KUŞ MEZARLIĞI BÖLÜM 2 / Leyla Semizer

 

_2_

( kendi penceresinden dışarı bakıyor kadın görebildiğince)

 

Yaz, bir yakınlık belirtisi olarak, renklerden başlamış, mesela ağaç yaprakları daha yeşil, papatyanın göbeği sarılık geçiriyor, gelincik daha bir gözü kara.Evet, bunların hepsi yazın hüneri. Kirazın böyle kıpkırmızı kızarması da.
Atık bir su gibi geçiyor aklımdan, şifam da zehirim de olan beyaz süt.Taşırmadan dışıma anılara içirilecek, yapışkan bir yalana ihtiyacım var.Kavlayan ağaç kabukları benden dökülmüş sanki, bulabildiğim her ”ama, fakat” cümlelerimle beraber.
Kuru otlar arasında dizlerime kadar gömülerek yürüyorum, mümkün her şeyde tohum ıslahına giden medeniyetin, peyzaj denilen zulmün, bu bahçeye uğramamasına ayrık otları, çiçekler adına sevinerek…
Her şeyin çok hızlı değiştiği bu yıllarda, her an taştı taşacak süt köpüğü gibi duran bulutların, bahçeden görüntüsü hiç değişmemiş.Aslında, sahipleri dışında bahçede de kayda değer bir değişiklik yok.Kapının üstündeki tabela bile öylesine baştan savma ki, yıllar yılı hiç yenilenmemiş olabileceğini bile düşündüm. Yağ tenekesinden kesilen dikdörtgen bir parçanın, iki kenarı biraz içine kıvrılarak rulo yapılıp keskin kısmı etkisiz hale getirilmiş. Geçimsiz çocuklar gibi ayrık duruyor mavi harfler.
Tabelayı kendime benzettim bir an, gençliğimin keskin köşeleri içime kıvrılıp zararsız hale getirilmiş de adım yeniden konulup, kendi halime bırakılmışım gibi…
Bahçeye adım atar atmaz sanki onca yıl geçmemiş aradan da; dün, daha önceki gün,ondan önceki gün de hep buradaymışım, okul çıkışı arkadaşlarla şöyle bir soluklanıp bir iki çay içip gitmişiz gibi.
Herhalde, bu nedenle yabancılık çekmedim. Bahçeye girer girmez italik yazılmış bir mısra gibi duran günebakanların yakınındaki masaya oturdum.
Yerlerde, düzensiz dizilmiş taşların eklemleri içinde minik otlar boy vermiş, karıncalar otlar arasında bir kaybolup bir görünüyorlar, gayet nizami bir yürüyüşleri var. Benimse tüketemeyeceğim kadar simit kırıntılarım ve susamım.
Garsona göstermeden masanın altına döküyorum kırıntılarımı, karıncaların bir kaç kısa kış günü bana şükran duyabileceklerini düşünmek iyi geliyor, lifli bir meyve gibi iyice yumuşayan vicdanıma.
İnsanca yaşanabilir bir dünya inancımdan geriye, karınca imecesine duyacağım bu hayranlığın hayretini susturmadan; yeryüzü değilse bile yer altı daha yaşanılası bir yer olmalıydı. Sanki bir yüzü varmış gibi yerin.Ne bileyim işte, dünya karıncalar için daha yaşanılası olacaksa ne önemi var diyorum kendi kendime .
Oturduğum yerden kalkıp hesabı ödemek için kasaya geçerken,
kasanın yanında duran oldukça eski basım şiir kitabıma gözlerim takılıyor.Elimi atıp kapağını kaldırıyorum.Neredeyse okunamayacak kadar solmuş kendi el yazımı, imzamı görmem beni şaşırtsa da asıl ona yazdığım kısa notu görünce ‘’bu kadarı da olmaz !’’diye düşünüyorum.Emin olmak için soruyorum:
-Bu kitap sizin mi?
-Hayır, dün bir müşteri unutmuştu. Belki uğrayıp alabilir bugün.
Kitabı unutan müşteriye dair kelebek sorular uçuştu zihnimde, oysa o kelebeklerin her bir beneğini yıllarca o boyamıştı zihnimde.
Şimdi garsona bu eşkal tariflerimden birini bile söylesem, benim için
hiç iyi şeyler düşünmeyecekti.
Desem ki; ‘’Nasıldı gözleri? Renginden ziyade; aceleyle iki durak arasında koşuşturan yolcu gibi yüzünüzde gezindi mi?’’
Onu bir kez bile gören biri mutlaka fark ederdi, ağzının sayfası içine kıvrılıp okunmayı bekleyen bir kitap gibi durduğunu.
‘’Ya sesi? Ses tellerinin bir yarısı, ağırladığı turnaları ürkütmekten korkan bir el gibi usulca dalgalanırken, diğer yarısı gitmeye meyledeni vazgeçirmemek için bir görünüp bir kaybolarak sallanan el miydi?’’
Daha neler sormak isterdim ama birden çay bahçesinin kapısı açıldı.Az önce oturduğum masaya doğru yürüdü, beni fark etmedi . Hiç yabancılık çekmeden az önce oturduğum masaya geçti. Yüzünü günebakan sırasına dönüp düşüncelerini sıra sıra yanlarına dikti.
-Hah, işte bu adamdı ! dedi kasiyer.
-Arkadaşım o benim, .İzin verirseniz kitabını ben vermek isterim kendisine. dedim .
Cevabı beklemeden elime kitabı alıp masasına doğru yürüdüm, hemen arkasına geldiğimde kitabı masaya bırakıp;

