Lokanta / N.S. Brown

 

“Bugün nasılsınız?” diyor. Daha yanıtını beklemeden “Beyefendi, tek kişi mi olacaksınız?”a geçiyor. Kendi de bilir ya laf olsun torba dolsun. Gözüm hiç tutmuyor bu delikanlıyı. Şu köşe mi bu köşe mi derken “Pencere kenarı olmazsa sorun olur mu?” deyiveriyor. Dilime şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, ortada su şişesi tekerlemesi takılıyor; takılmasıyla bükülüp eziliyor, nereden tutacağını bilemiyor. “İnsan izlemeye gelmedim, kenarda bir yer olsun,” diyorum. “İkinci kat olur mu?” diyor. Başımı evet manasında eğiyorum. Çocukluktan beri ortalarda olmamaya alışkınım. “Şanslısınız, şefin özel yemeği yarma dolmasını kaçırmadınız,” diyor. Gölge etme ihsan etmesin, diyecem, tutuyorum. Lokantadan çıkıp gitsem mi, diye kapıyı yokluyorum. Dışarısı ayaz. “Karadenizli misiniz?” diyor, çek arabanı evladım diyecem tutuyorum. Nereden anladı köpoğlu. “Neresinden?” diye üsteliyor. Çizmeyi aşacak besbelli. Böylelerine izin vermeye gelmez, altından girip üstünden çıkıverir. “Hemşinliyim,” demekle yetiniyorum. “Hemşinlilere hiç benzemiyorsun,” deyip varıyor yoluna. Nereden bilecek on altısında kapıyı vurup çıktığımı, onca sene kalıntıları kazma kürek sıyırıp durduğumu. Neyse ki “Ermeni misin?” diye sormuyor. Ama aklından geçiyor. Ne hinoğlu hin o. Nasıl cevap verilir böylesi sorguya?

Menüyü getiriyor kör olasıca, tepemde pineklemeyi sürdürüyor. Kulağına küpe olsun Necati, diyorum kendi kendime, bir daha bu lokantanın yanından geçmek yok. “Bacaklarını kırarım,” Yok, o sözü zamanında başkası etmişti. Meze listesinden atomu, favayı, deniz börülcesini, ezmeyi kesiyorum; yangından mal kaçırırcasına sipariş veriyorum. Akabinde “Ne içersiniz?” geliyor. “Yeşil Efe!” diyor, lafı ağzına tıkamak için “Ellilik, lütfen!”i yapıştırıyorum. Anca paklar. “Bizde yalnızca Tekirdağ bulunur,” diyor. Olsun ziyanı yok. Koy g. rahvan gitsin, içimde şiştikçe şişiyor. “Yanında buz ister misiniz?” diyor. Başımı evet anlamında sallıyorum. Yüreğimi oynatma kardeş. Bal kardeş, can kardeş. Anla halden be kardeş! Başka bir gün olsa kafaya takmayacağım meseleler. Ama bugün öyle mi?

Masayı donatıyor, donatırken soruyor gene “Abi, canın mı sıkkın senin?” Tam söyleyeceğim, gevrek gevrek “Hadi çıkar baklayı ağzından, kız meselesi mi?” deyiveriyor. Susuyorum. İnsan bindiği dalı keser. “Derdim merdim yok benim,” diyorum. Bir cigara yakıyorum. Püfür püfür püfürdüyor. Cigara üstüne cigara. Fanilalarıma kadar dumana yatıyorum. Mezeleri çarçur ediyor, adamakıllı ekmeği rakıya banıyorum. Yetmiyor, içimdeki yangın yerine buz gibi suyu dayıyorum. Yer sofralarında çaya banılan bisküvileri anıyor, sakladığım bilyeleri sini bezinin altında arıyorum. “Nimetle oyun olmaz,” diyen ninemin sesini duyuyorum. Yer sofrasından çay bardağını devirip ayağımı yakmayı diliyorum. “Başka bir şey ister misiniz, beyefendi?” Arabamın tekerine taş koyma da başka bir şey istemem, diyecem, demiyorum. Annem her seferinde beni sırtladığı gibi sağlık ocağına yetiştirirdi. Babam piyasada olmaz, söylenen ağır sözler tozlu yollara saçılırdı. Susmak en iyisi, öğrenmesi zaman alıyor. Mübareğin soruları gökten zembille iniyor. Favaya el sürmemişim. “Alayım mı?” diye soruyor. Cevabımı beklemeden “Kadayıf yaptırayım mı, abisine?” diye soruyor sonra. Alnımın damarı çatlıyor. Pireyi deve yapma, diyorum usuldan. Ne istiyorsun mazlumdan? Olur, böyle şeyler. Zaman uysal olmayı da ağır söz etmemeyi de vura vura öğretiyor. Mahalle kahvesinden arkadaşmışçasına “Yaptır, abisine!” diyorum. Dememle delikanlının yüzünde mavi bir tomurcuk açıyor.

Oğlan hoşnut oluyor ya ben de oluyorum. Ölenle ölünmüyor denilen şey tam da bu.

 

Fotoğraf: http://bit.ly/2JiJU32

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.