Kör Rüya 5 / Nalan Katı

 Geçen ayın devamı…

Ağzını bıçak açmıyordu Rüya’nın. Yol boyunca kafasını cama çevirmiş, çevre yolunda annesinin 50 km’yi ikiye katlayan hızına yorum getirmeden, sollayan arabaların rüzgarını, sesini duyamayışını aldırmamaya çalışıyordu. Üç şeritli yolun sol şeridinde gittiklerini biliyordu. Tedbiri elden bıraktıkça zarar gören annesinin gaz verişine, bir değişiklik yapmış olmasına duyduğu memnuniyetten kızmıyordu. Ama nedenini bilmiyordu. İçindeki tuhaflığın nedenini öğrenmesine çok yaklaştığını hissediyordu.

“Ne olduğunu söyleyecek misin?” diye sordu daha fazla dayanamayarak. Konuşmazdı böyle durumlarda annesi. Yine de sordu. Aklı Alper’deydi. Aşık olmaktan korkuyordu. Kokusunu duymak istediğinde derin bir nefes alıyordu. Bu gece bir değişiklik yapabilseydi, annesi izin verseydi aşkın korktuğu kadar olmadığını öğrenecekti belki de. Geniş omuzlarını, fıstıklı baklavalarını düşünmek istemiyordu.

“Bir şey olmadı” dedi annesi. Şaşkınlığından kafasını görür gibi annesine çevirdi. Sesi titremişti, çatallıydı, ağlamaklı. Nefesini dinledi. Duymuyordu. Radyodaki şarkı dikkatini çekti. Tekrar kafasını cama çevirdi. Kızını izliyordu. Masumiyetini, talihsizliğini, güzelliğini, muzipliğini, kan ter içinde bırakan korkularını, cesaretini, acısını, bal gibi tatlılığını görmeden edemiyordu. Her zaman, sessizliğinden kendini ele veriyordu.

“Kötü bir rüya gördüm balım” dedi.

Kulaklarındaki sirenle ellerinin arasındaki direksiyonun kaymasıyla kendine gelmişti. Kızına bakarken gördüğü kötü rüyaya dalmıştı. Tepeye tırmanmaya çalışan kocasına yalvaran, hasret dolu gözlerle bakıyordu. Kafasını yola çevirdiğinde gözleri fal taşı gibi açılmış, hafif aralık dudaklarından soğuk nefesi son hissettiği olmuştu. Yoldan çıkmış, şarampole yuvarlanıyorlardı. Bir, iki, üç ve dört…

Rüya ne olduğunu anlamadan dört takla atan araç, tepe üstü bir kayaya çarparak durmuştu. Orta şeritten kornasına basmaya devam eden araç yavaşlayarak durdu. Telaşla araçtan inen adam elindeki telefonla ambulans çağırıyordu.

“Anne” dedi Rüya. Sıkışmıştı, alnından kan süzülüyordu. Kıpırdayamıyordu. Başı dönüyordu, gözleri zaten kararmıştı. “Anne” dedi son bir çabayla ve kendinden geçti.

Zavallı Salih. Gece nöbetinin vukuatsız geçmesi için her şeyden habersiz, dua ediyordu.

Taş bir heykel gibiydi sanki. Kızının incecik sesi bir tünelin derinliklerinden zorla duyuluyordu. Karanlıktı, zifiri karanlık. İçi boşaltılmıştı sanki. Nefes almaya ihtiyaç duymadığını fark etti. Bütün gücünü, bomboş olmuş içinde toplamaya çalışıyordu. Kulaklarına gelen yaprakların hışırtılarıyla her şeyi unuttu. Dinledi. Karanlıktı, sadece karanlık ama sesler canlıydı sanki. Sanki nefes almıyor, kalbi atmıyordu. Buna rağmen, garip bir şekilde diri hissediyordu. Önündeki patikaya doğru yavaşça bir adım attı. Tepeden önceki düzlükte ayaklarını sürüyerek, ağır adımlarla yürüyen adamı gördü. Durdu. Bir siluet olarak görünen adamın ölen kocası olduğuna emindi. Yutkundu. Yapraklara düşen yağmur damlalarının sesinin duyulmasıyla birlikte, yanağına düşen damlayla irkildi. “Rüya!” dedi.

Kuruyan dudaklarını yalayarak, yutkundu. Hafifçe aralanmış dudaklarından, bir çırpıda çıkmıştı kızının adı. Hayır demek istedi. Sesi boğazında düğümlenmiş, taş bir heykel gibiydi sanki. Bütün gücünü, bomboş olmuş içinde toplayarak bağırdı. “Osman!”

Ayaklarını sürüyerek, ağır adımlarla yürüyen adam durdu. Sesin geldiği ağaçların arasındaki patikaya çevirdi kafasını. Gecenin karanlığına fener tutan ay ışığında, sadece bir kadın olduğunu görebiliyordu. “Kim bu?” diye sordu kendine. Karanlığı yırtarcasına daha dikkatli baktı. “Aşkım” dedi. Gözlerinin feri geri gelmiş, gülümsüyordu. “Aşkım” dedi tekrar. Evet demek istedi kocasını çağırırcasına. Rüya’dan uzaklaşmasını istiyordu nedenine anlam vermeksizin. Kollarını uzattı. Yanaklarından süzülen yağmurun altında sırılsıklamdı. Umursamıyordu. Ağlamak istiyordu ama kalbi yoktu sanki. Uzattığı kollarını iki yanına açıp kocasına dolaması için bekliyordu.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*