“ağlamadan/ dillerim dolaşmadan/ yumruğum çözülmeden/ gecenin karşısında/ şafakta utanmayıp/ utandırmadan aşkı/ üzerime yüreğimden başka muska takmadan/ konuşmak istiyorum dedim/”

Sıçrayıp yerinden kalktı, soğukkanlılığına yediremediği bu tepkiyi normalleştirmek ister gibi tekrar yerine oturdu ve elini uzatıp:
‘’merhaba, işte buradayız; olay yerinde ‘’dedi.
‘’Aslında dün geldim buraya, iki saat kadar dinlendim ve çıktım.Güllü Bahçe’ye gelirken ‘Mengüç’ ün de bu bahçeyi sevdiğini, burada kendini çoğalttığını düşündüğümden onu da yanımda getirdim,’’ dedi.Elleriyle yıllar önce mini bir sunu yazıp imzaladığım kitabımı, kitabını, kitabımızı okşadı.Evcil hayvanını dışarı çıkarmış da, elinden kaçırmış gibi bir hali vardı.’’Seni yaramaz!’’ dese şaşırmayacaktım.
Bunu söylerken bir tepeyi tırmanır gibi ağır ağır uzaklaşan gözleri, yarı yolda yuvarlanıp tekrar gözlerimin içine düşüyor,fakat kalkarken gözlerime yaslanarak doğrulup koşar adım, az önce yuvarlandığı tepeye tırmanıyor.Ben tam bunları kafamdan geçiriyordum ki , bir anda : ” Fakat kalkarken nasıl olduysa burada unutmuşum” dedi. O an beynim uyuştu. Evet, bu cümle aklımdan geçenlerin birazı idi. Kesin fark etmeden aklımdan geçenleri sesli söyledim. Yüzümün sarardığını hissedebiliyorum. Fakat onda, düşüncelerimi duyduğuna dair hiç bir belirti yok.‘’Bugün de onu almak için uğrar, hem bir çay içerim hem de kitabı sorarım, diye düşünmüştüm. “dedi.O bilindik sesini tarif etmeme gerek yoktu.
Zaman, kökleriyle inatlaşan bir ağaç gibi dışına dışına uzadı o an. Neden geçmişin bilindik uzaklığını aralayacak sözcüklerimiz yok ki…
İnsan, aşamıyor içinde parçası olduğu zamanı. Çok olsa kendinin dışına çıkıp az öteden kendine bakabiliyor.En küçük bir anının yerini değiştiremeyeceğini bilerek.

Harflerini sabitlediğimiz, fakat anlamını stabil tutamadığımız sözcüklerimiz vardı.İletişim kurabilmek için ikimizin tek ortak dili şiirdi. Biz aslında onca yılın toplamında ne aşktan ne ayrılıktan konuşmuştuk.Şimdi başka şehirler, hatta hayatlarımızda yer açtığımız başka insanlara dair, ancak şiirle söyleşebilirdik.
Böylesi belki daha katlanılabilir olurdu.
Ne güzel okurdu, en iddiasız dizeler bile onun ağzında daha bir şiirleşirdi. O güzel bir dize okuyunca, iki taşı birbirine sürten insan ile ateşi bulanın, aynı insan olduğuna inancımı yitirirdim.Başka hangi ağız bu kadar güzel okuyabilir bir şiiri? Bunu ona da söylemek istemiştim, ağzımın göletinde yüzen kendi etiyle beslediğim kelimelerim olmasaydı.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*