Luna / Josef Kılçıksız

Sağ göğsümdeki leke ben doğduğum zamanki yerinde duruyor. O lekenin bir hafızası var. Tüm bedenim art arda yeni özdeklerle sil baştan huzursuz. Oğulun imgesi kayıp babanın hayaletinden bakacak şekilde dokunur durur.

Babam ölmüş olabilir ama hatırasızlığı beni ürkütmeyi bırakmadı.

Bilinen birçok dinin ortak söylenceleri arasında güzel bağlantılar kuran ve sonra tek bir tanrıda birleşen kitaplar okudum. Bu kitapların hepsi koruyan, kollayan, uyaran ve cezalandıran bir “baba” ya işaret ediyor.

Uzun zamandır Edgar Allan Poe’nun, “Tha Fall of the House of Usher”ındaki gibi, geçmiş ile gelecek arasında köprü kurmaya çalışan imgelem deryasının neden olduğu benlik kaygılarıyla yaşıyorum. O ev neden yıkıldı, kardeş niye delirdi, hastalık neydi, neden babamın bir mezarı yok?

İnsan en umarsız bakışları fırlatmalı başka insanların yarattığı boşluğa. Ama ben bunu başaramadım.

Sokaklarda gezinmenin bir yararı var hala. Sokaklarda gezinerek hem gerçekleri görmek hem de olasılıkların farkına varmak mümkün.

Denize doğru merdivenlerden inerken sahile yakın bir yerde bir kediye rastlıyorum. Bu şehirde sokak kedileri yok denecek kadar azdır oysa.

Dibinde batıkların yattığı, yüzeyinde bugünün araçlarının gezdiği deniz, geçmişle gelecek arasındaki sınırların geçersiz olduğu bir bölgeye dönüşüyor. Bir uçurumun kıyısında, denizi seyre daldığımızda zamanı farklı bir boyutuyla hissettiğimiz, gündelik hayatın hayhuyundan kurtulduğumuz o sarhoşluk ânı kaplıyor içimi…

Düşündüm de belki de ben de tamamen o kedilerden biriyim. Kulağım artık var olmayan bir evin duvarına dayanmış gibi geçmişe dayalı. Pişmanlıklarım, sıkıntılı bir bitkinlik taşıyan yaz akşam üstlerinde, dalgalara yakın bir yerde balık omurgası arayan aç bir kedinin gözleri gibi haykırıyorlar.

Kedi emin adımlarla oturduğum banka yaklaştı. Önce ilgisiz göründüm. Zayıf vücudundan beklenmeyen bir hareketle bankın üzerine sıçradı. Patilerini içine çekerek yanıma kıvrıldı.

Adını Luna koydum, geceye doğan ay anlamında, belki bu karanlıklar çağında bir işe yarar.

Luna’yı eve götürüp yıkadım, karnını doyurdum. Sudan hoşlanan bir Van kedisi bu. Ahlaklı, ağır başlı ve gururlu tavırlar sergiliyor. Bana sürünerek minnet duygusunu açığa vuruyor. İç güdülerindeki avcı ruhunu fark ediyorum oynarken.

O günden sonra odamın aynalarında babamın siluetini görüyorum sık sık. Luna da o siluetin göründüğü aynaların önünde saatlerce duruyor. Hayatımızı gölgelerle konuşarak geçirebiliriz. Kim bilir, aynanın içinde gölgeler belki bize göründüklerinden daha yakındırlar.

Shakespeare’in Macbeth’indeki sözleri geliyor aklıma: “Olmayan bir şey olandan çok sarsıyor beni. Tek o kalıyor ortada, o olmayan şey”

Yine gecenin karanlık perdesini şehrin üstünden çekmeyi unuttuğu geç bir vakitte eve geldim. Luna evde yok.

Dizlerimi karnıma çekerek bir su kıvamında girdiğim kabın şeklini alıyorum. O gece sahibini kaybetmiş bir köpek gibi uyudum.

Telaşlara bulaşan bir bekleyişin azimli hırçınlığı sarsıyor kalbimi. Sabah oluyor yine de. Luna’nın sesi kapının arkasında. İçeri alıyorum, tüylerinde Kasım’ın çiyleri, toprak ve ölüm kokusu var.

Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Luna yok, yatağın altında, üstünde yok.

Tazyikli bir şaşkınlık silkeliyor zamanı. Luna gün boyu bende karnını doyurduktan sonra gecenin bir saatinde yanımdan ayrılıp başka bir yerde uyumaya gidiyor. Bu rutin tekrarlanıyor günlerce.

