Kopya / Zeynep Özdal

Kopyacıyım… Kopyacısın… Kopyacı…

    “Şimdi okullu olduk,

     Sınıfları doldurduk

     Sevinçliyiz hepimiz,

     Yaşasın okulumuz…”

Bu dizeleri dinleyerek, söyleyerek, neşeyle ve heyecanla başladık okula. Okur-yazar olmanın başlıca kuralı gibiydi bu şarkı. Önlüklerimizi giyer, özenle ütülenmiş yakalarımızı takar, en gösterişli kalemlerle, kaplanmış defterlerimizle okulun yolunu tutardık. Küçücük gözlerimize kocaman gözüken okul bahçesinde sıra olurduk. Herkes sadece okuma yazma öğrenmeye gittiğini düşünürdü. Ama okulda öğreneceğimiz asıl “ahlaki” davranışların yanında okur-yazarlığın pul kadar ufak kaldığını büyüyünce fark edeceğimizi bilmezdik. Arkadaş olmayı, paylaşmayı, kibarlığı, hakkını savunmayı, topluluk karşısında konuşmayı, özür dilemeyi, teşekkür etmeyi ve daha birçok şeyi öğrenirdik okul sıralarında. Dürüst olduğumuzda öğretmenimiz daha çok severdi bizi. Ve yalandan en çok o zamanlarda korkardık. Bir de “Kopya çekmek” vardı kelime dağarcığımıza eklenen ve kopyacılık en kötü şeydi sanki. Ayıptı, insanın yüzünü kızartır hatta ağlatacak kadar pişmanlık duymasına sebep olurdu. Çünkü kopyacılık daha ilk günden bize “Yanlış” olarak öğretilirdi. Ve biz bu yüzden kopya çekmekten ölesiye korkardık.

Kurallar basitti. Sınavlarda kopya çekilmemeliydi, ödevler doğru ya da yanlış kendi becerimizle yapılmalıydı, resim yaparken kendi hayal gücümüz kullanılmalıydı. Çünkü çektiğimiz kopyanın büyüklüğüne göre ceza alacağımız çok açıktı.

Her şey olması gerektiği kadar açık ve “ahlaklı” idi. Fakat bu güne baktığımda sanki o günleri bazılarımızın hiç yaşamadığını düşünüyorum.  Daha çok, zaman çizgisinin bir yerlerde kırıldığına ve büyük bir çoğunluğun bu basit kelimeyi hiç duymamış gibi yaşadığına inanmak istiyorum. Neden mi?

Üzülerek ve daha çok utanarak söylüyorum ki kopyacılık bizim sanatsal değerlerimizi yansıtacak tüm sektörlere sızmış durumda. Televizyon dizilerimizden sinema filmlerimize, müziğimizden edebiyatımıza kadar her yere… Ve işin en kötüsü bunu kabul ediyoruz. Hatta suçumuzu hafifletmek istercesine adına “Uyarlama” diyoruz.

“Umutsuz Ev Kadınları” dizisi adını değiştirmeye tenezzül bile edilmeden kanallarda yayınlanıyor, gençliğimizin “Dawson’s Creek” dizisini yıllar sonra “Kavak Yelleri” olarak görüyoruz, “The O.C” şu sıralarda “Medcezir” olarak genç kızların ilgisini çekiyor. “Doktorlar” dizisi için “Grey’s Anatomy” uyarlaması dendiğinde ise aslına bu kadar ihanet edilişinden dolayı daha bir acınası duruma düşülüyor.

Örneklerin bununla bitmediği aşikâr. Kaldı ki bu iş ne çok yeni ne de sadece televizyon dizilerinde. Yıllar önce Ajda Pekkan’ın seslendirdiği “Bambaşka biri” adlı parçayı bilmeyen yoktur sanırım. Ancak size Celia Cruz’dan “Yo vivire” yi dinlediniz mi diye sorsam kaç kişi evet diyecek merak ediyorum. Gördüğünüz gibi kopyacılık neredeyse genlerimize işleyecek kadar uzun zamandır hayatımızda. Buna en güzel örneklerden biri de “Dünyayı Kurtaran Adam” olmalı.

