Kör Rüya -6- / Nalan Katı

Bir Önceki Sayının Devamı…

  Gecenin karanlık ve sessizliğinde, el yordamıyla bulduğu vestiyerin karşısında, iki elini de yapıştırdığı aynaya bakıyordu.  Hemen yanındaki sokak kapısının altından giren rüzgarın sesi, ıslık gibi kulaklarını çınlatıyor, başka ses duymuyordu. Aynanın soğukluğunu ellerinde hissetti. İki elinin arasından, burnunun ucu aynaya dokunana dek yaklaştı. Hafifçe aralanmış dudaklarından sesini duyamadığı nefesi, buharlaşıp yüzüne vuruyordu. Kuruyan dudaklarını yalayarak yutkundu. Beyaz peynirden farksız teninin yansımasında, ancak yüzünün siluetini görebiliyordu. Üşüyen buârnu nefesinin sıcaklığıyla ısınmışken, gözlerini görmeye çalışıyordu. İyice yaklaştı. Burnu aynaya yapışmış, ağzından nefes alıyordu. Aynaya değen kirpiklerini hissetmesi gerekiyordu ama hissetmiyordu. Kedi bıyığı kadar az olan sayılı kirpiklerini anımsadı. Tek istediği gözlerini görmekti. Odaklanıp, tüm dikkatini toplayabilirse görebileceğine inandı. Çınlayan kulaklarıyla düşünebildiğini, düşünürken rüzgarın ıslığını duymadığını fark etmesinden cesaret bulup, görebileceğine artan inancının heyecanıyla kalbi hızlandı. Kuruyan ağzı, acıyan burnu dikkatini dağıtmış, kalbi yorulmuştu. Buharlaşan nefesinin sıcaklığı yerine nem hissediyordu. Daha fazla dayanamayarak, kendine sarılmak istedi. Yanağını buz gibi aynaya yapıştırmıştı. Sızlayan burnunun acısıyla avazı çıktığı kadar bağırmak, zifiri karanlığı yırtmak istiyordu.

“Hâlâ kendine gelmedi!”

Salih başucuna oturmuş, atkı gibi boynuna dolanan saçlarını geriye atarken, odadaki hemşirenin sesiyle gözlerini açmak istedi. Açamadı. Kuruyan ağzının çatlamış dudaklarının sızısıyla yüzü ekşidi.

“Rüya, kızım!”

Sesi tanıyordu. Gözlerini neden açamıyordu. Neredeydi? Neden bu kadar ağır hissediyordu?

“Benim kızım, Salih amcan”

Sesi tanıyordu. Boğulmaktan kurtulmuş biri gibi boğazının ağrısıyla zorla yutkundu. Gözlerini açamıyordu. Gözlerinin her birinin üzerinde oturan bir fil vardı sanki.

“Bugün evden çıkmasam olur mu anne?” dedi geveleyerek.

Zavallı Salih dudaklarını ısırdı. Hemşireyle göz göze geldiler. Parmaklarını kıpırdatabildi Rüya. Elini gözlerine götürmek istiyordu ama yapamadı. Salih ne diyeceğini bilmiyordu. Hiçbir şey söylemek, ağzını dahi açmak istemiyordu. Elinde doğmuştu Rüya. Kızı gibi seviyordu. Kan kardeşinin emaneti, yadigarıydı. Nasıl derdi annen öldü diye. Babanla birlikteler diye. Üzülme demeye nasıl dili varırdı.

