Mario Levi: “Benim iki hayatım var. Hayatımın biri yazarlık, öteki de başka yerde.”

Söyleşi : Mahmut Yıldırım

4

Şubat sayımızda, kaleminden İstanbul’u düşürmeyen bir yazarı, büyük usta Mario Levi’yi ağırladık. Samimi ve sıcacık sohbetimizde, eski İstanbul’a duyulan özlemden şehrin yitip giden değerlerine, günümüz edebiyatından yazının ruhuna varana dek pek çok konuya değindik. Bu samimi ve sıcak sohbet için Mario Levi’ye teşekkür ediyor ve sizi söyleşimizle baş başa bırakıyoruz.

 

Eserlerinizden İstanbul’a tutkun olduğunuzu biliyoruz. Biz bugün bu konu üzerinde sohbetimizi yoğunlaştırmak istedik. Dolayısıyla ben ilk sorumu da bu konu ile ilgili sormak istiyorum. Günümüz edebiyatı ile İstanbul’un ilişkisini ve edebiyata yadsınamaz katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi şöyle söyleyeyim size; eserler aynı zamanda kendi günlerinin ve dönemlerinin değerleri ile birilerine ulaşır. Yani her eserin kendi dönemi içinde değerlendirilmesi gerektiğine inanırım. Kendi döneminin değerlerinden geçerek bir anlam taşıdıklarına inanırım. Şimdi günümüzde edebiyat nasıl? Hiç kuşku yok ki geçmişin değerlerini taşıyan birçok eser yazıldığı kanaatindeyim. Ama iş eğer sadece edebiyata değil de kitap yazmaya gelirse maalesef bugün bir kolaycılığın kök saldığını söyleyebilirim birçok konuda. Haliyle birçok meselenin de yeteri kadar üzerine gidilmediğini ve gidilse bile çok yüzeysel kalındığını söyleyebilirim. Günümüz İstanbul’u birçok yazar için hâlâ ilham kaynağı. Çünkü ben şuna inanıyorum; İstanbul’da hikâye bitmez. Hiçbir zaman da bitmeyecek çünkü çok hareketli bir şehir ve aynı zamanda da çok sorunlu bir şehir. Birçok açıdan. Haliyle de sorunlu insanlarının çoğunlukta olduğu bir şehir. Önemli çatışmaların olduğu bir şehir. Bu sebeple de hikâye çok. Çünkü ben edebiyatın öncelikle sorunlardan, olumsuzluklardan beslendiğine inanıyorum. Bunu da İstanbul bize fazlasıyla veriyor. Dolayısıyla biz İstanbul’da yaşayan yazarlar için konu hiçbir zaman bitmez.

26 Aralık 2015’te ekranlara yansıyan “Önce Söz Vardı” adlı programda sarf etmiş olduğunuz bir söz çok hoşuma gitti ve not ettim: “Şehir olmasaydı roman, İstanbul olmasaydı biz olmazdık.” Bu sözün etrafında konuşacak olursak, sizce edebiyatın genelinde bir kentleşmeye doğru mu gidiliyor ya da gidilmeli mi?  Kırsaldan kopuyor muyuz?

Bu soruya benim cevap vermem çok zor. Neden, onu söyleyeyim. Çünkü ben hep bir şehir insanı olarak büyüdüm. Hep büyük şehir insanı olarak büyüdüm. İstanbul’un birçok yüzünü tanıdım. Ve az önceki sorunuza cevap verirken dediğim gibi fevkalade ilham verici buldum İstanbul’u. Bu yüzden “Bu şehir olmasaydı biz olmazdık.” dedim. Bu yüzden “Şehir olmasa roman olmaz.” diyorum. Çünkü romanın bir şehir ürünü, bir şehir kültürü ürünü olduğuna inanıyorum daha çok. Peki, neden ben size bu soru için doğru bir insan olmadığımı söylüyorum? Çünkü ben kırsalı hiç tanımıyorum. Yani kırsaldan kastınız eğer mesela bir köy hayatıysa onu hiç bilmiyorum ki ben. Sadece belki bir gözlemci olarak bulunmuşumdur. Ama bir duygusal bağım yok. Dolaysıyla evet ben kopuğum. Ama bana soruyu şöyle sorsaydınız: “Doğadan kopmanın getirdiği bir acı var mı? Yani insanın doğadan, kendisinden kopmasından getirdiği bir acı var mı?” derseniz, “evet var” derim. Onun bizim ilişkilerimizi yapaylaştırdığını düşünüyorum açıkçası. Ama o başka bir mesele. Fakat kırsal benim için çok bir anlam ifade etmiyor doğrusunu söylemek gerekirse. Bir duygusal bağım olmadığı için. Zaten kopuğum zaten hiçbir zaman ilişkim olmadı. Anlatabiliyor muyum?  Bu yüzden bir zamanlar özellikle 60’lı 70’li yıllarda edebiyatımızda büyük bir rüzgâr estirmiş olan köy edebiyatı da benim için çok bir anlam ifade etmiyor. Yani elbette Mahmut Bakkal, Fakir Baykurt benim için çok önemli yazarlar oldu. Özellikle Fakir Baykurt’un romanlarını lise yıllarında büyük bir heyecanla okuduğumu hatırlarım ama hepsi bu kadar yani.

