Konuş Onunla/ Ahmet Berk Duman

Hatıralarımın mezar üstündeyim. Kabristanlık! Duyulmayıp söylenmemiş sözcüklerin bir mezar taşına fısıldanmış kefaretini anlatıyor. İnsana sormadan son lokmasını veren yeşilliklerin içinde, gidenin ardında kalanların kendisini yalnız hissettiği yerdeyim. Rüzgârın bir başka dilde estiği, konuşacak yakınının bile olmadığı patikadayım.

Tuhaf! İçimde yaşayan gerçek insanı topraktan bitki örtüsüne sarılarak yürüyen bir salyangoz hatırlattı. Onun ağır yürüyüşünde saklı olan dolambaçlı yolda zihnim güvenle adımlarken, ayağımın bastığı yeri şaşırıp hissettiklerim hiç de uzak bir zamanı hatırlatmıyordu. O ân, yağmur yağmadan evvel burnuma dokunan ıslak toprak kokusu, mahallemizdeki sokaktan tanıdık arkadaş gibi yanı başımda gülümsüyordu.

Tembelliğimizden hissedilmemiş hayatlar var. Bir insan diğerinde izler bırakırken, üşengeçliğin lüzumu var mı? Sanırım hatıralarımın kaybolmasına alışamayıp, güvende tutmak çabası üstüme başıma sinmiş. Adının anlamı mavi olan Mustafa dedem ise toprağın altında artık kendisiyle yaşamak zorunda…

İnsan, kendisine doğru dur durak bilmeden yürümeyi çok zaman düşünüyor da, yürümeye içinde durduğu yerden başlıyor. İnsanın içi biraz da böyle bir sebepten kendi evi! Durgun bir denizin üstüne düşen pırıl pırıl sabah gibi dedemin mezar üstünde bugün kendi evimdeyim.

Dertleşme zamanı mezar taşı… Biraz bulanık bir hatıranın saklandığım yerinden aklıma ilk gökkuşağı düştü. Herkes bir gün çocukluğuna kaçar. Manzarası olmayan pencere gibi çocukluğunu yaşamamış bir hayatı insan ne yapsın? Toprağın yağmura kavuştuğu vaktin mucizesi, güneş ışığının yerin altından kazıp çıkardığı gökkuşağıdır. Çalışmadığı yerden çıkan soru misali, yediği ilk dayağın tadını hangi çocuk unutur? Fındık ağaçlarının arasında babamdan yediğim ilk tokat! O tokadın önünü kesemedin fakat köy evimize tıpış tıpış yürüyüp devamında öyle güzel dörtnala koşmuştum ki, nefes nefese varıp ahşabının gıcırtısıyla pencereyi açtığımda gördüğüm ilk gökkuşağının babamla aramıza girdiğin zamana dair bir ilgisi olduğunu hep hissetmişimdir. İlk güven duygusunu biraz böyle aşıladın. Kaç insan yediği ilk dayağın manzarasına gökkuşağının harmonisi eşliğinde bakabilirdi?

Dünya zamanı, bedeninin üstüne sözü verilmemiş bir felç olarak indiğinde, hastanenin fişi babamın avuçlarının içinde nedendir bilinmez gülünç hâliyle saatlerden 105’i, yıl olarak 2033’ü gösteriyordu. Halbuki kendinden emin gerçek zaman, saatlerden on üç otuz dokuzu, yıl olarak iki bin on altıyı işaret ediyordu. Babamın kızıp çöpe attığı o kağıt parçası asla ölmedi. Sakladım o kağıt parçasını… Şimdi saat kaçı gösterirse göstersin; hayallere daldığım kitaplarım sırt çantamda, yıl iki bin otuz üç ve yanındayım.

Yaşamayı mı, yoksa, ölmeyi mi gözlerine eşlik eden göz kapaklarından okurken, eski ve değerli bir yatağı onarmak gibi hayatını onardığın o ızdırap dolu dört yılın sonunda evimize sinen sessiz zamanları şimdi hatırlıyorum da, kendi çocukluğumun sınırlarına dönüp onunla konuşmak isterken, bu yaşım o günlerimin tanığı olup çıktı.

Bir insanı yitirdiğinde yüreğindeki kocamışlıkla tel tel dökülüp bomboş öylece kalıyorsun. Kafesinde nefes alamayan bir kuş misali…

Bir kalbin burukluğunu defalarca okunan kitapların satırlarına benzetiyorum biliyor musun? Asla konuşamadığın bir sızısı var. Hatırlar mısın? Parmaklarının ve yüzünün günden güne artan solgunluğunda ellerimin içine usulca bıraktığın o çok sevdiğin kitabı… Martı Jonathan Livingston, ikimizin arasındaki sessiz alfabe olmuştu. “Yaşamın sırrına erilemez.” diye yazıyordu. Doğru! İnsan, nereden gelirse gelsin bir sır olarak kalıyor. Bilmeden ailemin ayrılığının ortasına doğup, düzeltemeyeceğim bir hayatın içine gelmiştim. Bir hikâyeye dokunup varlığımla acı veriyorsam, hiç doğmamış olmayı düşlerdim. Ailesi tarafından falanca yaşına kadar bakılamayıp yalnız bırakılmış bir çocuk, bu soruların cevabını çok sonra buluyor.

