Masalcının Ölümü / Sitem Şanlı

Demir kapıdan girip nenemi görmekten korktum. Masallarını toplayıp bir bavula koymuş, gitmek için beni bekliyormuş gibi hissediyordum. Kapıdan geçsem her şey bir boşluktan kafa üstü düşüp bin parça olacaktı sanki.

Orada, yer yatağının içinde öylece duruyordu. Beni görünce dudakları yanaklarına doğru uzandı. Yatak döşek yatıyordu, ama sesi hâlâ dipdiriydi. Ölüm döşeğinde yatıyor olsa bile, bir efsane asla sözcüklerini kaybetmiyormuş demek ki. İçim burkularak dinledim onu.

“Allah biliyor ya! Dağlar, taşlar, ağaçlar şahittir, Ana Fatma’ya, Düzgün Baba’ya dualar ettim, çaputlar bağladım. Kınalı kekliğimi görmeden gidersem toprağım susuz kalsın deyip ah ettim.El sürüp ekmek verdiğim kuşlar kanatlarına alıp getirsin onu dedim.”

Öptüğüm ellerinin arasına aldı başımı. O, dualar ederken bense dökülmekten incelmiş örüklerine gözyaşları sürüyordum. Kaldırdım başımı. Masallarını toplamış mı diye bavulu arandım. Onca yaşanmışlık bırakılır mıydı bu dünyaya? Toplamıştı elbette, ama ben görebilir miydim? Kim bilir, belki dökülen saçlarına bağlamış, Munzur Çayı’na atmıştı, ermişler yolculamaya gelirken getirsin diye, belki de ağaçlara asmıştı tek tek, rüzgârlar estikçe bin yıllar sonra da anlatsın diye.

Günü akşam etmiştik, nenemin inlemeleri de iyiden iyiye artmıştı. Biz yatakları sermeye hazırlanırken yanına çağırdı bizi. Çukurları derinleşmiş gözlerini yaşlarla doldurarak baktı bize.

“Sizden bişey isteyeceğim.”

“Buyur nene, iste tabi.”

“İsteyeceğim, ama hemen yok demeyin.”

“İste anne, neden yok diyelim.” dedi annem.

“Beni dambaşına götürün, orada uyumak istiyorum bu gece.”

“Olmaz anne, bak hastasın zaten, ağrıların iyice azar.”

“N’olur kızım, son gecemi yıldızlar altında geçirmek istiyorum.”

Annem, ağlayarak çıktı odadan, kardeşim de peşinden. Nenem, alı solmuş yanaklarının arasına gömdüğü gülümsemesini çıkarıp baktı bana.

“Sana masallar anlatırım, olmaz mı?”

“Olur tabi, olmaz mı? Sen biraz bekle ben yatakları dam başına çıkardıktan sonra gelip seni alayım, olur mu?”

Yatakları götürüp toprak dama serdim. Nenemi, ağır ağır dam başına çıkardık. Döşeğe uzandığında sırtını kocaman gövdeli bir ağaca dayamış gibi derin derin nefes aldı. Ben de üstünü örttüm.

“Sağolasın kınalı kekliğim.” diyerek gülümsedi.

Hep birlikte yorganların altına girdik. Yıldızlar, salkım söğütler gibi esiyordu üstümüzde. Bir süre sessizce yıldızları izledik. Sonra, neneme dönüp masal dilencisi gibi yalvardım. O da bize, daha önce hiç anlatmadığı bir hikâye anlatacağını söyledi. Nenem, bize o gece, masallarının arasında kalmış, dile gelmediğinden küflenmiş bir hikâye anlattı. Her kelimesinde sözcüklerin kirini pasını özene bezene temizliyor, eski yerlerine yerleştiriyordu.