Evet… Dünyayı Kurtaran Adam… Sinemadaki kopyacılığa girmek için kesinlikle mükemmel bir örnek. Çünkü çekildiği günden bu güne kadar en çok eleştiriye maruz kalmış filmlerden biri. Arada imkânların yetersizliğinin arkasına sığınıldığı da olmuyor değil. Ancak ortada bir gerçek var ki bu kopyacılıktan bile daha kötü. Star Wars filmi görüntülerinin önüne Cüneyt Arkın profilini yerleştirmek imkân yetersizliği değil tamamen emek hırsızlığı bence.

Hadi hepsini hoş görelim desem gönlüm yine razı olmuyor. Nedeni ise çok basit! Artık imkanlarımız olduğu halde hala kopya senaryolarla çekilmiş filmlerin afişleri tüm bilboardları dolduruyor. Kore filminin birebir kopyası olan “Evim Sensin” filmi gibi… Ama ben daha çok yakın zamanda vizyona girmiş olan başka bir filmden bahsedeceğim. Henüz izlemediğim ve muhtemelen de asla izlemeyeceğim bir film…

“Sihirbazlık Okulunda Bir Türk”

“Harry Potter’ın Türk versiyonuna ne dersiniz?”

Benim cevabım kesinlikle ve kocaman harflerle “HAYIR!”

Siz sevgili izleyiciler… Şimdiki sözlerim size… Hala bıkmadınız mı “Türk” figürünün yerleştirildiği çakma sinema filmlerini izlemeye? Kötü espriler ve abartılı sahnelerle doldurulmuş, adına sinema filmi dedikleri şeyleri izlemek için çok mu vaktiniz var? Gerçekten kaliteli bir film izlemeyi hak etmiyor musunuz? Ve kendinizi bir Türk olarak her şeyin bu kadar dışında görmekten zevk mi alıyorsunuz?

Ve siz sevgili yapımcılar, senaristler, yönetmenler… Şimdiki sözlerim ise sizin için… Gerçekten ses getiren her filmi kopyalamak zorunda mısınız? Pardon yanlış söyledim. Sadece ucuza mal olacakları kopyalıyorsunuz ve adına uyarlama diyebilmek için de Türk ve Türklük öğelerini yerleştirdiğinizi düşünüyorsunuz. Ama size bir sır vereyim mi? Yaptığınız iş gerçekten çok kötü. Uzayda bir Türk düşünme fikri Cem Yılmaz’ın stad-up showunda iyiydi. Ve biz millet olarak özgün şeyler yaratabilecek güce sahipken neden hala adımızı abartılı yapımların içine sokuşturarak küçülmeyi tercih ediyoruz?

Tüm bu filmler bizi sanatta ileriye götürmeyeceği gibi her geçen gün biraz daha yerin dibine çekecek. Çünkü onları izleyen her gencin, her çocuğun bilinçaltına sızacak sinsice.

“Biz ancak bu kadar olabiliriz. Biz Harry Potter gibi bir kitap yazamayız, biz o derece kaliteli bir film çekemeyiz, biz dünyanın söylediği bir şarkı besteleyemeyiz.”

Bu gidişata dur demedikçe, biz yalnızca kendi yaratıcılığımızı baltalarız. Gerçekten düşünmeyi öğrenmeliyiz… Hayal edebilmeyi… Bir cümle bile olsa bize ait kelimelerle kurabilmeyi… Başkalarının duvarlarını aşmaya çalışmaktansa kendi duvarlarımızı örebilmeyi öğrenmeliyiz. Yaptığımız işi en kolay şekilde değil, en iyi şekilde yapmayı, sözde değil özde benimsemeliyiz…

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.