“Karaciğerin diğer parçası da yerine ulaşmış. 7 kişinin hayatı değişti.” dedi hemşire odadan çıkmadan önce. Geçen sene organ bağışına karar vermişti annesi. İki şartı vardı. Gözleri Rüya’nındı ve Salih kimseye bahsetmeyecekti bundan. Yeşildi gözleri. Su yeşili. Ok gibi kirpiklerinin arasında zümrüt gibi parlayan iri gözlerine vurulmuştu Osman. Salih gözyaşlarına engel olamadı. Yanağından süzülen yaşları sildi. Rüya’yı izliyordu. Gözlerindeki bandajları kontrol etti. Saçlarını okşadı. Alnına bir öpücük kondurdu. Narkozun etkisiyle kendinden geçmişti. Tek istediği gözlerini görmekti. Odaklanıp tüm dikkatini toplayabilirse görebileceğine inanmıştı. Karanlık yırtılmış, sızan aydınlığa kilitlenmişti. Git gide büyüyen, genişleyen parlaklığı hayranlıkla izliyordu. Ay doğmuştu. Dolunay. Beyaz peynirden farksız teninin yansımasında, ancak görebildiği yüzünün silueti görünmüyordu artık. Geriye bir adım atıp aynadan uzaklaştı. Gözlerini unutmuştu, aklı başından gitmiş, dolunayı daha iyi görebilmek istiyordu. Bir adım ve bir daha atıp durdu. Görebiliyordu. Harabeye dönmüş kale surlarının yıkıntıları arasındaki dolunaydan başka bir şey görmüyordu gözleri. Hafifçe aralanmış dudaklarından sesini duyamadığı nefesi, ılık bir rüzgar gibi yüzüne vuruyordu. Kuruyan dudaklarını yalayarak yutkundu. Yemyeşil, bin bir çeşit tropik ağaçların arasından gelen limon ağaçlarının yapraklarının mis gibi kokusunu duydu. Elini göğsüne götürdü. Kalbi hızlanmıştı.

“Rüya, kızım! Benim, Salih amcan.”

Sesi tanıyordu. “Alper” dedi sesi titreyerek. Zavallı Salih şaşkınlıktan sevinsin mi, üzülsün mü bilememişti. Fal taşı gözleriyle Rüya’ya bakarken odanın hafifçe aralık kapısını tıkırdatan Neşe ve Alper içeri girdi.

“Selam” dedi Alper. Sesine aşıktı Rüya. Bir de kokusuna. Bir parfüm, bir insana ancak bu kadar yakışabilirdi. Gözlerini gördü aynada. Ay kaybolmuştu. Beyaz peynirden farksız yüzü ay gibi parlıyordu. Dolunay. İri gözleri bir zümrüt gibi parlıyordu.

“Hoş geldiniz çocuklar” dedi Salih. Oturduğu yerden kalkıp, Alper’e yaklaştı. Elini Alper’in geniş omzuna attı. Yaşlı gözlerle, gözlerine bakıyordu.

“Biliyor musun?” dedi. “Gözlerin aynı rahmetlinin gözleri”

Yanağından süzülen yaşları sildi. “Operasyon çok iyi geçmiş. Kendine gelmesini bekliyoruz. Ben bir sigara içeyim çocuklar” dedi ve çıktı.

Sesi tanıyordu. “Alper” dedi tekrar kısık sesiyle. Alper başucuna oturmuş, elini tutuyordu. Burnunun dibindeydi artık. Aldığı zencefil kokusu aklını başından aldı. Bütün kokular birbiriyle ahenk içinde dans ediyorlardı. Egzotik bir adadan yayılan kokuları, uçsuz bucaksız denizin esintileri getiriyordu. Parfümün esansı teninin kokusuydu.  Kıvrık, uzun kirpikleri, su yeşili gözlerinin gölgelikleriydi.

“Buradayım canım” dedi, avuçları arasındaki elini dudaklarına götürürken.

Kokusunu ilk duyduğu gün, Neşe’den dinleyecek diye uzaklaşmasına sabırsızlanmıştı. Belindeki gamzeden anlatmaya başladığında ağzından akan suları göremeyişinden mutlu olmuştu. Küçük ellerinin, ince parmaklarının uçlarıyla kirli sakalının arasındaki dolgun  dudaklarını hissetti. Dokunmak istiyordu. Alnına dökülen saçlarına, yay gibi kaşlarından her biri, bir ok olan kirpiklerine…

En güzel yeri saçlarıydı. Omuzlarına dökülen dalgalı, kumral saçları, geniş alnından süzülen baldı.

SON

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.