İlkinde bir halının üstünde, o halıya sımsıkı sarılır gibi okuduğum Martı Jonathan Livingston’u ayaklarımı çırpa çırpa ikinci defâ okuduğumda da aynı halının üstündeydim. Güneşli bir günde fırından taze çıkmış ekmeğin arasına koyduğun üzümle yanıbaşımdaydın. Ekmek arasındaki üzümü dudaklarımın arasında mutlulukla nasıl kırıyorsam, yüzünde âniden beliren bir şeyin acısı da sebepsiz yere dudaklarını kırıyordu. İçi boş bir kabuk gibi konuşamadan olduğun yere kıvranarak düştün. Bir noktada konuşacak bir şey kalmayınca ağlamaya başladım. Sevmek ve ağlamak insanları bir araya getiriyor biliyor musun? O gün, o ânda seninle konuştum mu? Evet! Daha çok ben konuşmuş olsam da… Telâş içinde üstüne basıp geçtiğim kitabın sayfasının kıvrıldığı yerde “Tekrar bir kavis oluşturabilmek için kanatlarını gerdi. Yavaş yavaş uçuyordu ki yine hızı kesildi ve düşecek gibi oldu. Fakat hiç utanmadı bundan, çünkü Martı Jonathan Livingston sıradışı bir kuştu.” yazıyordu.

Güneşin bir nebze olsun yüzüne son kez dokunduğu ânı unutmadım. Atatürk Parkı’ndan yokuş yukarı hep fazla kaçırdığın sigarayı söndürdüğün Köprübaşı’nı… Dar ve toprak yoldan bahçemizin kapısına açılan Köprübaşı’na beraber çıkardık. Emekli olmadan önce sırasındaki çocuklarının, emekli olduktan sonra yetiştirdiğin çiçeklerin ve meyve ağaçlarının öğretmeniydin. Dersimiz bahçe, çeşit çeşit konumuz ise limon, portakal, mandalina, elma, armut, kiraz, fındık, ceviz, erik, kivi, kışın bile çıkıp ikimizi de şaşırtan dut, ağaç kavunu, hünnap, avokado, kamkat ve sonsuzluğa armağan edilmiş ağaçların olmuştu. Yürüdüğümüz yolun adımlarında saklı anlam ise yaşanmakta olan hayatın ortasında kaldı.

O gün, her şey tersi istikamette tepetaklak olmuş bir biçimdeydi. Yatakta öylece duran boştaki sol kolunun altına girip evimizin bahçesinden Köprübaşı’na adım adım birlikte yürüdük. Balkon balkon dışarıya açılan evimizin sol yanındaki bakımevine evhamlandırdığı için hiç bakmazdım. Hayatın cezalandırdığı insan yaşamlarının bağırmalar, cam kırmalar, haykırmalar ve filozof vari seslerle sokağa taştığı o bakımevi…

Zamanında bir adımlık uzaklıktan ahbap olduğun balkonlarla tanıştırmıştım. İlk balkonda bir adam, tarlaları satarak meyhanelerde içen ve hiç gelmeyen oğlu Arif’e kendisini kurtarsın diye bağırıyordu. İkinci balkonda sürekli emirler veren Albay Remzi Bey. Üçüncü balkonda sürgün ve bira içmek konusunda belediyeden torpilli Ali. Dördüncü balkonda ise camına sürekli vuran düzgün görünümlü bir dede ve sabahların işenmiş çarşaflar dışında asla değişmediği odaların içinde, yaşayanından başka kimsenin olmadığı diğer balkonlar…

Hatırladıklarım dudağımı yakıyor. O balkonlarda kalan yaşamlara katılır gibi kulağıma doğru sesinle son kez heceleyip “Utanıyorum!” demiştin. Aramızdaki kitabın satırları da sanırım aynı sırrı paylaşıyordu.

“Bildiğiniz gibi martılar uçarken sendelemezler, kesinlikle hızları kesilip düşmezler. Gökyüzünde uçarken hızlarının kesilmesi onlar için bir ayıp, bir utanç kaynağıdır.”

Kafamın içinde evimize giden yolları çiziyorum. Bir gün yine gidersin de, birinin diğerine gelecek adına söz veremediği yollar… Sabahın sessiz bir vaktinde “Hadi uyan!” deyişimin boğazımda kalmasını ve nefes alış verişinin durmasından ödümün patladığı zamanları yutkunarak hatırlıyorum. On sekiz Mart günü öldüğün için baharın gelişinden ödümün patlamasını da biraz bu sebeple aklımda tutuyorum.

Hayat, toprağın üzerinden esen rüzgâr misali, başlayıp buluştuğumuz ilk yere döndüm. Her şeyin başladığı doktorun odasındaki saklı ilk cümleye “Konuş onunla…”

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.