Kuytuda / Erinç Büyükaşık

 

Caddenin sabahki o curcunalı, civcivli halinde içinde bir yığın vesveseyle yürümeye koyuldu. Memurundan satıcısına barlardan çıkan çakırkeyif gençler, hemen herkes bir yılın bitişine dair kendince bir öykünün içinde. Dar kaldırımlar, yürümeyen trafik, ışıl ışıl cadde içinde kendisini bir insan cehenneminde hissetti. Bu hercümerç içinde tökezledi, yer yer sendelediğini fark etti. Mağazalar dev yılbaşı indirimi ilanları, piyangocu son gün müşterisi peşinde… Saat on iki olduğunda sihirli bir dünyaya gireceğini sanan tuhaf bir kalabalık. Arapça tabelalar dışında her şey yabancıydı ona. Türkçeyi iyice sökmüştü de bu şehirde o bitmez tükenmez insan selinin içinde hep bir parça tekinsiz hissediyordu kendini.

Hava kar havası,  incecik montla aklı başında kimse çıkmaz dışarı bu havada. Bir titremedir tuttu, öksürük de cabası. Ulan, tekme tokat attılar seni işte o evden.  Vay be bir yıldır biriktirdiği paranın üstüne nasıl da yattı İbrahim’le Maruf. O kutunun içindeydi o para, emindi, vallaha da billaha da içindeydi işte. Gece ranzanın altındaki kuytu köşeye koymadan saymıştı hepsini. Bir gece önce lokantadan aldığı haftalığın yarısını da içine yerleştirmişti kutunun. 200 kâğıt yeter demişti aç kalmamak için bu ay. Kiradan düşeni de vermişti İbrahim’e dün. Mendebur ev sahibiyle başkası da öyle yüz göz olamazdı zaten. Şeytan tüyü vardı itte, ev sahibi de sevmişti İbrahim’i. Bakın bu İbrahim hatırına arttırmadım kiranızı. Bir yıl oldu neredeyse. Halinize şükredin demişti geçen kapıya dayandığında.  Her ay geciktirerek veriyorlardı ufacık odanın kirasını. Sürekli tepelerinde bitiyordu adam kirayı her geciktirdiklerinde. Ulan tam da parayı denkleştirmek üzereydi. Aracı cumartesi alacaktı parayı ondan. Kamyona tıkışıp ver elini Kuşadası. Oradan botla Samos. Yitip giden hayalini tekrar getirdi aklına. Tüm düşlerin silinip buharlaştığını hissetti akşam akşam.

Karın yağacağı aşikâr. Midesine günlerdir doğru düzgün bir şeyin girmediğini fark etti. Bu haltın altında Maruf’un payı var besbelli. Yine belagatini konuşturup suçlu ilan ettin ya beni. Başı namazdan kalkmaz dürzü. Kesin başı secdedeyken ilişti gözü ranzanın altındaki kutuya.  O bekâr odasına dönmek olmaz, hepsi hırsız kancık. Aynı bela günlerini yaşamadık sanki. Savaşın ardından evsiz barksız, yapayalnız kaldığımda İbrahim’le yan yanaydık. Puşt herif nasıl da satıverdi beni. Bombardımandan sonra İbrahim’le ölüleri gömüp yayan günlerce yürüdüler Türkiye sınırına kadar. Camekânların yanından geçerken vitrinlerdeki görüntü zihninde savaşla yer değiştirmişti sanki. Yıkıntılar, taş taş üstünde bırakmadılar bombardımanda. Toz bulutu, duman, silahlı kurtlar da dumanlı havayı severmiş demek ki. Ölüleri sayamamıştı kimse, aklın alamayacağı sayıda ölü. Çürüyen etin koktuğunu o günden sonra öğrenmişti, öyle hızla çürüyordu ki insanoğlu. İt gibi titremişti o gece de.  Hem de aç biilaç geçirmişti geceyi.