İstanbul, Yanlış Tercihler Mahallesi ve Bir Şehre Gidememek kitaplarınızın da kenti. Yine, İçimdeki İstanbul Fotoğrafları, İstanbul Bir Masaldı kitaplarınız da öyle. Bu şehir Mario Levi’ye kendini bu kadar sevdirmeyi ve yazılarına sızmayı nasıl başardı?

Şimdi vallahi şunu söyleyeyim. İstanbul’da yaşamak hakkında benim şöyle bir görüşüm var:  İstanbul’un bugün nüfusu yirmi milyonu aştı diyorlar ve çok da büyük bir şehir yani yüz ölçümü olarak çok büyük bir şehir. İstanbul’un doğusu Tuzla’ya kadar dayandı. Batısı da Silivri’ye kadar dayandı. Şöyle bir bakarsanız neredeyse bir ülke kadar büyük bir şehirden söz ediyoruz. Ve bu şehirde benim gibi ailesi 520 yıldır İstanbul’da yaşamış olan çok az insan var. Böyle bir ailenin çocuğu olarak çok az insan var. Birçok insanın mesela İstanbul’da yaşadığı halde İstanbul’u bir türlü benimseyememesi de benim gerçek bir İstanbullu olarak ağırıma gidiyor doğrusu. Anlamaya çalışıyorum, eleştirmiyorum ama ağırıma gidiyor. En azından onu söyleyeyim. Şimdi, nasıl sızdı? Başka bir imkân yoktu. Başka bir ihtimal yoktu. Çünkü böyle bir kültürle yoğruluyorsunuz, böyle bir kültürde büyüyorsunuz ve bu size hayatınız içinde çocukken, büyükken, bir ergenken siz farkına varmadan bir çeşit eğitim olarak veriliyor. İstanbulluluk mesela İstanbullu gibi konuşma, İstanbul’un deniz kültürü, İstanbul’un balık kültürü, İstanbul’un musiki kültürü yani bunlar size zaten içinde bulunduğunuz hayatta veriliyor. Dolayısıyla kaçınılmaz bir şekilde yazdıklarıma sızdı. Yazmaya başladığım günlerde üniversitenin henüz daha birinci sınıfındayken çok mümbit bir toprakta yaşadığımı fark ettim. Dolayısıyla zaten bana sızmış bir tarih vardı. Bir tarih duygusu vardı. Bir duygu iklimi vardı. Elbette bunun yazılanı vardı aslında yazılmaması kaçınılmazdı.

Dediğiniz gibi bir İstanbulluluk var bir de İstanbul’da Kadıköylülük. Kadıköy’e olan hayranlığınızı yazılarınızdan da gözlemliyoruz. Sizin için Kadıköy ne ifade ediyor? Biraz bahsedebilir misiniz?