“O zamanlar ben, buraların en güzel kadınıyım, başka köylerden gelirlerdi de ‘Ben kardeşlerimi bırakıp gitmem.’derdim. Nasıl giderdim, annemin bana emanetlerini nasıl bırakırdım üvey anne eline. Üvey anne dediğim az eziyet etmedi bize. O zamanlar küçük evlendirirlerdi kızları. Memelerine boncuk düştü mü biterdi bizim hayal kurma yaşımız, bir, bilemedin iki ayda,hayat tespihine kanlı dualar işlemeye başlardık. On yedime kadar ‘ille de evlenmem.’ diye tutturdum. Az dayak da yemedim o yüzden. On yedi yaşıma basınca, gaipten sesler duymaya başladım. Aklım bir gidiyor, bir geliyordu. Başımı alıp dağlara gidiyor, saatlerce gelmiyordum. Analığım, bu hallerime öyle çok kızıyordu ki babama, ‘Evlendirelim bu kızı, delirip başıma kalacak.’ diye söyleniyordu.

Bir gün, amcamın oğlu yanıma geldi. Bana büyü yaptığını, onunla evlenmezsem deliliğimin sonunun ölüm olacağını söyledi. Önce kabul etmedim,ama zaman geçtikçe daha kötü oldum. Aklımı büsbütün kaybetmekten korktum. Düşündüm, taşındım. Başka çaresi yoktu, ele avuca düşüyordum. Ne yapayım, bu yazılmış, deyip kabul ettim evlenmeyi. Koluma yapışıp çekiştirmeye başladı beni. Bir çeşmenin başına götürdü. Çeşmenin etrafında bir yeri kazmaya başladı. Bir bezle birlikte, çömeldiği yerden doğruldu. Beze sardığı erimiş sabunu kırdı. Al dedi, tuttum ben sözümü, sıra sende. Sabun, benim gibi erimiş, eğile büküle garip şekillere girmişti.

Aradan bir yıl geçti ilk çocuğum doğdu. Bir kaç ay sonra hastalandı. Yaşaması bir şişe içki pahasınaymış. Çok sonra anladım.İkincisinin vücudu iltihap kabarcıklarıyla patladı, o da öldü. Üçüncüsü kız oldu, anneniz. Benimle birlikte çok yoruldu kızım. Ardından iki kızım, bir oğlum daha oldu. Kızım on altı yaşında öldüğünde yeğenim komşumuza gelin geldi. Onu kızım yerine koydum. Gönlünü hoş tutmaya çalıştım. Beş yıl sonra,kocası başka bir kadınla evlenince yeğenimi kovdular evden. Onun gidişinden geriye kar patikalarının içinde titreyen iskarpin izleri kaldı. Kızımı götürüp kardeşimin kapısına bıraktıklarında üstünde bir yırtık yazma vardı. İçim burkulmuştu. Kızım üşüyerek gitmişti. Ah ettim. Fidanlar kırıldı, küçük bir çocuk dağ başında açlıktan öldü. Ahıma lanet ettim. Bir çocuğun saflığı kadar derinden, içtendi demek ki.

Dedeniz gitti mi, uzun zaman gelmezdi. Biz de çalışıp biriktirirdik. Gelip parayı alır, bir hafta, bir ay kalır, sonra tekrar giderdi. O, eve adımını attı mı cehennem gelirdi kapımıza.Dediklerini yapmazsam çırılçıplak soyar, kapının önünde bekletirdi beni. Bükülürdü sırtım. Duyardım,çocuklarıma bağırırdı.

‘Çişim gelip de tuvalete gidene kadar dışarıda kalacak. Kapıyı açanı da onun gibi dışarı atarım.’derdi. O, sesinin duvarları delip yüreğime saplandığını bilir miydi bilmem, ama sesi beni uçurumların ağzına kadar iterdi de çocuklarım için geri dönerdim.