Bir gece önce üçünün de kafası dumanlıydı.  Tarlabaşı’ndaki bekâr odasındaydılar. Maruf iti de içmişti meretten. Nasıl da sinsice, hesap kitap içinde izliyordu onu. Ağzını bıçak açmamıştı gece boyunca. Her nefeste bildiği duaları sıralıyordu. Allahü teala günahlarımızı affetsin, bari biradan zıkkımlanmasaydın it. Ne zamandır kuşkulanıyordu zaten herifçioğlundan.  Tüm bunları aklından geçirirken cebindeki pakette üç tek sigara kalmış olduğunu fark etti. Birkaç bozuk para ve beş kâğıt…

Mağazanın camında yansıyan yüzüyle irkildi bir an. Pancar gibi bir surat, sağlıksız, öldü ölecek bir kemik yığını. Gömleği, yüzü kan içinde. Başı nasıl da zonkluyordu. Hava kararınca şehir ışıklara gömüldüğünde ne de görkemli görünüyor bu şehir dedi içinden. Ürkütücü, yıldırıcı ama görkemli. Hayali bir lunapark gibiydi cadde. Ulan Maruf, kaç gündür ketumdun zaten. Herifçioğlu nasıl da cihatçılarla Halep’in işgaline katıldığını, zavallı bir adamın kesik kafası elinde bir fotoğrafı böbürlene böbürlene bir ara İbrahim’e göstermişti. Dün gece üçü de sırtlarını duvara yaslamış sarı, ölgün ışığa teslim olmuş odada oturuyorlardı. Bira içesi gelmişti İbrahim’in. Hadi ulan içelim demişti o da. Oda oldukça pisti. Üç tekli yatak, bir dolaptan ve plastik bir masadan başka bir şey yoktu içeride. Masanın üzerine yine öte beri, yiyecek artıkları, sönmüş sigaraların bir dağ yığınına döndüğü kül tablası vardı. Midesini kaldırıyordu bu izbe zaten. Odadaki ağır ter kokusu tahammül edilir gibi değildi. Pencere pervazından giren soğuktan iyileşememişti bir türlü. Öksürüyordu kaç gündür. Odadakilere kırık bir tebessümle yaklaşıyordu ne zamandır. Bir güvensizlik, tekinsizlik hortlamıştı odada işte.  Lanet okudu kendine. Halbuki hep iki satır sohbet edebilmenin telaşında olmuştu ikisiyle de, her ne hikmetse İbrahim de soğuktu bir haftadır. Kırık dökük basamaklarla çıkılan Tarlabaşı’ndaki yoksullar evinde ruhunun yalnızlığıyla savaşmaktan bunalmıştı. İbrahim’in arada bir kalçası büyük, varlıklı, yaşlı kadınlarla para için yatıp kalktığıyla böbürlenmesi dışında konuşulacak bir şey yoktu odada zaten.

Bir ara paradan söz etti onlara, yok ulan, yok işte yerinde, şakaysa boktan bir şaka, bilmiyor musunuz kıçımı kurtarmak için aylardır biriktiriyordum onu. Ne de pişkindi Maruf. Kimle yemişsen ona sor puşt diye üstüne yürüdü sonra. İbrahim’le tekme tokat giriştiler çocuğa. Yüzü gözü kanlar içindeyken İbrahim’in kırbaç gibi yükselen sesini işitti. “Siktir git lan buradan, nerede gebereceksen orada geber, senin katilin olacağız, elimizin altında kalacaksın vallaha.”

Cadde boyunca ilerlerken ince bir sızı hissetti yüreğinde. İçi kaldırmıyordu enayi yerine konulmayı, hem suçlu hem güçlü deyyuslar diye küfretti. Vitrin camlarına yılbaşı kalabalığının gölgeleri yerleşmişti. Zihninde ise İdlib’de enkaz altındaki sokaklar belirdi o an.

İdlib’de body salonunda vücut geliştirdiği günlerden yeller esiyordu iki yıldır. Türkiye sınırındaki kampta sakalları uzamıştı iyice, güçten düşmüş, cılız bir berduşa dönmüştü. Saçlarındaki akların da farkındaydı üstelik. Camda oluşan yansımasına öfkelenirken karın başladığını fark etti. Usul usul yağıyor hem de. Bir şeyler yemeliyim dedi içinden. Caddenin köşesindeki büfeye vardığında kasadaki iri yarı gencin ona kuşkuyla, tedirginlikle baktığını fark etti. Cebini yokladı o sırada. Aha işte iki lira, diğer cepte de bir lira olacaktı. Dönerin parasını denkleştirmişti neyse ki. Ayran olmayıversin dedi kendi kendine. Benim de yılbaşı ziyafetim bu olsun bu yıl. Tedirgin bakışlarla oğlanın elinden aldı dürümü. Ne güzel de kokuyordu. Bir lokmada indirmişti dürüm tavuğu mideye. Kasadaki genç dikkatle onu izliyordu dükkândan çıkarken. Yanındaki bir iki arkadaşı kasadakinin kulağına bir şeyler fısıldadı.  Ürkünç bakışlardan uzaklaşmak istedi o an.

