LALE MEVSİMİ – 4 / Nalan Katı

 

  1. GÜN

“Olsun, ruhumu tehlikeye atmaktan iyidir.” Diyerek yanıtladı Michele. Dünden beri sadece okumaya değil, her şeye doymuş gibiydim. Her şeyin açıklaması ancak bu kadar net, kısa ve öz yapılabilirdi. Güven sarmıştı her yanımı. Biraz burukluğum vardı ama önemsememeye çalışıyordum. Netlik için önce karışıklık gerekli. Netlik, karışıklığın arasından çıkıyor. Tıpkı temizlik için pisliğin olması gerektiği gibi. Kafamı pencereden uzatıp mis gibi havayı içime çektim. Herkesin kendini özgür hissettiği çok sevdiğim şehirde yoktu bu mis gibi hava. Kirlenmemiş, çam kokusuna karışmış çiçek kokularıyla harmanlanmış hava ciğerlere doldukça insanın zihni berraklaşıyor. Heyecanım durulmuştu. Giyindim ve kahvaltı için çıktım. Sabah kahvesi içiyordum. Türk kahvesi. Orta şekerli…

Elindeki peyniri tavus kuşunun önüne attıktan sonra gülümseyerek başıyla selamlayan kadına istemsizce gülümsemiş, selamını almıştım.  Bir yerden tanıyordum ama nereden? Son zamanlarda çok unutkan oldum dedim kendi kendime. Havuza girmeye karar verdim. Hava çok sıcaktı. Fincanımı kapatıp hazırlanmak için odama döndüm. Doğruca havuz başındaki en kısa boylu lale lambasının altındaki şezlonga yerleştim. Kimse yoktu. Sevecen garsonun yanıma geldiğini fark etmedim. “Bir isteğiniz var mı Lale Hanım?” Elindeki kokteyl bardağını yanı başımdaki sehpaya bırakırken gözlerimi açtım. “Hayır, teşekkür ederim” derken aklımı okumuşsun geçiyordu içimden. Süslü, rengarenk, bol buzlu koca bir bardak meyve suyu… Yanımdan uzaklaşırken bardağı yarılamıştım bile. Hayır demek kabalıktı, ayıptı! Zayıflıkmış! Öfkeye dönüşen pişmanlıkmış. İnsanın kendisine yaptığı en büyük kötülükken, başkasına yaptığı yanlışmış. Başa çıkmaya çalışırken, sıkılmış ve bıkkınlığım tahammül edilemez olmuştu. Sonuç kaçınılmaz oldu. Ve işte buradayım ve enteresan bir şekilde doğru yerde olduğumu hissediyorum. Garip bir güven duygusu hakim üzerimde. Ne için olduğunu bilmesem de, içimden “Evet!” diyen sese inancım öylesine kuvvetli ki, kendimi ona teslim olmuş hissediyorum. Yine de bu kadar hasta bir aileden geliyor olmak tedirgin edici, korkutucu. Neyse ki babama çekmişim. 9 yaşından beri anneme aşık olan babama. En son hastanede yatışında hiç kimse ile görüşmesine izin vermemişti doktorlar. Bir hafta sonunda karşılaşmaları Türk filmlerini gölgede bırakmıştı. Uzun koridorun iki ucundan birbirlerine ağlayarak koşturmuş, herkesi gözyaşlarına boğmuşlardı. Birbirine bu kadar zaman aşık kalmayı becermiş bir çift olabileceğine görmeden inanmakta zorluk çeker insan. İyi günler değil, kötü günler, zor zamanlar aşklarının alevini söndürmemişti. Kopmaz, kopamaz bir bağa dönüşmüştü acıları. Otoriter bir kadındır annem. Kalabalık ve baskıcı bir aileden gelişinden öğrenmiş. Kalabalık hiyerarşiyi getirmiş. İşlerin tıkır, tıkır gitmesi için kurulan düzende sevgi unutulmuş, konuşulmamış bile. Çekirdekten öğrenmiş aile yönetmesini. Sevgiyi göstermek, ağlamak zayıflık bellenmiş. O yüzden sevgisini göstermesini sevmezdi annem. Uykumda severdi beni. Uyuyorum sanırdı. Ben de, sevmeye devam etsin diye uyuyor numarası yapardım. O sert görünümünün altında yufka gibi bir kalbi vardı, biliyorduk. Terlemiştim. Denize gitmemeye üşenmiş olmamın sonucuna katlanıp kendimi serin sulara bırakmam beş dakikamı aldı. Tekrar güneşlenmeden odama döndüm. Güneşin batışını veranda da izlemek istedim. Şarap eşliğinde karşılayacaktım gün batımını. Yemek faslını çabucak halledip şarabımı da alıp, verandada ki sallanan sandalyede oturacaktım. Derenin sesine ritim tutan kurbağalara, kuşlar vokallik yapıyordu. Bu dünyanın içinde bambaşka bir dünyadaydım. Yakışıklımın solosuyla birbirinden ayrılan dünyalar…

Gökyüzü yıldız doluydu. Bu kadar güzellik arasında kendimden sıkılmışlığım yakama yapışmıştı. İçimde de ayrı bir dünya vardı. Öncesini hatırlayamayışımdan en çok orada vakit geçiriyordum. Gecenin huzurundan nasibimi alamayınca bir kadeh daha şarap almak için restoranda gittim. Kahvaltı yaptığım masada oturan kadın elindeki kahve fincanına bakıyordu. Selamını almak zorunda kalmamak için başımı çevirip hızlı adımlarla bara yöneldim. “İyi akşamlar” dedi arkamdan bir ses. Şişeyi almaya karar verdim o an. Acelem var, hiç havamda değilim edasıyla kadehimi de alıp, “iyi akşamlar” dedim. “Yarın dönüyorsunuz sanırım” dedi uzaklaşmama fırsat vermeden. Yarın mı? Şaşkınlığımı anlamıştı. Garip bir kadındı. Değişik… Yine o gülümsemesiyle “Yol gözüktü size” diye devam etti. Alaycı bir tebessümle bir şey söylemeden odama döndüm. Bora çocuk istiyordu. Bir çocuk her şeyi değiştirmeye yeter mi? Yoksa en az üç çocuk mu? Telefonum gözüme takılıyordu. Verandaya çıkıp oturdum. Düşüncelerime ayak uydurmaya çalıştığımdan daha hızlı içerken daha hızlı sallanıyordum. Ne zamana kadar burada kalacaktım? Gündüzü gece, güneşi ay kovalarken zaman su gibi akıp geçiyordu. Start bekleyen hamledeki bir yarışçı gibiydim. “Geçmişinin önemli olduğunu biliyorum, çünkü herkes için önemlidir” Bıktırmış olsam da en zekice cevapları aldığım terapistimin dedikleri geçiyordu aklımdan. Sallanmaktan rahatsız olup sandalyeyi durdurdum. Mide bulantısıyla baş dönmesi arası bir halde sandalyeden kalktım. Adrenalin damarlarımda yaka yaka tur atmaya başlamıştı. Artık karar vermeliydim. Bilmeli, görebilmeliydim…

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.