Köstebek / Josef Kılçıksız

Yaratılmanın eşiğindeyim. Lanetli, yetinmeyen, karanlık, aykırı ama karamsarlıkta iyimser bir ben barındırıyorum içimde. Büyük ölüler korosu toplanmış, anlaşılan birazdan kıyamet kopacak.

Bir kedi, sevilme ihtiyacı ve sokulganlıkla kapının pervazına sürtünerek nazlı ve ısrarlı miyavlıyor.

Ben de o kedi gibi, okşanma ihtiyacının neden olduğu fazlasıyla endişe verici belirtiler hissediyorum.

Her zamanki gibi sabah erkenden uyanıyorum. Aç karnına bir sigara yakıp kendimi sokağa atmak istiyorum.  Ama bu sefer yapamadım.

Nostaljik, soğuk günler bastırdı çoktan. Zaman bir fay kırığı hattında yol kat ediyor. Hayatımda ufak heyecan kırıntıları var ama bunların eskiden olduğu gibi kapılmaya dönüşüp bir kaymaya yol açmalarını engellemek istiyorum.

Bir tuhaftır bu eylül; mevsimin içinde dertlerin sökülmüş kumaşını dikip onaran uykuyu arıyorum, fakat her defasında uykuya düşman bir uçurum bırakıyor önüme.

Mevsimler göçüp gidiyor içimden. Önce adagio ağırlığında ilerliyor zaman, sonra crescendo ve nihayet uçsuz bucaksız denize dokunuş…

Radyoyu açtım, Lara Fabian söylüyor. Elinde liriyle bir Orpheus gibi şarkıya eşlik ediyorum:

I don’t know where to find you
I don’t know how to reach you
I hear your voice in the wind
I feel you under my skin
within my heart and my soul
I wait for you
adagio, adagio…

Bu şarkılar var ya, her biri ötekinden çok anı saklar içinde. Hele serde yalnızlık da varsa titretir durur insanın gönül tellerini.

Beynimin kıvrımlarında bir alan büyüyor. Bu alanla birlikte kaygılar, istekler, ürkünç şeyler de çoğalır ve büyür. Adeta bir “amok koşucusuyum.” Zweig düşüyor aklıma; Lotte’nin göğsüne bırakılmış soluk el ve masanın üstünde pulları özenle yapıştırılmış veda mektupları…

Beni sözcüklerle dile dökebileceğim her şeyin ötesine taşıyacak bir mektup ilişiyor gözüme.

“Hayatın düşme anları vardır. Veda, sanırım en sert düşüşün anına denk gelir.” diye başlıyor mektup. Batmış bir eşya etrafındaki ıslak yosunlar gibi o mektuba yapışık anılar kargaşalığı basıyor içimi.

“Ben mektubumu çok sonraları bulacağın yerde sakladım. Yarının tarihinde bütün yalnızlar gibi özgür ve bütün özgürler gibi yalnız bir adam olarak yine uzun bir gecenin ardından gökyüzüne bakacaksın. Uzun gecenin ardından gelecek olan sabah kızıllığını seyrederek mektubumu okuyacaksın.

Keşke en buhranlı günlerinde cebinde taşıdığın bir kalem olsaydım, kalbine doğan duyguları, beyninde biçimlenen düşünceleri kâğıda aktaran o aracı ben olsaydım.  O zaman dışardan içeriye doğru sürüklenen   çaresizlik dolu bu anlamsız bütünün içinden tekrar dışarıya çatılan dehliz olabilirdik.

Havsalamdan kör usturayla kazınmış bir dilimsin; acıtıyor. Yanılgıma ağlamak istiyorum, ama yüreğin şaşkın vurguları buna izin vermiyor.

Ortaklık çoğu kişi için dokunmak demektir. Elimin eline dokunuşunu hisset, birlikte yaptığımız işleri, o sert kışta birlikte çektiğimiz kızakları, birlikte ettiğimiz dansları, beraber dünyaya getirmeyi amaçladığımız içimize doğan çocuğu hisset. Biz sadece tek bir vücuda ve iki ele sahibiz. Bir çember oluşturabilirdik fakat bir çember olamazdık.

