Kum Tanesi / Tutku Taşkınoğlu

 

‘’ Emre’yi kaybettik.’’

Güle oynaya yaptığımız sohbet telefonuma düşen bu kısacık mesajla bir anda soğuk, beyaz ve sessiz bir kış oluvermişti. Sıradan bir pazar günüydü oysa. Güneşli bir öğleden sonra.

‘’Emre’yi kaybetmişiz‘’ deyiverdim. Kış soğuk sessizliği ile dolaştı masayı. Bir saniye önce yaşam vardı; aşk vardı, sitem vardı,  küslük vardı, kızgınlık, ayrılık vardı, iştah vardı, susuzluk vardı, kitaplar, öyküler, filmler vardı. Ama şimdi hüzün hepsini bir tarafa itip oturmuştu aramıza.

Emre’yi kaybettik. Ölüm apansız gelmişti (düşünmeye fırsat bile vermeden). Bir gün bize de uzanacağını bildiğimiz o amansız boşluk çekip alıvermişti dostumuzu, sevgilimizi, babamızı. Şimdi, şüphe, karanlık, korku ama daha çok hiçlikti ölüm. Çaresizce kabul edilecek bir ayrılık, çaresiz bırakan bir yokluktu. Hayal kırıklığıydı; bir daha görmeyecek, sesini duymayacak olmak, artık olmadığını bilmek, kaybetmiş olmaktı.

Emre’yi kaybettik. Bir dostu kaybetmekten çok ölümün hoyrat ve acımasız hırsını düşünüyorduk o an; aklına estikçe nasıl hırpaladığını bizi, nasıl canımızı yaktığını. Yalnızca hayatı düşünerek yaşıyorken, O iki kelime ile gelen ölüm haberinde, sadece bir an durduğunu ve bitebileceğini anlıyoruz. Hayat durur! Hayat her an durabilir! Ama bir saat bile sürmeyecek her şeyin eskisi gibi olması, bundan sonra hep olacağı gibi devam etmesi. Sonra (evet çok kısa bir süre sonra) Emre sanki hiç yaşamamış gibi olacak.

Emre’yi kaybettik. Emre öldü. Ne zamandır yaşamıyordu zaten. Hepimiz kendi hayatımızın peşindeyken birbirimize bu kadar uzak ve birbirimizden ayrıyken hangimiz yaşıyorduk ki bir diğerimiz için? O yaşarken, onu arayıp ‘’nasılsın?’’ ne zaman demiştik en son? Vefasızlık, yoğunluk, yorgunluk. Bahanelerimiz çoktu. Keşkelerimiz çoktu. Ne acı! Hayatın esaretinden ölümle uyanıyorduk ve hiçbir ölüm değiştiremedi esaretimizi, değiştirmeyecek; sadece bir an düşüneceğiz ne yaptığımızı ve yine düşeceğiz hayatın peşine.

Alelacele toplanıp evine gideceğiz şimdi. Yetmeye çalışacağız sevenlerine, unutturmaya çalışacağız anılarıyla. Sıradan bir pazar günü, sıradan bir akşamüstü yıllardır uğramadığımız eve, üstümüzde beyaz ve arsız kışımızla bizden daha soğuk ve sessiz dualar ve ağıtlarla yüklü evine. Evin bize fısıldamasını bekleyeceğiz olanı biteni. Emre’nin aklının köşesinde ne var ne yok anlatmasını.

Çekmecelerde kartvizitler, faturalar, unutulmuş eski bir vesikalık, ufak kâğıtlara alınmış notlar, ortalığa yayılmış kitaplar, mutfakta biriken bulaşıklar. Dağınık bir ev, kapıda biriken her çöp o evde yaşandığını düşündürecek bize. Anılar saracak etrafımızı. Sıcacık sarıp sarmalayacak acı yüklü ev her birimizi. İçimizi soğutan kış Emre’den kalan anılara bırakacak yerini. Isınacak usulca iliklerimiz.

Sevdiklerini teselliye yelteneceğiz, yapabilirmişiz gibi. Kapıya gözlerini dikip bekleyen eşinin elini tutacağız en çok. Aşk dolaşacak etrafımızda. Aşk, ölümden habersiz ölüme meydan okuyan tek savaşçı, pervasız, korkusuz dolaşacak etrafımızda. Gözyaşı olup bulaşacak ellerimize. “Şimdi girecek kapıdan’’ diyecek Hülya, “Her an girecek sanki kapıdan’’ diye fısıldayacağız hepimiz. Emre ölmedi diye düşüneceğiz bir süre. Çünkü aşk olan evde ölünmez. Anılarınız kalır, kokunuz kalır, ruhunuz kalır. Aşk ölmedikçe ölmüyordu eşler. Aşk ölmedikçe ölmeyecek, evin her köşesinde yaşayacak Emre.

Emre öldü. Ardından bir daha asla geri gelmeyecek olan geçmişin içine çekti bizi; denizi düşündük, dalgalarını, kumsalı, onunla gördüğümüz her şeyi, hissettiklerimizi, söylenen sözleri, yaşanan anıları; her şey bir düş gibi gelip geçti.

Emre öldü. Uçsuz bucaksız bir denizin kıyısında öylece duruyoruz hepimiz. Çoğumuz denizine açılacak gücü bulamadık ve kıyılara çarpan dalgalara direnmekle geçiriyoruz zamanı. Hayat dediğimiz, bu dalgalar işte. Her dalga ufak kum taneleri bırakıyor ayaklarımızın altında.

Emre öldü. Acısı dağılıp birer küçük kum tanesi misali yapıştı her birimize.

Emre öldü.  Ona veda edemeden birbirimizden ayrılıp döndük evlerimize. İçerdeki her şey ıssız ve iç karartıcı geldi, boş ve anlamsız. Sonra; yaşamaya koyulduk, yemeye, içmeye, uyumaya ….

Yazarın diğer yazıları

16 Yorum Kum Tanesi / Tutku Taşkınoğlu

  1. Her öyküsünü okuduğumda beni yürekten etkileyen bir yazar. Başını kaldırıp birşeyleri sorgulatmayı başarıyor.

  2. Bu yaşanmış bir gerçek və öyle içine çekiyor ki insanı söylenecek kelime bulamıyorum tesellisi olmayan tıkandığım yerdeyim. Son sözüm o güzel yüreğin incinmesin, herşey gönlünce olsun arkadaşım. Saygılarımla

  3. Öylesine gerçek öylesine hayatın içinden ki etkilenmemek mümkün değil. Yine yüreğimizin içine işledi sözcüklerin. Kalemine sağlık

  4. Tüm gidenleri düşündürdü yazın bana, tüm yeniden yaşamaya başlamaları. Ama hep bir yanın eksik. Ve her gelen ölüm kışının bir parça da olsa soğuğunu bırakıp gittiğini. senin kendi kışın gelene kadar giderek daha da soğuduğunu. bir sonraki yazıyı sabırsızlıkla bekliyorum.

  5. Dünyanın en acı kaybını yaşadığım o menhus günleri yaşadım, aslında hiç içimden çıkmayan bir acı. Sözün bittiği yer diyorlar ya işte öyle. 😧

  6. SOMUT’TAN SOYUT’A … Ne birakirsin olsa olsa bir nida!.
    yasam devam eder her sartta..
    HATIRLATTIN NE OLMADIGIMIZI .. tsk.

  7. Okurken kendimi o kadar kaptırdım ki sona geldiğimde birkaç saniye hareketsiz öylece kaldım…o kadar akıcı ve candan yazmışsınız ki nefes almadan okudum.. kaleminize sağlık…

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*