Şimdi önce size şunu açıklayayım; doğrudur bu. İstanbul’un içinde bir Kadıköylülük vardır, o kesin. Şimdi şöyle bakmak istiyorum meseleye; benim çocukluğum Kadıköy’de geçmedi. Benim çocukluğum İstanbul’un Avrupa yakasında, Şişli, Osmanbey, Feriköy, Kurtuluş, Nişantaşı taraflarında geçti. Dolayısıyla çocukluğum dendiğinde orası vardır. 1970’li yılların başlarında Kadıköy’de yaz kış oturmaya başladık. O günden sonra Kadıköylü olduk. O gün bugündür Kadıköylüyüm. Bu da demek oluyor ki neredeyse 45 yıllık bir Kadıköylülük geçmişim var. Geçenlerde çok mutlu oldum. Bir üniversitenin yapmış olduğu bir araştırmada Türkiye’nin en aydın semti Kadıköy çıktı. Ben bunu birçok yerde hissediyorum ve hakikaten Kadıköy’ü evim gibi hissediyorum. İstanbul’a bir başka yerden bakabilme imkânı da Kadıköylülük. Belki bazı insanları kendime daha yakın hissettiğim için bilemiyorum. Kadıköylü bana göre sadece aydın değildir aynı zamanda duyarlıdır da. Kadıköylü insanı ben biraz daha hassas bir insan olarak görüyorum. Daha mütevazıdır birçok İstanbullu gibi. Ama Kadıköy derken Kadıköy’ün merkezini anlatmak istiyorum. Mesela Kadıköy’de çarşı ve çevresi, daha mütevazıdır. Daha hayata bağlıdır. Şimdi şu da vardır rivayet edilir ki Megaralılar bu topraklara geldiklerinde ilk Kadıköy’ü seçmişlerdir. Yaşama yeri olarak. Kadıköy ve çevresini seçmişlerdir. 17 yıl sonra bir başka Megaralı grubu da Bizans yönetiminde geldiğinde tarihi yarımadayı seçmiş. Tarihi yarımadanın güzelliğini fark ettikten sonra “İlk gelenler nasıl burayı görememişler ve Kadıköy’ü yerleşme alanı olarak seçmişler.” diye sorup Kadıköy’dekiler için “Bunlar kör olmalı” demişler. Bu yüzden Kadıköy o gün bu gündür körler ülkesi olarak anılır. Fakat ben bunu şöyle yanlış buluyorum; Kadıköy bir şeyi çok iyi bilir. Bizans İstanbul’un güzel bir yerine yerleşirken içinde kalmıştır oranın ve orayı göremez. Ama Kadıköylü İstanbul’un o güzel tarafını görür. Ve belki onun için seçmiştir. Ayrıca bir şey daha vardır. İstanbul’da güneş tarihi yarımadanın üzerinden batar ve Kadıköylü bunu da görür ve güneşin batışını seyretmeyi bilen insanlar her zaman daha şair ruhludur, daha hassastır, bu yüzden Kadıköylü benim tercihimdir.

Bir Şehre Gidememek adlı öykü kitabınızın girişinde Konstantinos Kavafis’in Şehir adlı şiiri var. İstanbul-Yeniköy kökenli olan ve ilgi alanlarının başında Bizans gelen Yunanlı bir şair yazıyor bu şiiri ve sizin kitabınızda yer buluyor kendisine. Bir dizesinde, “Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda” diyor. Bu şiir İstanbul’un vazgeçilmezliğini mi sembolize ediyor sizin için?

Evet. Konstantinos Kavafis bunu söylerken belli bir şehri mi düşünüyordu, hayali bir şehri mi, onu bilmiyorum ama sorunuzun içinde zaten cevap da var. Evet, İstanbul’un böyle bir bağlayıcılığı da var. Ben çok uzun sayılamayacak sürelerde İstanbul’un dışında da yaşadım ve hep çekti beni İstanbul. Yani hep dönmek istedim İstanbul’a. En çok burada kendimi evimde hissettim. Bu sebeple de Konstantinos Kavafis’in bu şiirini çok sevdim ve orada da bir yerde “Bu şehirde ak düşecek saçlarından, bu şehirde öleceksin…” denir. Bu da beni çok etkiler. Çünkü bunu İstanbul için hissediyorum. Bu şehirde kalmak, bu şehrin kaderini paylaşmak… Bundan birkaç yıl önce Amin Maalouf’la İstanbul’u geziyorduk. Birden bire bana “İstanbul’un çok bağlayıcı bir tarafı var.” demişti. Galiba önemli olan bu. Bu şehirle kurduğumuz bu bağ benim için çok derin bir anlam taşıyor. Galiba yazılarımın temelinde de bu derin bağ var.

