Lapsus* / Eyyüp Yıldırmış

‘Ben çirkin bir adamım. Bu yüzden işlemediğim suçla itham edilmiş, hüküm yemiş, cezamı çekerken ailemdeki herkesi kaybetmiştim. Yalnızlığım hiç akrabamın olmamasının yanı sıra çirkinliğimden ve en önemlisi: Katil olmamdan kaynaklanıyordu.

Evet, iki kişiyi vurmuşum. Öyle diyorlar. Sevdiğim kadını ve aşığını öldürmektendi giydiğim hüküm. Neyle suçlanırsam suçlanayım ne ceza alırsam alayım masumdum ve yine söylüyorum masumum. Her suçlunun masumluğunu iddia etmesi olağan diyebilirsiniz ama olayı bir de benden dinleyip katil olup olmadığıma siz karar verin istedim.

Çünkü bu anlatacaklarımı mahkeme heyeti dahil kimseye anlatmadım. Dikkate almayacaklarını bildiğim için, savunma bile yapmadım. Gerçi sizin verdiğiniz hükmün yüce mahkemenin kararı karşısında geçerliliği olmaz ama yine de anlatmak ve kararınızı duymak istiyorum hem sizin hem de okuyucularınızın.’

Gazeteye böyle bir mektup gelince yanıma foto muhabiri arkadaşımı alıp mektubu yazanla görüşmem için beni görevlendirmişlerdi. Verilen adresi sora sora bulmuş evin kapısına kadar gelmiştik. İki katlı evin alt katındaki odasındaydık. Küçük bir arka bahçeye bakan pencerenin aydınlattığı kadar yüzünü seçebiliyordum. Fotoğrafçı arkadaşımın flaşı her çaktıkça yüzünün ve vücudunun diğer kısımlarını görüp ürperiyordum. Ne de olsa,’ ben katil damgası yemiş bir adamım korkmakta haklısın’ diye beni sakinleştiren bu adamın azılı bir katil olabileceğine şaşırsam ve korksam da işimi yapmam için onunla konuşmak zorunda olduğumu da biliyordum.

Çekimlerden sonra biraz yatışmış olarak ses kayıt cihazını çıkarıp anlattıklarını kaydetmeye başladım.

 

‘Ailemin karşı çıkmasına rağmen gençliğimden itibaren bu olay yaşanana kadar barlarda, pavyonlarda korumalık yapıyordum. İri yarı ve çirkin suratlı biri olduğum için bu işi benden daha iyi yapabilecek biri yoktu. Lise yıllarında sporcuydum. Düzgün ve kaslı bir vücuda sahiptim. Yüzümde o zamanlar çirkin değildi açıkçası. Genç ve meraklıydım. Babamın otomobilini ondan habersizce kullanmış, talihsiz bir kaza sonucunda da yüzüm parçalanmıştı. “Bununla kurtulduğuna dua et” diyen doktorum elinden geldiğince yüzümü toparlamış ama bu operasyonlar sonunda yüzümde kalıcı bir çirkinlik oluşmasını engelleyememişti. Doğuştan değil sonradan olma çirkinim anlayacağınız.’

 

Bu saatten sonra artık başka iş yapma seçeneğim yoktu. Elimden gelmediği için değil, bu halimle kimse iş vermek bir yana yüzüme bile bakmıyordu. Kendimi içkiye vermiştim. Batakhanelerden çıkmıyordum. Ailem bu duruma üzülse de onların da yapabileceği hiçbir şey yoktu. Evimiz hariç varımızı yoğumuzu hastaneye yatırmıştık. Param olmadığı için önceleri çokça dayak yedim. Bu istençli bir seçimdi benim için: Çirkinliğimin vücudumda ve ruhumda oluşturduğu travmaları içerek unutma yolunu bilerek seçmiştim. Yediğim her yumruk, tekme tokat beni iyice biledi. Uçmaya yeni başlayan kuşun kafasını, gagasını kırarak uçmayı öğrenmesi gibi ben de dayak yiye yiye atmasını öğrendim.

Yeni işim belliydi: Benden iyi koruma olurdu. Öyle de oldu, artık batakhanelerde ve genelevlerde korumaydım. Birçok mekân değiştirmiş işimin en ince detaylarını öğrenmiştim, dayak yemesini ve atmasını benden güzel beceren yoktu bu âlemde. Ama hiç ateşli silah kullanmamış. Her şeyi bilek gücüm ve çirkin görünümümle halletmiştim (bunu neden söylediğimi az sonra daha iyi anlayacaksınız.)

Son işimde bir genelevde korumaydım. Bu insan pazarında işim rahat, keyfim yerindeydi. Sürüyle insanın açık kapılardan, camlardan seyredip beğendiğini alıp işi bittikten sonra dönüp arkasını gittiği o mekânlardan biriydi burası. Parası olan gelir olmayan ciğere bakan kedi gibi sadece seyretmekle yetinirdi.