Bir gece uyuyor numarası yapıp Luna’yı izliyorum.

Işıklar yanıyor, yüzler beliriyor. Tanıdık bir sokak bir Kasım gecesinde yabancı bir adrese bürünüyor.

Otlara, fundalara, hatta ağaçların alt dallarına çiy düşmüş.

Luna yontulardan, tapınaklardan, bahçelerden ve mezarlardan geçerek bir gömütün üstünde uyumaya gidiyor.

İşlevini kavrayamadığım ama içinden ölümsüz bir sadakatin muştusunu çıkarabildiğim soylu bir duygulanış sarıyor içimi.

Uzun uzun Luna’yı seyrettim. Ermeniler tarafından Van’a getirilen bu soylu kedi ırkını düşündüm sonra. Abdülhamit ‘in, Yıldız Sarayı’nda “pamuk” ismindeki Van kedisini de…

Sonra Anadolu bozkırında Moğol atlılarını düşündüm, yağmayı ve talanı ve yıkıcı kötücül enerjiyi. Ama ardına düştüğüm anı bu değildi.

Adının sonradan Stavros olduğunu öğrendiğim mezarlık bekçisi yanaşıyor yanıma. Pencerelerine sineklik gerilmiş salona çay içmeye çağırıyor.

Tam yirmi beş yıldır inanç ve doğrulukla hizmet ediyor devlet kapısında. Şehri silip süpüren yağma ve yangın, onun sarı boyalı nöbetçi kulübesini de ortadan kaldırmış. Ancak olaylar durulur durulmaz, bu kulübenin yerinde gotik tarzında, kirişli direkleri olan, gri boyalı yeni bir kulübecik belirmiş. Stavros usta elinde düdüğü, göğsünde iri bir haç, bu yeni kulübenin çevresinde dolanmaya başlamış.

“Bu kediyi senelerdir tanırım mirim. Sahibi öldükten sonra onu hiç bırakmadı ve her gece gelip mezarının üstünde uyudu. Gün boyu dolaşır kendine yiyecek arar ama gece buluşmalarını hiç kaçırmaz. Hangi sıcak evin yumuşak kanepesi olursa olsun gelir metfunun mezarında kıvrılır yatar.

Siz daha iyi bilirsiniz mirim, içimizde en asil unutuşun oluşması yıllar sürer…”

Cenaze alayı tam karakolun yanından geçerken bastıran sağanağı düşünüyorum. Yine her zamanki gibi pek çok manto daralmış, pek çok şapka buruşup bozulmuştu.

Babamın muhtemel mezarı dibinde biten yaseminleri düşünüyorum Göle atılmış taşın etkisi gibi, dalga dalga büyüyor içimde hüzün.

” Tutunamayanları” düşünüyorum; öylesine künyesiz, dudaksız ve sessiz insanları. Konuşurlarken bile ketum olurlar. Ağrıdan ve acıdan yapılmış bir yansımanın aksi sedası olur kelimelerimde…

Bu tür insanların gölgeleri ve rüyaları yoktur; herkesin düşünden yerler bir parça. Bak Luna, birilerini gömüyorlar kuytuda, avuç avuç unutulmuşluk atıyorlar üstüne, avuç avuç kül…

Zamanın buruk yenilgileriyle baş edemeyen insanları görüyorum; üç günlük sakallarıyla bir ağartı gibi ortalıkta dolanan gölge insanları. Çağın ev ödevlerini kıvançla yapan, varlıklarını kamuya adamış, çalışkan insanları…

Yorgun yüreklerini denize yaslamış olanları bir de. Büyük korkular dikmişler önlerine.

Işıltılı cam kırıkları görüyorum, sen de görüyor musun Luna? Çocuklar çıplak ayak koşuyorlar üstlerinden. Ayakları kanıyor…

Yeryüzünün en kuytu ucuna sürülmüş yarayı düşünüyorum.

Her yara bir rüyaya, yaprağı titreyen bir güle, gidişiyle kanaması bir türlü durdurulamamış bir varlığa tekabül eder…

Düş’ün yanmasından kaynaklanan yanık yarası varlık yükü en ağır olanı ve en çok sızlayanıdır. Kabuk bağlaması, kalpteki izinin geçmesi uzun sürer…

Hayat acaba bir “yara yasası” uyarınca yaşanan bir şey mi?

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*