Eserlerinize istinaden eski İstanbul ile yeni İstanbul’u değerlendirir misiniz bizim için?

Bu çok basit, yeni İstanbul’u hiç sevmiyorum. Ve sadece burada İstanbul’un yeni göç almış bölgelerini ve ekonomik açıdan biraz daha düşük gelir seviyesine sahip olan insanların yaşadığı bölgeleri kastetmiyorum. Sadece o değil. Bugün İstanbul’un çok varlıklı insanlarının yaşadığı ama yeni oluşturulmuş bölgelerinden de söz ediyorum. Neden diyeceksiniz. Benim için hâlâ mahalle kültürü çok büyük bir değer taşıyor. Bu şehirde tarih duygusu, tarih dokusu çok büyük bir önem taşıyor. Bu şehrin sokaklarında yürürken, ‘Benden on yıllar hatta yüz yıllar önce burada başka insanlar da yürüyordu’ duygusu beni çok cezp ediyor ve pek çok hikâyem de bu duygudan doğuyor. Bu sebeple eski İstanbul’u çok daha fazla seviyorum.

İstanbul’da doğup büyümüş olmasaydınız ve bu şehri sadece başkaları tarafından yazılanlar ve anlatılanlar sayesinde tanısaydınız sizin kafanızda nasıl bir İstanbul resmi oluşurdu?

Şimdi tabi edebiyatımızda İstanbul’la ilgili çok roman yazıldı. Yazılmaya da devam ediyor ama klasiklerimizi ele alacak olursak mesela Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar, Hüseyin Rahmi Gürpınar biraz daha yakın zamana gelelim, Sait Faik… Şimdi bütün bunları düşünecek olursanız nasıl bir İstanbul, bir çeşit masal şehri. Öyle söyleyeyim. Bir yabancı olarak bana öyle gelirdi. Çünkü buraya geldiğimde belki onların anlattığı birçok şeyi bulamayacağımı düşünüyorum. Tabi klasiklerden yola çıkarsak ama günümüz İstanbul’una dair çok daha sert romanlar da var. Mesela Hakan Günday’ın romanları gibi. Bu da bize başka bir perspektif sağlıyor. Haliyle ne kadar çok roman okursam kendimi o kadar İstanbul hakkında bilgi sahibi olmuş bir insan olarak görürüm. Haliyle bir yabancı olarak da herhalde İstanbul’a olağan ilgim okuduğum bilgi ile doğru orantılı olurdu ve her bir romanın farkı bir bakış açısı taşıdığını görmek ayrıca beni çok mutlu edebilirdi.

İstanbul hâlâ sizin çocukluğunuzdaki İstanbul olsaydı kaleminizden dökülenler daha farklı olur muydu? Biraz da bu çöküş mü besledi yazılarınızı?

Kesinlikle bu çöküş besledi. Çünkü eğer olsaydı mutlaka yazacaktım ama başka bir şey yazacaktım. Bilmiyorum ne olduğunu bu yüzden başka bir şey diyorum. Adını bile koyamıyorum. Başka bir şey yazacaktım mutlaka. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bu çöküş, bu kopuş, bu ayrılık, bu matem en çok yazdıran oldu.

Eylül ayında çıkan “Yanlış Tercihler Mahallesi” adlı kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Yanlış Tercihler Mahallesi, bir mahallede hayata hatalarına rağmen (belki de hatalarının kazandırdıklarıyla) tutunmaya çalışan insanların hayatlarını anlatıyor görünürde. Tabii bu romanı okuyanlar tarafından en çok bu görüldü. Kitabın tanıtımları da tanıtım metinleri de buna ışık tuttu diyebilirim. Kaderlerinin yaşattıklarına zaman zaman yenik düşen insanlar anlatıldı birçok kez bu romanda ama mesele sadece bu değildi. Bu sadece resmin görünen tarafı. Bir de görünmeyen tarafı vardı. Görünmeyen tarafta da anlatıcının İstanbul’un tarihiyle ve hayatla hesaplaşması vardı. Bir çeşit daha çok anlamaya çalışma çabası. İstanbul bir derin mağaraysa o mağaraya inerken hissedilenlerin anlatılması; bu geri plandaydı. Satır aralarındaydı. Pimpiriklisi görsün diye. Romanın bir başka boyutu da anlatım tekniği ile ilgiliydi. İki anlatıcı var burada. İki yazar var daha doğrusu ve bunlar bir şekilde paslaşıyorlar. İşte aslında, ‘Ben bunu başkasından duydum. Ben bunu anlatmadım’ gibi bir tavır yeni değil. Donkişot’ta Cervantes de buna benzer bir şey denemişti. Ama ben özellikle iki anlatıcıyı koyarak romanı biraz daha irdelenebilir hale getirdim.