Sensiz ben kimim? ‘Sen’i kaybettiğimi düşünürken ‘ben’imin de kaybolduğunu keşfettim.  Ama ‘sende’ kaybettiğim ve hakkında hali hazırda sözcük dağarcığımda karşılığı olmayan şey, adı her neyse, münhasıran ne benden ne de senden oluşan bir şeydir.

Burada ‘öteki’ yok, ben ve diğerleri yok. Aynı ile buluşan bir başka olma hali var. Çünkü insan kendisini ancak bir başkasının dolayımıyla tanıyabilir. Sen beni tanımlayan ve tamamlayan cüzsün.

Burası gerçek birlik hissinin bulunduğu, yokluk veya kaybetme duygularının olmadığı, ruhsal bir gerçeklik alanı. Buradan sana doğru mesafe çok. Proust’ un anlatıcısının Albertine’ i sevip sevmediğinden emin olamaması gibi ya da onu sevdiği zamanların yalnızca onun uzakta olduğu anlar olduğunu duyumsaması gibi, buradan sana doğru mesafe yok; uzaklaştıkça her kirden arınan ıraksı bir aşk bu.

Sen ikimizi yine de aynı anlam zincirinin halkaları olarak düşünmeye devam et.

Zamanın akışı içinde yüzen küçük yusufçuklar olsaydık bu hoş bir şey olabilirdi ama durum öyle değil, çünkü biz abartılı şekilde kontrollü ve akılcı varlıklarız.

Şimdi banliyölerden, süpermarketlerden, otoyollardan uzakta, çok uzakta dingin ve huzur veren, zamanın durduğu ormanlık bir yerdeyim. Mâ ile semâ arasında bir yerdeyim. Burada duru nehirler var. Buradaki serin, berrak sudan içmeyi seviyorum. Suyu seyrediyorum, o da gözlerimden kendini seyrediyor. Tanrım, böyle gözlerle ölünmez ki.

Her şeye rağmen kapımızın pervazına sürtünen o kedi gibi yuvasız hissetmiyorum, çünkü evsiz, buradan farklı bir yuvanın varlığını bilen biridir. Sanırım ben de, genç yaşında katledilmiş, memleketlerinden ayrı bırakılmış, yaşamları zindan edilmiş kederli şairler gibi ‘ülkeme dönmek için ölmek zorunday(d)ım’. 

Başlama yeri burası, oturup beklemenin yeri ve eşiği de. Kenara köşeye bırakılan her kavuşma, sırasının geleceği zamanı bekliyor. Bunu düşündükçe yepyeni ve taptaze bir güç doluyor içime.

Irmaklar ve ekili parlak çayırlarla dolu olan yeni ülkemiz burası. Ama oraya henüz ulaşmış değiliz. Elimizde sadece oraya ait öncülerin hikâyeleri var. Oraya sadece kendi ülkemizden kendi yolumuzu çizerek, kendi karanlığımızı yaşayarak ulaşabiliriz. 

Hayatın kocaman bir bölümünden, çaresizlikten, zayıflıktan, hastalıktan, gölgede, derinde duran, bulanık, kontrol edilemeyen içgüdüsel ve kirli bölümünden tiksinti duyuldu. İşte bize ait olan, cengâverlerin inkâr ettiği ve üstlenmediği asıl bu bölümdür.

Kahramanlığımızla kızgın demire bir kez daha dokunup, savaşın bu yakasındaki yurtseverlik büyüsünü koruyabilecek miyiz? Bundan sonra, inleyen, tepinen, kıyametleri koparan hayvanlarla dolu Nuh’un teknesinden bir güvercin gelir mi?

Kahramanca davranışlar benim yaradılışımda yok; sen benim kahramanımsın, bu bana yeter.

Suça ve masumiyete, günaha ve sevaba, ışığa ve karanlığa, doğuma ve ölüme, aşka ve yalnızlığa, geçmişe ve geleceğe bütün olarak sahip çık.