Günlerin birinde yeni bir kız düştü mekâna. Uzun boylu, siyah saçlı, güzel ve ince parmakları olan bir kız. Buraya yakışmayan bir havası, ürkek ve ne kadar düzeltmiş olsa da doğu aksanlı bir konuşması vardı. Koruması bana verildi. Akşam taksiye bindirip evine, sabah taksi ile evinden alıp mekâna götürüp getiriyordum. Uzun süre bu gel, git devam etti. Yanında benim gibi çirkin biri varken yan gözle bakmak kimin haddine. Hem çirkin hem iri yarı bir korumaydım.

Çirkin suratlı bir korumaydım ama benim de bir kalbim vardı. Bizim raconumuzda çalışana göz koyulmaz, çünkü onlar mekânın sermayesi, namusudur ama gönlüm yanmaya başlamıştı yeni kıza.

Bazı akşamlar beni evine çay, kahve içmeye çağırır geri çevirmezdim. Çünkü dünden razıydım onunla vakit geçirmeye. Küçük bir bekâr eviydi burası. Girişin hemen karşısında ayakkabı dolabı ve askılık, sağ yanda banyo ve tuvalete açılan bir kapı. Solda hemen yanda mutfak karşısında yatak ve oturma odası karışımı bir oda hepsi bu. Dikkatimi çeken başka bir şey ise; oda girişindeki duvarda benden daha çirkin bir adamın resmiydi. “Babam” demişti ben o benden çirkin resme bakarken. “Çocukken ölmüş, annemle beraber köyde sele kapılmışlar. Ben anneme benzerim bir de ağabeyim var tıpkı babama benzer ama onunla küsüm. Daha doğrusu o benimle konuşmaz. Bir hayırsızın sözüne kanıp köyü terk ettiğimden beri.” Bana bu ortamdan kurtulmak çoluk çocuğa karışıp evinin kadını olmak istediğini anlatmaya başlamıştı son zamanlarda. Genç ve güzel bir kadındı. Hayalleri ve beklentileri vardı. Bunun mümkün olmadığını dilim döndüğünce izah etmeye çalıştım. Su testisinin sonunun suyolunda kırılmak olduğunu söyledim ama anlatamadım. Ne de olsa ben bir çirkin adamdım. Ben neydim ki sözüm ne olsundu. Oysa onu bu hayattan kurtaracak biri varsa o da bendim. Çünkü bu ortamdan kurtulmak için insanın ya sağlam bir dayanağı ya da ölümü bile göze alabileceği bir sevdiği olmalıydı.

Bu akşamların birinde, o mutfakta çay hazırlarken sehpanın üzerindeki bir mektup zarfı dikkatimi çekti. Açık zarftan dışarı taşan kâğıdı gördüm. İçeri girerken gözü elimdeki zarfa takıldı kızın, sonra sehpaya döndü,

-Mektuplarımı mı karıştırıyorsun, ne hakkın var, diye çıkıştı. Şaşırmıştım,

-Hayır, sadece baktım, diyebildim.

-Sadece bakmışmış. Kimi kandırıyorsun? Geçen gün de kapının kilidi ile oynanmıştı. Onu da sen yaptın değil mi deyince, kapıyı vurdum çıktım. Aniden gelişen olaylar karşısında elimdeki mektubu cebime koyduğumun ne ben farkındayım ne de o. Çirkin ve kalpsiz bir adamdım fakat karşımdaki sevdiğim kadındı. Elim kalkmadı, dilim varmadı. Öylece çıkıp gittim evden dediğim gibi.

Akşamcı kahvehanesinde otururken elim cebimdeki zarfa uzandı. Açtım şunlar yazıyordu: “Tanışalı kısa bir süre olmasına karşın bu denli sana bağlı olduğuma inanamıyorum. Birbirimize geçmişimizi tam olarak anlatamadık biliyorsun. Ben hep sormuş, sen hep kaçamak davranmıştın. Randevu yeri olarak bu sahili köprünün dibindeki balık ekmekçinin önü demene ne anlam yüklemeliydim karar verememiştim.

Yüzünü saklamak istercesine öne taradığın saclarını kemikli ince uzun parmağınla gözünün önünden kulaklarına doğru savurup” hoş geldin” diyeceksin. Üzerine sinmiş ucuz kolonya, parfüm kokusuna mana veremeden boynuna sarılacağım.  

Koluma girip “balık ekmek” teklif edeceksin. “Şarap da olsaydı yanında” diye ekleyecek, ucuz şarabın kekremsi tadını aklına düşürüp dudaklarını büzecek. Kuytu bir kanepeye oturup bir sigara yakacaksın. Gözümüz önce köprünün ışıklarına takılacak sonra tüm kenti süzeceğiz. Rüzgâra kapılmış inci taneleri alnını, yüzünü kaplayacak fenerin ışığı düştükçe teninde havai fişekler patlayacak gözlerimi senden alamayacağım. Önümüzdeki uzun hayatımızdan, aşkımızdan söz edecek. Başka şehirlerde, şimdikinden ayrı insanlar olarak yaşayacağımız günleri hayal edeceğiz.