Yazmak konusuna gelecek olursak; şu an pek çok platformda, ülkemizde okurdan çok yazar olduğu konuşuluyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz? Yazma hevesi olan herkesin yazdıklarının okunmasını istemesi doğaldır. Fakat nitelik yönünden ele alındığında nasıl sonuçlar getirir bu durum sizce?

Yazmak, bir kitap sahibi olmak, benim yazmaya başladığım yıllarda o kadar da parlak bir iş değildi. O kadar da aman aman bir hedef değildi. Hatta yazarlık itibarlı bir iş de değildi. ‘Yazar mı, boş gezenin boş kalfası’ denirdi. Sait Faik derbeder bir adam yani. Hiçbir şey yapmamış bir adam hayatta. Öyle bakanlar çoktu ayrıca bir de siyaseten yazar olmak birazcık da sakıncalıydı. Çünkü nasıl fikirler taşıyor? Dolayısıyla çok itibarlı bir iş değildi yazarlık. Ben o günlerde yazarlığı seçtim, yazmayı seçtim. Öyle bir ortamda öyle bir kültürel ortamda seçtim. Şimdi tam aksine yazmak çok itibarlı bir iş oldu. Bir kitabım var artık demek çok itibarlı bir işe dönüştü. Bu yüzden eline kalemi alan yazıyor diyelim ve değişti bazı konular. Şimdi mesela bugün yayınlanan kitapların yazarlarına baktığımızda kendinize şu soruyu soruyorsunuz: “Bu arkadaş acaba kaç kitap okudu bugüne kadar? Kaç kitap okudu da bunları yazdı.” Çünkü yazarlık eğitiminde çok kitap okumak da var. Kendini bu yoldan eğitmek de var. Fakat bugün her şey çok daha basit, çok daha kolay. Bu sebeple iş bence birazcık çığırından çıkmış gibi görünüyor doğrusunu söylemek gerekirse. Şimdi bugün popüler kültüre hizmet eden birçok dergi çıkıyor. Çok da satıyor bu dergiler. Ne kadar edebiyata hizmet ettikleri konusunda şüphelerim var. İsimlerini vermesem de olur. Cafcaflı dergiler bunlar. Birçok insan da yazıyor burada. Şimdi efendim benim tartışmak istediğim şu; deniyor ki ya neden karşı çıkıyorsun? İşte neticede tanınmıyorum Oscer Wilde’ı ama onu görmüş oluyorum diyor. Bir yazardan haberdar olunuyor. İşte Ahmet Hamdi Tanpınar’ın adını duymadı ama bir vesile ile duyuyor. Bir görsün bakalım belki bu gördüklerinden sonra gider Oscer Wilde’ın Doriay Gray’in Portresi’ni alır. Ben bu görüşü şüpheyle karşılıyorum edebiyat açısından. Çünkü okurun büyük kısmı yani böyle popüler kültür ve kendini kaptırmış olan okurun büyük kısmı o aşamadan daha ileri gitmiyor. O söylenen tamamıyla ütopik bence. Daha ileri gitmiyor. Gidemiyor. Neden?  Çünkü ortam bu. Kültürel ortam bu. Bu bir Google kültürü. Edebiyat kültürü değil. Google’a girdiğinizde, Yandex’e girdiğinizde, hangi arama motoruna girerseniz girin istediğiniz herhangi bir konuda bugün bir malumat sahibi olursunuz. Bilgi sahibi olursunuz demiyorum. Malumat sahibi olursunuz ne isterseniz öyle değil mi? Fransız Yeni Dalga Sineması’nın yönetmenlerinden biri Jean Luc Godard. Örnek veriyorum. Kim bu Jean Luc Godard. Bir bakalım abi. Bir bakarsın hangi filmleri çekmiş bu adam? Hangi yıllar arasında yaşamış? Hangi ödülleri almış? Filmlerin içerikleri neler? Bir süre sonra bilgi edinirsin. Hatta bir davette, bir toplulukta,  bir arkadaş grubunda, bir sohbette sen Jean Luc Godard’ı baya iyi biliyorsun dedirtirsin kendine ama filmlerini seyretmedikten sonra hiçbir kıymeti yok ki. Olay bundan ibaret. Belki fazla idealistim ama öyle. Dolayısıyla günümüzde hakikaten iyi yazar çok az kaldı. Kendini edebiyata adamış yazar az kaldı. Bu da çok önemli. Kendini edebiyata adamış yazar. Ben bunu fevkalade üzücü buluyorum.

