Mahrumiyet / Zeynep Özdal

Bir denizcinin hikâyesi…

 Tarih 14 Haziran 2011, günlerden Salı… Saat 15.45… Yer okyanusun ortasında herhangi bir yer…

Vardiyanın bitmesine 15 dakika kalmıştı. Sıcak her zamankinden daha kavurucuydu. Pas ve yağın gölgelediği yüzünden birkaç damla terin süzüldüğünü hissetti. Kararmış elleriyle alnını sildi ve kir içindeki tulumuna kuruladı. Cebinden, içmekten nefret ettiği, sigarasını çıkarıp yüzüne vuran rüzgâra inat yaktı. Derin bir nefes çekti. Dudaklarını terk eden dumanın seyrini izledi bir süre. Dalgalar çizerek havaya karışan sigara dumanına bile imrenerek bakıyordu artık. Duman özgürdü, dilediği yere dağılıyordu. O ise bir tutsak kadar mahrumdu her şeyden. Tamı tamına sekiz yılını bu işe vermişti. Ve son 20 gündür tek bir limana bile uğramamışlardı. Ufuk çizgisinin seçilemediği açık denizde seyrediyorlardı. Her gün bir öncekinden farksız, ev bellediği küçük kamarasında kendi için zaman yaratmaya çalışıyordu sadece. Tek dayanağı buydu.

Kendiyle baş başa kaldığı anlarda onu ayakta tutan tek şeydi hayal kurmak. Ayakları toprağa bastığında yapacaklarının listesini çıkarmak… Başını koyduğu yastıkta sallanmadan temiz bir uyku çekmek listenin başında geliyordu. Evet… Uyku… Basit bir sözcüktü. Ama gemide insan hep basit şeyleri özlerdi. Taze ekmek gibi… Paslanmamış bir borudan çıkan sıradan temiz su gibi… Annesinden duyacağı basit bir “günaydın” gibi… Özlüyordu her şeyi… Hem de düşünebileceğinden daha çok…  Duyguları yine yüreğini sıkıştırmaya başlamıştı. Nefesi kesiliyor, boğazındaki düğüm her saniye daha da büyüyordu. Yorgunluktan kan çanağına dönmüş gözleri yanmaya başladı. İnce bir sızı kalbinden başlayıp tüm vücudunu esir aldı. Dayanacak gücü kalmamıştı ki omzuna dokunan el onu bu kâbustan çekip çıkardı.

“Hayırdır Özkan? Vardiyan bitti, aşağı inmemişsin?”

Özkan ela gözlerini genç zabite dikip istemsizce gülümsedi. Paslı suyun ve kötü sigaranın sararttığı dişlerinden utanmadan kocaman bir gülümsemeydi üstelik. Fakat gerçek yalnızca onun bildiği bir şeydi. Tebessüm acılarını örtmek için takındığı tek maskeydi. “Saati fark etmemişim.” dedi, sigarasını söndürüp kamarasına yöneldi.

“Aç”tı. En az Afrika’daki çocuklar kadar… Ama umurunda değildi. Çünkü onun açlığı ruhundaydı. O konuşmaya açtı, sevgiye açtı, sarılacak sıcak bir kucağa açtı, aşkla bakan sevgiliye açtı… O sadece yaşamaya açtı…

Kamarasının önüne geldiğinde zihninde milyonlarca kelime uçuşuyordu. Onu boğan düşüncelerden kurtulmak istedi. İçeri girdi, kapısını kapadı ve sıkıca kilitledi. Yapabileceği tek bir şey vardı. Yazmak… Asla gönderemediği mektuplar yazmak… Annesine, sevgilisine, tüm sevdiklerine…  En çok da nefret ettiklerine…

Yalpalanan geminin içinde bir o yana bir bu yana kayan masaya aldırmadan sandalyeyi çekip oturdu. Çekmecede duran boş kâğıtları aldı ve kusarcasına yazmaya başladı…

Annem…

Çocukken kOynuna girip uyuduğum günleri düşünüyorum. Boynumu kokladıkça, bir ana evladını kokusundan tanır derdin. Boynuma sokulup koklamayalı kaç zaman oldu, söylesene anne, kokumu unuttun mu? Dünyanın öbür ucuna gittikçe gülen yüzümü unuttun mu?

Özkan’nın nasırlı ellerinden cümleler su gibi akıp gidiyordu. Sayfalar doluyor, gözyaşları üzerine damladıkça hüzün kokan kelimeler bir bir dağılıyordu. İçinde yok olmaya yüz tutan çocuğu kurtarmak için çabaladıkça deniz dalgalarıyla onu yeniden boğuyordu. Saatlerini annesine yazdığı mektupla geçirdi. Fakat içinde yazacak hala çok şey vardı. Yeni bir kâğıt tomarı çıkardı ve kalbini en çok yakan duyguyu serbest bıraktı.

 

Sevgilim…

Beni affet… En önemli günlerinde yanında olamadığım için… Seni sevdiğimi her gün söyleyemediğim için… Sana hiç sürpriz yapamadığım için… Kendimi buraya, seni de bu hayata mecbur bıraktığım için beni affet…

Sayfalar yine hızla doluyordu. Kül tablasında duran sigara çoktan bitmişti. Kalem de bu isyana dayanmaya çalışıyordu. Özkan ruhunu arındıran bu törene delicesine kapılmışken kulağını tırmalayan o sesi duydu. Artık çalar saatten farksız olan telefon yeni vardiyanın haberini veren o lanet sesiyle çalıyordu.

Tarih 15 Haziran 2011, günlerden Çarşamba, saat 24.00… Yer bilinmiyor…

4 Yorum Mahrumiyet / Zeynep Özdal

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*