Yağmur başlayacak, beraber sırılsıklam olacağız. Yakındaki büfeye sığınıp yağmurun dinmesini bekleyeceğiz. Yüzünü mendilinle silecek, bana uzatacaksın. Mutluluktan uçacağım.  

İçimden ıslak dudaklarını öpmek geçecek. Sana iyice sokulacağım. Ansızın yüzümü göğsüne bastıracak, parmaklarını saclarımda dolaştıracaksın. Yüzüme değen saclarını korkarak koklayacağım.  

Bir patlama kulaklarımızı yırtacak, “öldüreceğim o kadını”, diye bağıran adamın sesini duyacağız. Daha önce defalarca karşılaştığım ama sana söz etmediğim o çirkin adam arkamızdan bağıracak.  Kurşun sırtımdan girip kalbimden geçerken tuhaf bir ılıklık oluşturacak bedenimde. Kafamı istemsizce kaldırıp yüzüne bakacağım. Gözlerinden gökyüzüne yükselen havai fişekleri göreceğim. Sıkıca birbirimize sarılıp yere yığılacağız.”

Ne amaçla kime yazılmıştı bu mektup. Elimdeki kâğıt parçası bir kor olmuş avuçlarımı yakmıştı. Kaldırıp fırlattım. Demek uğruna ölümü göze alabileceği bir sevdiği vardı ve bu genç resmen beni cinayete teşvik ediyordu. İçimi kin, öfke, nefret, intikam kaplamıştı. İşin aslını öğrenmeye kararlıydım.

O akşam mazeret uydurup işe gitmedim. Niyetim giriş kapısının karşısındaki çay ocağında nöbete yatmaktı.  Öyle de yaptım. Evlerin kapanma saatinde bekleyen araçlardan birine bindi. Başka bir taksiye atlayıp şoförüne önümüzdeki aracı takip etmesini söyledim. Sahilde durdurdu arabayı. Ben de hemen ardından indim. Balık ekmek, havai fişekler, yağmur derken gözden kaybettim. Az ileride ikisini büfede gördüm ansızın. Yağmurdan korunmak için içeri girmiş sarmaş dolaş oturuyorlardı. Adamın sırtı bana dönük, kadının yüzü adamın omuzlarındaydı. Bakışlarımız kesiştiği an şaşırdı gözlerinde korkuyu, ölümü gördüm. İçimden ikisini de öldürmek, hem de tek kurşunla yere sermek geçtiğini hissetti sanki. İşte o an,

-Öldüreceğim o kadını ve aşığını, diye bağırmış da olabilirim, elimde tabanca olsa ateş de ederdim. Silahın çok yakınımda patlamış olması dahil tüm işaretler beni suçlu gösteriyordu ama yine tekrarlıyorum, ben yap ma dım. Daha önce dediğim gibi tüm işlerimi kaba kuvvet ve çirkin yüzümle halletmiştim. Hiç silah kullanmamıştım, yine de kullanmam.

Olay yerinde donup kalmıştım. Bir çirkin adamın genç sevgilileri arkadan vurup ikisini birden öldürdüğünü söyleyen satıcının tarifi bana uyuyordu. Suç aleti aranmış ama bulunamamıştı. Olsun, suçlu bulunmuştu. Polisler, karakol, hapishane, adliye, duruşma ve karar; otuz yıl ağır hapis. Hafifletici neden çirkinliğim(!) olunca yirmi yıla düşen cezamı çekip hapisten çıkmıştım.

Davayı izlemeye gelenlerin yüzlerindeki ifadeleri görmek için duruşmam sırasında mahkeme salonunu şöyle bir kolaçan ettim. Kalabalıkta dikkatimi çeken biri vardı. Arka sıralarda oturan, benden daha suratsız daha çirkin bu adam kızın duvarında fotoğrafı asılı adama tıpa tıp benziyordu. Göz göze geldiğimi ona baktığımı fark edince salondan telaşla çıkıp gitmişti. Asıl suçlunun ben değil az önce dışarı kaçan bu adam olduğunu söylesem, anlatsam kim dinler kim inanırdı.

Sustum onca yıl. İçime attım. Anlatmasam bu yükü daha fazla taşıyamayacağımdan korktum.  

Ben masumdum, yine söylüyorum, masumum. Umarım bu çirkin adamın sözlerini dikkate alıp inanıyorsunuzdur.’

Ben inansam bile bir işe yaramazdı, bunu biliyordum ama kalemim sürçmeden adamın dediklerini aynen aktarabilirsem belki bir nebze vicdanı sızlar birilerinin diyerek dosyayı hazırlayıp gazeteye teslim etmek için sabırsızlanıyordum.

 

Lapsus (*): Sürçme.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.