Ulan altlı üstlü lafların ustasıydı Maruf da İbrahim de. Nasıl da üste çıktılar, diye söylendi yol boyu. Caddenin kalabalığından uzaklaşıp ara sokaklarda kaybolmayı düşündü. Kar usul usul yağmıyor şimdi, öfkeli, tipi de başladı. Dönemem o odaya, lokantaya bu halde gitsem Rüştü Usta siktiri çeker, yarın işe de gidemem besbelli dedi içinden. Yarım yamalak Türkçesiyle kimseye derdini anlatamayacağını düşündü. Üstelik polis sorgusuz sualsiz tıkardı içeri. Çok da ortalarda görünmemeli. İt gibi titredi yine, ellerini ovuştursa da nafile. Soğuk bağrından giriyordu incecik monttan dolayı. Delikten kunduranın içi vıcık vıcık su olmuştu.  Ceplerini karıştırdı. Bir yığın gereksiz kâğıt, buruşuk hepsi de. Cebindeki son beş lira da aralarındaydı. Kâğıtların arasında bir fotoğraf ilişti gözüne. Hangi ara cebine sıkıştırmıştı fotoğrafı. Gece gece köhne evlerin, rengi solmuş apartmanların önünden bir hayalet gibi süzüldü. İçine derin bir yeis çöreklendi. Caddenin curcunasından oldukça uzaktı şimdi. Bir sigara yaktı çinili süslemeleri olan apartmanın kapısına vardığında. Taş basamaklara çöktü o an. Basamakların soğuğunu, ıslaklığını hissetti kıçında. Kar durdu, tipi dondurucu ama. Bulutlar dağılmış, ay gökte buğusuyla duruyor. Çakmağını çıkarıp bir sigara yakmaya yeltendi.

Çakmağın alevinde anılar, yiten gençliği canlandı bir an. Rengi solmuş montun içinde küçüldükçe küçüldü, hayaller sigaranın dumanıyla dağılırken.

İbrahim İdlib’de tahta koltuklar, sedirler yapardı o zamanlar. Arada bir uğrardı o da İbrahim’in dükkânına. O yıllarda aklı bir karış havada bir delikanlıydı, bari yanımda çalış demişti o gece. Bombardımanın olduğu gece ikisi de meyhanedeydi. Anası, bak geç gelme oğlum, falafel, yanında da humus yapacağım oğluma deyip oğlu zil zurna eve gelmesin diye ikna etmeye çalıştıysa da o çoktan üçüncü bardağı bitirmişti. Duman altı ve kasvetliydi meyhane. İbrahim’in de keyfi yerindeydi.  Her gece eve küfelik döndüğünde zifiri karanlıkta şehri izlediği geldi aklına. Damda anası salçaları kurutmaya başlamış, rüzgâr bulutları süpürmüştü çoktan.

Zihninde meyhane, İdlib’deki evin içindeki isli lambanın gölgesinde beliren yataklar, yorgan, kerevetin dibindeki pencere canlandı. Hepsi o kadar uzakta ki şimdi. Sigarasından bir nefes daha çekti. Zihni dumanlandı bir an. Meyhanede İbrahim kalın kaşlarının dumanlı bir çift gözle etrafına bakıyor. Fayruz çalıyordu bir yandan. İbrahim’in dudağının ucundaki sigara külü dökülmüyordu bir türlü. Diline dolanan Ana La Habibi’yi mırıldandı bir yandan. Yüreğini yakardı ikisinin de bu şarkı. Oğlum body mody bırak şimdi, iş güç yoksa bitersin bu şehirde. Bak savaş da dibimizde. Halep’i bombalamışlar dün. İçinde bir korku türedi savaşın o kadar diplerinde olduğunu düşününce. İbrahim haklıydı besbelli. Rakı da susuz içilir mi ulan diye eğlendi onunla sonrasında. Bir uğultuyla irkildi bir süre sonra.