Uykusunu alıp da uyanıncaya kadar rüzgârın delip geçtiği çıplaklığımı alır, ağaç fidanlarının arasına saklardım. Saçlarımı alnıma dolar, dağların en doruklarına çıkardım. Yıldızlara basa basa masallar, hikâyeler toplardım rüzgârlardan.  Görürdüm o zaman, utanan insanları, gözyaşlarını, zulmü, yok olmanın eşiğine varan küflenmiş insan nefeslerini. Gezerdim, bir divane gibi kızımın iskarpinler içinde üşümüş ayak izlerini giyinerek.Toprağa gömülü, rüzgâra takılı ne kadar masal, hikâye varsa toplar, acıyan yerlerime sürerdim. Saatler sonra, kapının sesi kulaklarıma değdiğinde saçlarımı çözer, bir rüzgâr masalının sırtında kayardım dağların doruklarından, demir kapının geceyi çatlatan eşiğine. O, uykulu gözlerini bana diktiğinde ağaç fidanları arasında titreyen çıplaklığım gelir, dökülürdü üstüme.

Bir gün, askerler geldi, alıp götürdüler onu. Bir kadına tecavüz etmişti. Sekiz yıl sonra çıkageldiğinde, tecavüz ettiği kadının doğurduğu çocuk yedi yaşına basmıştı. Çocuğu her gördüğümde, ölmüş annesinin ağrıyan sesini işitirdim.

Geri geldiğinde içkiyi bırakmıştı, ama kumar masalarının kokusu her gece gelir, aklaşmaya başlayan saçlarımın gölgesine oturur, sabahlara kadar kanımı emerdi. Sonra bir gün,teyzeniz birini sevip onunla kaçtı, bir hafta sonra kapımın önünü onun kanı ile yıkadım. Kızımın sevdasının bedeli, alnına konmuş bir kurşun çekirdeği kadar ucuz olmuştu. Ben, o gün yok olmaya yüz tutmuştum, o ise ‘Namusumu temizledim.’maskesiyle dolaşıyordu sokaklarda. Çocuklarım o gün mutsuz insanlar olmak için yemin etmişlerdi. Hepsi de sevmedikleri insanlarla mutsuz oldular. Benim sarı saçlarım iyice ağardı, gözlerimin kenarına çizgiler oturdu. Ama bir daha gömülecektim canlı kanlı. Benden önce oğlum çürüdü. Ben de onun acısıyla…”

Nenem,birdenbire sessizleşti. Ya yıldızları seyrediyordu ya da uyumuştu.Kimse konuşmuyordu ama biliyordum, herkes uyanıktı. Biz dört kadın, delik deşik gökyüzünü o gün gözyaşlarıyla yıkamıştık. İçimizdeki en cesur kadın, geçmişten sürükleyip getirdiği tüm acılarını çırılçıplak sözcüklere giydirmişti. O, masallara sığınmış bir hikâyeydi. Masallarla birlikte ne çok dinlemiştik bu hikâyeyi oysa.Şimdiyse sessizliğe iplik geçiren bir uykuya dalıp tüm ezilmişliğini ibret diye yıldızlara asmıştı.

Uyandığımızda annem yoktu yanımızda, ya kahvaltı hazırlamaya gitmişti ya da bir yerlere saklanmış sessizce ağlıyordu. Çünkü nenemin beyaza kesmiş sol yanağının üstünde bir damla gözyaşı öylece duruyordu. Eğilip nenemin yanağında asılı duran gözyaşını öptüm. Sonra bir ses yükseldi.

Pepuu!Kekuu!”

Üstümüzde dönüp duran Pepuk Kuşu, nenemin sesi olmaya gelmişti, son bir hikâye anlatmaya. Nenemin yarım bıraktığı yerden, onun gerdanında dizili mavi boncuklara dökülen gözyaşları gibi, onun sesine bürünerek.Masalcının bavuluna girmeye hazırlanıyordu. Son göçüne yaralarını haykırarak gidiyordu.

Peppuu! Kekkuu!/ Kim yaptı?/ Ben yaptım./ Kim öldürdü?/ Ben öldürdüm./ Kim yıkadı?/ Ben yıkadım./ Kekkuu!”Peppuu!

O gün son kez yankılandı dağlarda Pepuk kuşunun sesi. Biz nenemi ağıtlarla uğurlarken o da ağıtlarını toplamış, gizlice nenemin masal bavuluna girmiş, acısını dindiremediği bu diyarları terk etmişti.

Fotoğraf: https://www.kisa.link/LknN

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.