele yerleşir. Burada Uğur adında bir pavyon şarkıcısı, O’nun sağır dilsiz kızı Çilem ve Uğur’un “kuyruğu” Bekir ile tanışır.

Her şey yoldaki karşılaşmayla başlıyor. Taşradayız. Hava kasvetli. Bakhtin’in de belirttiği üzere anlatılarda karşılaşmalar genellikle yolda olur. Yaşamımızı değiştirecek insanlarla yolda karşılaşıyoruz. Uzun yollar, yolculuklar, kapılar, kasvetli otel odaları, televizyonda dönen Türk filmleri, duvarda eskimiş Yılmaz Güney posterleri, işporta kasetler ve diğer pek çok taşra izleği bir aradadır. Çaresizlik, çıkmazlar ve sıkıntılar eşlik eder. Sıkıntının kaynağı yersiz yurtsuzluktur. Farklı bir taşra ile tanışıyoruz filmde -Basmane. Dehşetin ve tekinsizliğin mekânı bir taşradır bahis konusu. Bilindik kavramlar üzerinden gidildiğinde; saflık, masumiyet ve sahicilik taşraya atfedilen özelliklerdir. Taşra, şehir merkezlerine göre kutsanır. Ama aynı zamanda barbar, kaba ve çocuksu olarak aşağılanır. Bu yüzden kentteki taşra hem saf hem barbar, hem masum hem suçludur. Zaten bu taşra hemen yanı başımızda, kentin içindedir. Film bunu şiddet ve suç üzerinden zihinlere çakıyor.

Uğur hayatta kalmak için pavyonlarda şarkı söyleyen ve konsomatrislik yapan 40’lı yaşlarında narsistik bir kadındır. İçselleştirdiği ve idealleştirdiği gençlik aşkı ve yegâne arzu nesnesi Zagor için yaşar. Güç ve aşk sembolü olarak gördüğü bu adama hayrandır. Acaba Zagor’u gerçekten tanıyor mu? Yoksa ulaşılmaz olduğu için mi O’nu seçti? Narsistik kadın, kendine benzeyen ve en iyi olduğunu düşündüğü erkeği seçer. Gözü kara, psikopat, insan düşmanı Zagor’a tümden bağlanması bunun vazıh bir göstergesidir. Bütün ‘femme fatale’ örnekleri gibi O da belasını buluyor nihayetinde.

Uğur ve Yusuf’un ablası sevdikleri erkekle olma isteği bakımından birbirine benzemektedir. Sevdiği adamla kaçan abla ölümden dönmüştür. Konuşamaz artık. Evlenmek zorunda bırakıldığı adamın şiddetine maruz kalır. Kocası, ezikliğini ve iktidar arayışını ‘kemer’ kullanarak telafi eder.

Gelelim tekrar Yusuf’a. Otele yerleşir ve diğer karakterlerle tanışır. Yusuf’un dışarıda örnek alabileceği ilk insan Bekir olmuştur. O’nun gibi aşkına sahip çıkan ve benimseyen biri olmak istemiştir. Uğur ile Bekir’in ilişkisini belirleyense Bekir’in “aşk, saplantı ve kıskançlık” dolu ısrarıdır. Nedensiz bir mecburiyetle tutkularının ardında başını eğip usul usul yürüyen adamı yansıtır. Bekir, Uğur’la aralarında olan biteni, tüm maziyi piknikte Yusuf’a anlatır. Saplantılı arayışını ve feda ettiklerini dile getirir. Rahat yaşamını ve düzenini bırakıp Uğur’un peşinden gitmiştir. Oral depresif özellikleri baskındır. Siliktir. Uğur Zagor’un peşindedir, Bekir de Uğur’un. Bekir için Uğur, içselleştirilmiş bir arzu nesnesidir. Bu arzuyu teslimiyet ve aşağılanma isteğiyle doyurur. Bile bile acı çekmeyi kabul etmiştir. Mazoşist bir kişilik örüntüsüdür bir nebze. Ki kendini yok etmeye kadar götürür meseleyi. Ama Yusuf gibi birini beklemiştir. Daha doğrusu Yusuf’u. Onda kendi gençliğini görmüştür. Yusuf’un yerine geçeceğini hissetmiştir. Bu durumu içten içe onaylar ve Yusuf’u sever. Böylece acısına son verir. Yükünü Yusuf’a bırakır.