Benden sonra perdeyi sakın çekme. Bak ve tanıklık et. Kalbini sorular yumağına çevirecek bir anlam kırıntısı kovala.

İnsanın, yaşantısındaki bilinmezin, dilden kaçanın, deneyim anlarının, bilinç dışı yapılanmaların, korkular ve günahların, kişilik parçalarına gizli duyguların, karanlık metafiziğin ürkünç sapaklarına sokulup kalbin netameli kuyularına düşenin ayırtına varması için sanırım önce ölmesi gerekir.

Aşk ve acı, giden ve kalan, yutkunan ve yenilen, iç görü ve körleşme, bir sözcük, bir jest, bir susku, bir kırıcı tıkırtı, bir yakıcı tanıklık tenin hafızasında gizlenmiş olanı açığa çıkarıyor. Yüzeyde patlamalar olunca haliyle ürküyor derindeki köstebekler.

Beni, o koca yürekli şaire yer açmak için Anadolu’nun bir köyünde bir çınar altını oyan bir köstebek olarak düşün.

Suphi’nin bir denizin sessizliğiyle buluşan bedeni için, Maria’nın gölgesinin teni için mezar kazan köstebekler olduğu gibi, gömütsüz bırakılmış kırık gözlük ve kanlı gömlek için Trakya’nın bir fundalığında sürekli yer kazan başka köstebekler de var.

Eminim ‘yeraltı’nda sessizliğin kendinden daha büyük bir gövdesi vardır.

İnsana çığlık belki bunun için bağışlanmıştır; küfür ve dua, bekleyiş ve arayış, onur ve direniş bunun için bağışlanmıştır.

Varlıkta hiçliğin barınamayacağı bilincine, yalana, günaha, rastlantıya ve saçma olana, fiziki ve somut olana açılanı kavrama yetisi bunun için bağışlanmıştır.

Her insan yine de kendi yarasına tutunur.

Kitlesel kıyımlardan bireysel cehennemlere dolanan lanet zincirinin en direngen halkası umutsuzluktur. Her adımımızda ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığı kaderciliğini reddetmek zorundayız. 

Korkunun bir faydası yok. Hayata kazık çakmak için şahmerdan tokmağını kullansak bile bunun pek bir işe yaramadığını bir gün anlayacağız.

Hem senin yanında olmak hem de yoldaşlarla bir arada burada hoşnut olmanın beni getirip bıraktığı yer, gerilimin çözülmesine imkân vermeyen bir mutsuzun bilinç halidir.  

Şeytanlara, perilere, talihsiz aşklara, devrime, ölüme ve kabuslara dair yoldaşlarla çok şey konuşuyoruz. Onlara iktidarlarını devirmek gibi bir amacımız olmadığını söyledikten sonra, Olympos’un tanrıları da bizi can kulağıyla dinlemeye başladılar. Eros, ‘dünyada aşk insan doğasına, tene ve hazza geri çağrılmıştır’ dedi. Sen yakışıklı adamsın, ara ara bütün dünyanın teninin toplanmış sana baktığını düşünüyorum.

Ben aşkı toplumsallığa ve değişime geri çağırdım. Sulara, yaralı ceylanlara, kadınlara, yara bere içindeki çocukluğa, lanetlilere döndüm yüzümü.  Nasılsa yolun vardığı yerde yeni anlam ve umut haritaları olacak, bunu biliyorum. Ama bu bilince rağmen bazen kıskanıyorum seni.

Eros gibi oklarım olsaydı onları, sınırsız üretim ve tüketime, zulme, hapisliğe, işkenceye, sürgün ve kaçak yaşama, bozguna uğramış yalnızların ve kimsesizlerin maruz bırakıldığı aşağılanmaya, bencillik ve kayıtsızlığa doğrulturdum.