Peki, yazarlık öğretilebilir bir şey midir? Tekniğe bağlı kalmak, bu işi kuralına göre yapmak iyi bir yazar olmak için yeterli midir ve buna bağlı olarak atölyelerden iyi yazar çıkar mı?

Tekniği öğretmek üç saatlik bir iş. Yani bir yazar adayını alırsın karşına. Dersin ki bir hikâyeye şöyle başlarsın, şöyle başlamamalısın, şunlara dikkat etmelisin. Şu anlatı tekniklerini uygularsan iyi hikâyeler yazarsın diyebilirsin. Aynı şeyi roman için de söyleyebilirsin. Klasik romanın, modern romanın, postmodern romanın ne olduğunu anlatırsın. Bunları üç saatte bilemedin altı saatte anlatırsın. Hiçbir şey demek değildir bu. Bir yazar böyle yetiştirilmez. Eğer böyle bakarsanız yazarlık atölyeleri beş para etmez. Ben böyle bakmıyorum. 2002 yılından bu yana birçok yazı atölyesi düzenledim. Periyodik olarak gidiyorum. Bu yazı atölyelerinden yirmiye aşkın yazar çıktı kitaplarını yayınlayan. Ama şunu gördüm bu iş sabır göstermeden olmuyor. Çok büyük bir sabır göstermek lazım. Ben bunu bir çeşit usta çırak ilişkisi gibi görüyorum. Yani tekniği öğretmek değil maksat. Yazının ruhunu öğretmek sonra yazılar yazdırmak, o yazıları nerelerde hata yapıldığını göstererek değerlendirmek. Bunların hepsi bir çaba, bir özveri gerektiriyor. Ancak öyle olursa oluyor. Yani şöyle düşünün, bir ebru ustasının yetiştirmek için yanına birini alması gibi. Bir kuyumcunun yanına birini alıp yetiştirmesi gibi. Bir marangozun yanına birini alıp yetiştirmesi gibi. Yazmak da öyle. Devamlı yazacaksın. Hatta o kadar yazacaksın ki gerekirse kas yapacaksın yazmaktan dolayı. Başka türlü olmuyor. Çalışılarak oluyor böyle şeyler. Haliyle ben sadece uzun yollara çıkabilen yani benimle birlikte uzun süre beraber olmayı göze alanlarla ancak bir yere varabildim. Hemen düğmeye basınca olmuyor bu iş. Teknik değil yani. Bu çok yanlış anlaşılıyor. Tekniği öğretmek ne ki. Dediğim gibi üç saatte öğretirsin. Yazar öyle olmaz. Gerekirse konuşacaksın, gerekirse sohbet edeceksin, gerekirse kitaplar okutturacaksın, onları irdeleyeceksin, onları sorgulayacaksın, tartışacaksın. Çok uzun soluklu bir iş.

Peki, yazarlığı neden meslek olarak görmüyorsunuz?

Meslek olarak görmüyorum hayatın kendisi olarak görüyorum yazarlığı. Çünkü benim hayatımın her anında var. Mesela hocalık meslek. Geliyorsun, dersini veriyorsun, zaman zaman fikirlerini paylaşıyorsun, duygularını açıyorsun, öğrencilerinle bir iletişime giriyorsun. ama ben hocalık yaparken de, ders aralarında da, başka zamanlarda da devamlı yazacağım yazıları düşünüyorum. Devamlı bedenimin bir tarafı başka bir yerde. Benim iki hayatım var. Hayatımın biri yazarlık, öteki de başka yerlerde. Anlatabiliyor muyum? Dolayısıyla ben kendimi edebiyata  adamış bir insan olarak gördüğüm için onunla yaşıyorum. Yazmakla yaşıyorum ve bir gün dört satır bir şey yazmasam o gün eksik geçti diyorum kendime.