Hiçbir şey olmamış gibi hayat bir süre devam eder. Yusuf, Bekir’in intiharından sonra Uğur’a mesafeli davranır. Fakat Bekirleşince Uğur’a âşık olur. Bekir’i rol model alması aşkında etkilidir. Belki de cinsel arayış tarafı da var bunun. Yusuf Uğur’a aşkını itiraf eder ama ilişkilerinin boyutu değişmez. Ha Yusuf ha Bekir… Uğur için aynıdır, fark etmez. Edilgen eril kimlik örneğini Yusuf’ta görüyoruz. Yusuf’un aşkı yalnızlıktan ve sevgisizlikten kaynaklanıyor. Bekir, köpek gibi bağlıydı Uğur’a ve sonra Yusuf da öyle…

Uğur için tek bir erkek vardır. O da memleketin tüm hapishanelerini gezmiş görmüş, azılı psikopat Zagor’dur. Onu kocası gibi görür, bağımlısıdır. Diğer erkekler Zagor’a ulaşma yolunda araçtır. Hikâyenin öncesinin anlatıldığı 2006 yapımı ‘Kader’ filminde Uğur’un soğuk ve reddedici bir annesi olduğuna tanık olduk. Bu veri, Uğur’un annesiyle özdeşlik kurduğunu gösteriyor bize. Uğur, teşhirciliği ve baştan çıkarıcılığı silah olarak kullanır. ‘femme fatale’ zehrini zerk eder. (bkz. “Yusuf’a masaj yaptırması” ve “Yusuf’un elini tutması”)

Uğur’un Bekir’e ve Yusuf’a karşı zalim ve iç acıtan yaklaşımı, erilliğe savaş mahiyetindedir. Erkekliği hadım eder, hiçe sayar. İlk kurbanı Bekir olmuştur. Erilliğini görmezden gelmiştir. Bu ayrıntılardan hareketle Uğur’un ‘vagina dentata’ özellikleri de barındırdığını söyleyebiliriz. Bekir… Ezikliğini, erillik eksikliğini ve iktidar arayışını silah taşıyarak telafi etmiştir.

Çilem, adını hak etmiş bir hayatın ürünüdür –Uğur’un kızı. Uğur hamileyken dayak yediği için Çilem sağır olmuştur. Tüm yaşananlara sağır ve dilsiz bir seyircidir. Filmin kara deliğidir. Geleceği, her şeyi meçhuldür. Masum olmasına rağmen mağduriyetin timsali olmuştur. Bir çocuk gibi yaklaşılmaya, normal bir aileye, oyuncağa ve arkadaşa ihtiyacı olduğu halde bunların hepsinden mahrum bırakılmıştır. İletişim kurduğu yegâne nesne/özne televizyondur. Biz de Çilem -karakter duygu sömürüsüne çok yatkındı ama yönetmen bunu kullanmadı, takdire şayan- gibi seyirciyiz aslında.