Yıkıntılar arasından canlı çıktıkları için şanslıydı ikisi de. Şehirde yıkılmadık yer kalmamıştı.  Her yanda ağır bir yanık kokusu vardı. Bombardımanda bir gaz bulutunun yükseldiğini söylemişti sağ çıkanlardan biri. Bir şehir efsanesi olmalı dedi içinden. Sokaklarda ölüm sessizliği. Çığlıklar duyduğunu hatırladı. Ardından bir tevekkül hali. Ölülerin başında bekleyen ıssız bakışlar. Anasının ve kardeşinin cesetleri çıktı evin yıkıntıları arasından diğer gün. Battaniyelere sarılıp ateşin karşısında bir umut bekledi evin köşesine vardığında. Anıların kırık aynasında dağılan hiçbir parçayı toplayamadı o geceden sonra. Tek bir fotoğraf vardı elinde, cebinden çıkarmadığı sararmış fotoğraf. Bahçedeki sardunya, toprağından koptu artık.

Taş basamaklarda ellerini ısıtmaya çalıştı. Rüzgârın kamçılayışıyla titredi yine. Bir – iki kedi çöp yığınlarının arasından zıplayarak uzaklaştı. Apartmanın üst katında yıl başı eğlencesi yapıyor birileri. Ellerini hohladı yine. Sokağın bu tarafından caddede yürüyen insanların bir karınca gibi göründüğünü anladı. O kadar yokuş çıkmıştı besbelli.

Cebindeki fotoğrafa ulaşmak istedi. Sarı, ölgün ışıkta fotoğrafı gözleriyle incelemeye koyuldu. Lazyike sahilinde denizden çıkmış iki kişi. Biri kardeşi Necip.  Kuytuda, bir köşede annesinin yaşlı bakışları. Kaç gecedir rüyasına giriyordu annesi zaten. Solgun, gözaltları kırışmış yüze, menevişlenen, gölgeli gözleriyle bakmak istedi yeniden. Nafile, sadece anılar bunlar, rüzgâra dağılan hayaller.  Anızlar, sapların arasından pamuk tarlaları, zeytin bahçeleri boyunca yıkılmış şehri arkalarında bırakıp sağ kalanlar Türkiye sınırına doğru haftalarca yürüdüler. Kalabalıktaki kadınların bir kısmı bombardımanda ölenlerin ardından ağıtlar yakmıştı. Hepsinin sırtlarındaki denklerin ağırlığı ezici, yorucuydu.

İstanbul’a gitmeli demişti İbrahim. Avrupa’ya geçmenin başka yolu yok. Üç beş kuruş para biriktiririz, koca şehir bir iş bulunur elbet. İstanbul bir dehlizmiş halbuki, bir dehlizin içinden çıksan başka bir dehlizde kayboluyorsun. Bir sigara daha yakmak istedi bunları düşünürken. Ulan kardeşim diye belledim seni İbrahim, o puştla ne diye tezgâh kurdunuz diye söylendi içinden. Gömleğinin içine dek işleyen soğuk iyice bezdirmişti. Çakmak zorlandı bir iki, kalan son sigarasını yakmak istedi. Dumanında kaybolmak geçti içinden sigaranın. Havai fişeklerle irkildi o an. Demek ki yeni yıla girmişti herkes. Apartmandaki sesler yükseldi eğlencenin ve müziğin ardı sıra.

Yıldızlara içini kemiren, onu bitiren yalnızlığı, yoksunluğunu anlatmak istedi. Fotoğraftakiler yok şimdi. Kendisi de yok sayılır, sadece bir canlı cenaze.

İki çift göz öfkeyle dikildi karşısına. Söylediklerini anlamadığını fark etti adamın. Elindeki sustalıyı görünce tedirginliği, korkusu arttı. Elleri soğuktan buz kesmişti. Yarım yamalak bedenini hareket ettirebildiğini anladı. Yorgun ve bitkindi. Azrail’ini beklercesine gölgenin kendisine yanaşmasına izin verdi.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.