Umarım bu konuşmalardan sonra Ares, ‘haklı’ savaşların, dağınık kimlikler arasındaki kanlı tepinmeler olmadığını, dünya denen ve içindeki yaşam türlerinin nefes almak uğruna birbirlerini ezmeye çalıştıkları Darwin tarzı amfi tiyatroyu daha yaşanabilir kılmaya yönelik savaş (ım)lar olduğunu anlamıştır.

İnsan iyimserliği bir meyvenin çekirdeğini taşıması gibi içinde taşır. Ben iyimser değilim ama umutluyum. Zira umut öğrenilebilir bir varoluş halidir; iyimserlikse bir inanç. Umut etmek demek, insanın kendini mümkün olan daha güzel bir gelecekte tasarlaması, hayal etmesi demektir. O belirsiz gelecekte haksızlığa uğratandan, zulmedenden hesap sorması demektir.

Bir sınıfsal aidiyet muskası olarak boynumda taşıdığım şey, aslında ahlaki bir ilke de içerir: bir insanın mutluluğunu başka biri yararına feda etmesi ilkesini…

Bir top için çekişen iki çocuk arasındaki kavganın, Nikaragua kurtuluş hareketi kadar önemli olduğuna olan inancı içerir.

Kötülüğü insandan bağımsız gösterip tanrıya havale etmeyi, böylelikle insanı dünyadaki kötülüklerden soyutlayarak savunmaya çalışmaya itirazı içerir.

Yeryüzünün en kuytu yerinde bile karanlık ve gölgenin olmaması için her şeyi ve herkesi aynı ışık seviyesinde konumlandırma gayesini içerir.

İnsan sadece, evren ile ömrünün sınırlılığı ve sonluluğuna işaret eden metafizik bir kötülüğün pençesinde kıvranmıyor, aynı zamanda dünyevi bir kötülüğün içinde kıvranmakta.

Bu fiziki ve ahlaki kötülüğü onu yapan failden, yani insandan bağımsız tanımlayamayız.

İnsanın yapıp etmelerine dayanan dünyevi kötülüğün failleri ve neticeleri olacaksa-ki vardır- bir yaptırımı da olmalı, değil mi?

Açlığın, çocuklara yönelik şiddet ve cinsel istismarın hesabını, fiziki zamanın dışında olan Tanrı’dan sormak yerine fiziki faillerinden sormak gerektiğini düşünüyorum.

Düşünülebilir olan olanaklıdır ama dünyada kötülük, olası her tanrıdan daha olanaklıdır.

 

İnsan dünyayı değiştiremiyorsa, dünyasını değiştirmeli. Ben sadece yaka değiştirebildim, eksik ve yaralı bıraktım ikimizi, affet.

Suçlamaya, acındırmaya gönül indirmeden orada öylece duran bir koyu kederi belleğe teslim etmek üzere ayrılıyorum senden. Bir ‘salto mortale’ aklın soğuk ve ürkütücü mevzilerine sokulmaya çalışıyor, bunu başarıyor da.

Aşkın bir bedene bürünemediği durumlarda bu duyguyu yaşamak çok şiddetli bir hâl alıyorsa ölüm, bir kavuşma zamanını, bir vuslatı anlatabilir. Ne mutlu ki bana, tamamen ölüyüm.”

Sonlara doğru mektubun şiirsel ritmi düşmüş, kâğıda daha kırık, soluk ve kederli bir ses dolanmıştı.

İnsanın ruhu, iletisi ötekine doğru çırpınan küçük bir kitaptan, belki de bir sürü mektuptan meydana gelmiştir.

Mektuptan sonra mezarlığa gitmenin manası kalmamıştı. Boş sokaklara attı kendini, evler boyunca sürüklendi. Heybetli dikey binalar gerideki her şeyi bir karınca hacminde gösteriyordu.  Zaman korkunç bir oral takıntıyla her şeyi yutmaktaydı. Ölümünün ardından seneler geçmişti.

“Toprak senden dolayı hala sıcaktır. Oysa tanrı ne soğuk, sikindirik bir yerde bırakmış beni.” diye mırıldandı.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*