Açık kalan kapı sahnesi izleyici de etki bırakıyor. Demirkubuz kapı motifini seviyor, bunu biliyoruz. Hayata açılan kapılar, cehenneme giden kapılar olabilir mi? Karanlık ve kasvetli ambiyansıyla kara bir melodram olarak görülebilecek ‘Masumiyet’, bu soruya cevap niteliğinde başarılı bir sinematografik izahtır. Özgün sinema dili ve insan kavrayışı, eseri sıra dışı kılar. Çıkışsızlık üstüne kuruludur ama daima bir kapı mevcuttur. Sanatçı, yabancılaşma ve insan sorunsalı üzerinden “başka türlüsü mümkün” diyebilmek adına kaderle çatıştırdığı argümanına dayanak yaratmıştır. Hayata karşı yalnız kalmış, kibar, masum ve yalın bir katilin –insanın- hikâyesidir. Demirkubuz, Yusuf karakterinin hep yeniden denemesini istemiştir; “dene, bir daha dene”. Bu, Dostoyevski’nin kahramanlarını çağrıştırır. Her zaman bir çıkış, bir yeniden başlangıç mümkündür sanatçıya göre. İki uyumsuz –Bekir ve Uğur- karakterden ziyade, kadere boyun eğen Yusuf ve Çilem’in yaşam yolculuklarının algılarımızı meşgul etmesini istemiştir.

Demirkubuz sinemasında nedensizlikler vardır. Camus absürdizmi ile ilişkilendirilebilir bu özelliği. Camus’un sunduğu uyumsuz karakterlere yer vermiştir –bkz. Bekir ve Uğur. Tutkuların karanlık şeyler olduğunu, uçlarda yaşayan sıradan insanlarla gösterir beyaz perdede. Kişileri, karşıdan gördüğümüz ve ötekileştirdiğimiz yüzleri temsil eder. İkiyüzlülüklerimizle yüzleştirir. Zaaflarımız, isteklerimiz, saplantılarımız anlatıya konu olur. Bunu kişisel anlatılarla becerir. Böylece kişisel olanın aslında toplumsal olduğu savını izleyiciye aktarır. Tarkovsky ve Bergman çizgisindedir. Toplumsal iddiasıyla yapılan işlerin dayatmacı, faşizan ve kaotik olduğunu iddia eder. Demirkubuz, çalışmalarında farklılıklar arar. Yaratıcılığa önem verir. Motifleri yineler. Daha önceki çalışmalarını ima eder. Televizyonda kendi filmlerini döndürür. Az müzik kullanır, belki bir türküye yer verir. Finansmanı kendi çözer. Kendi yazar. İşini yaparken maksimum özgürlük ister.

İyi diyaloglar oluşturmaya ehemmiyet verir. ‘Masumiyet’te Bekir’in (Haluk Bilginer’in can verdiği karakter) 10 dakikalık monologu çarpıcıdır. Yönetmen, iyi bir oyuncu yönetimi gösterir. Yan karakter zenginliğine kıymet verir. Onun sineması, ciddiyet ve samimiyettir. Determinizmden uzak durması, kişisel anlatımı, karaktere odaklandırması ve boşluklar bırakması Demirkubuz’u tarz sahibi ve özel kılar. Ana karakterleri her zaman ‘kaybedenler kulübü’ üyesi olagelmiştir. Karakterlerin mutsuzluğuna, arzularına, aşklarına ve kaybedişlerine şahit oluruz. Nevrotizm anlatısı bir nevi. Acı ile var olan hatta acıdan beslenen beşerlerin yaşam öyküleri onun ürün sahasını oluşturur.

Peki, kim masum? Yusuf’un ablası mı? Sağır dilsiz Çilem mi? Yusuf mu? Bekir mi? Uğur mu? Masumiyet, insanların günahlarını ödeyiş şeklidir. Günahların bedelini ödemeyi kabul etmek, rıza göstermektir. Hiç sahip olamadıkları şeylere tutunmaya çalışan karakterlerin –tutunamayanlar’ın- bu çetrefil anlatısı, bizi neyin masum neyin suçlu olduğu hususunda karmaşaya düşürüyor.

Güven Kıraç, Haluk Bilginer ve Derya Alabora muhteşem performanslarıyla akıllarda yer edinmiştir. Peki, Yusuf İstanbul’daki arkadaşının adresine ulaştığında ne ile karşılaşacak? Zagor kimdir? Finaldeki sürpriz nedir? Tüm bunlara, sinemamızın gerçek bir başyapıtı olan ‘Masumiyet’i izledikten sonra vakıf olabileceksiniz.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*