Sıradaki çalışmanız yine İstanbul temalı mı olacak? Farklı projeler söz konusu mu?

Sıradaki çalışmalarımdan biri İstanbul üzerine olacak. Bir hikâye dizisi düşünüyorum. O çok uzun soluklu bir çalışma. Şu an bir hikâye kitabı üzerinde çalışıyorum. Fakat size şunu söyleyeyim başka projelerim de var. İstanbul belki her zaman kendini hissettirecek ama maksat burada İstanbul’un ilham verici tarafından yararlanarak evrensel boyutta hikâyeler yazmak. Çünkü edebiyat evrenseldir ama yerelden hareket etmesi koşuluyla. Ben bir evrensel dilin peşindeyim aslında ama bu bir İstanbul tadı da taşısın istiyorum. İstanbul dokusuna sahip olsun istiyorum. Doğrudan doğruya İstanbul’la ilgili olmayabilir bundan sonraki yazacağım bazı kitaplar ama yine de şehir bir yerden hissedilecek.

Çok keyifli bir söyleşiydi, çok teşekkürler.

Ben teşekkür ederim. Sağ olun.

About Mahmut Yıldırım 8 Articles
11 Mart 1996 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Edebiyatın esrarengiz tadını aldıkça içinde kayboldum. Beni kendinde çifte kavurdu adeta. Bu sene bu tadın cümbüşünde kendimi aramak, bulmak, içimde biriken ne varsa duruşum ve kalemimle boşlukları doldurmak için bu yola gönül verdim. Günler geçiyor birer birer. Bense bu geçen zamanda elimden kalemimi, gönlümden edebiyat ve yazma sevgimi düşürmeyeceğim.

3 Yorum Mario Levi: “Benim iki hayatım var. Hayatımın biri yazarlık, öteki de başka yerde.”

  1. Keyifle okuduğum bir röportaj olmuş. Sevgili yazar Mario Levi’nin görüşlerine katılmamak mümkün mü? Yazmak, sıradan bir iş değil elbette, bir yaşam biçimi olmalı elbette. Bir yazar, edebiyatla yatıp kalkmalı bence de. Yaşamının önemli bir parçası olmalı yazmak. Çok teşekkürler…

  2. Röportajı okurken çok zevk aldım, keyif vericiydi. Yazarlıkla ilgili olan bölümleri ise merak içinde okudum. Kendime pay çıkardığım yerler de oldu. Özellikle Mario’nun günümüzle ilgili örneklerinin, sorduğun soruların açıklanmasına güzel katkılar sağladığını gördüm. Yazarın da söylediği gibi, artık kendisini yazarlığa adayan insanların sayısı gün geçtikçe azalıyor. Bu nedenle de yazının ne kadar değerli olduğu zaman geçtikçe anlaşılıyor. Umarım biz “genç yazarlar” olarak bu sıradan yaşam oyununun kurbanı olmadan bir ömrü tüm renkleriyle tamamlayabiliriz. Teşekkürler, sevgiyle kalın…

  3. 👏👏👏 Çok güzel ve keyifli bir söyleşi olmuş. Okurken bizlere de bunu hissettirdiğiniz için teşekkür ederiz. Mario LEVI içimde bir yerlerde tutup dile getiremediklerimin sesi olmuş. Çok haklı ve gerçekçi bir tutum sergilemiş. Günümüz edebiyatı, yazarları ve tabi İstanbul ‘u üzerine tecrübe ve başarısının katkısıyla doğru tespitler yapmış ve biz okurlar için içtenlikle vurgulamış. Mahmut YILDIRIM’ a da bizleri bu söyleşiyle buluşturduğu için teşekkürler. Emeğine sağlık. Daha önce yazılarını okumuş biri olarak çok iyi yerlere geleceğine inanıyorum. Yolun açık olsun.👏👏👏

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.