sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Kömür Karası / Neriman Özdemir

01 Mayıs 2019 0

“Kömür tozlarını ekmeklerine dürerek yerlerdi. ”

“Kömür karası elleri, yine kömür karası gözleri vardı.”

Servis otobüsü gıcır, yolcuları tıraşlıydı. Naylon poşetlerinde sefer tası, ucuz plastik beslenme kapları vardı. Askerden yeni dönmüşler, çiçeği burnunda evliler, bebesinin kokusu burnunda, henüz göbek bağlamamış babalar vardı. Uyku mahmuru gözleriyle, telefonda mesajlaşan, giysileri taze deterjan kokulu gençlere espriler yapan, saçları kırlaşmaya başlamış şefler, ekip başları… Tam ocağa varacakken ani bir homurtuyla zınk diye kalakalmıştı otobüs. Koşarcasına inip telaşla basmışlardı giriş kartlarını. Kim kovalıyor kim çağırıyordu ki? Her birinin sezip de dillendiremediği, yüreklerindeki anlam veremedikleri, an be an büyüyen bu kasırga neyin nesiydi? Olağan dışılı kama ne?

Yemek molası… Önce ekmekler çıkıyor poşetlerden. Yiyecekler, havada uçuşan kömür tozları ve ellerinin karasıyla hemhal olsa da burada, birlikte tadı bir başkaydı. “Sil şu terini be oğlum, toz toprak tamam da bunu da katmayalım bari lokmamıza.” “Koçum bedava sauna hizmeti alıyoruz burada.” dedi bir diğeri, gülüştüler. Ahmet pek konuşup şakalaşmazdı ama duruşu bakışı hareketleri herkese güven verirdi. Tok bir sesle: “Kömür ısınması bu. Bana sorarsanız sensörlerin alarm vermesi gerekirdi.” Koca bir  lokmayı ağzında aceleyle çevirip yuttu, vakur başını pür dikkat, ağır ağır çevirerek, havayı da koklayarak etrafa göz gezdirdi. Sesini biraz alçalttıktan sonra; ”Üretimde çalışan birkaç arkadaşım…” durakladı, bir kez daha etrafa bakındı; “kömür yanmalarında ikaz vermemesi için sensörlere istim verildiğinden ama emin olmadığından bahsetti.”

Kömür tozları yalnızca mavi gözlerini, dudaklarını ve grileşmiş bıyıklarını açıkta bırakmıştı Murat’ın. Dört yıldır madendeydi. En olmadık zamanlarda yaptığı esprilerle arkadaşlarını en azından tebessüm ettirerek ocaktaki kasveti dağıtıverirdi. Çatalını seslice bırakıp ayağa kalktı, varsaydığı kravatını düzeltip ceketinin tek düğmesini ilikler gibi yaparken tuhaf mimiklerle sesini temizledi. Kendilerine verilen eğitimi, eğitmenin söylediklerini hatırlatıyordu arkadaşlarına, “Madenci… savaş halindeki bir orduya benzer. Sürekli tetikte olmalı, gerekli tedbirleri almalıdır.” Lokmalar ağır ağır çiğneniyordu artık. “Doğadan kopardığınız her parça karşılığında bir şey vermek zorundasınız. Savaş halindeyiz şu an.” Ellerini payandaların arasındaki kömür bloklarına uzattı, yavaş yavaş yumruk yapıp göğsüne doğru çekerken; “Doğanın ciğerlerini söküyoruz… Madenci savaşan askerdir.”  Yerine oturdu. Hayretle Ahmet’i dinlemeye koyuldu. İlk kez bu kadar konuşuyor diye düşünüyordu. “Aah Uzun Mehmet ah! Sayende yedi kat yerin altındayız yine. Kasımda emekliyim. Soma’dan da göçeceğim. Doğal gazla ısınan bir ev tutacağım. Seçimlerde kapıma gelen kömür kamyonunun şoförünü tartaklayıp gönderene iade etmesini söyleyeceğim…’’ Arkadaşlarıyla değil de belki kendi kendineydi bu konuşma. “Oğlumun yaş günü.İş dönüşü çarşıda servisten inip sevdiği bisikleti alacağım, üç kocaman yıl geçti. Bugün de almazsam bir yıl daha atacak muhtemelen.”’

Saat on beş otuz, vardiya değişimi için yeni gelenler… Kiminde sırt çantası kiminin elinde naylon poşet selamlaşıyorlar. Bir doksan boyundaydı, hafiften göbek salmıştı.Koridora ilerlerken;  “Bugün kesemi de getirdim.Mübarek yer hamam sanki.” Peşi sıra gelenler ikircikli etrafa bakındılar. O ise sesini daha da yükseltti. “Can pazarı mı burası? Soracağım bugün o şerefsizlere!” diye bağırdı. Sesi yankılanmıştı taş duvarlarda.

Kömür karası elleri kömür karası öfkeleri vardı…

Artık sadece ayak sesleri, yarı loş ışıkta uzayan gölgeler. Vardiya değişimi. Boşluk duygusu…

İçeriden önce tek başlarına, sonra bir kişiyle, daha sonra gelenlerse iki kişin desteği ile yürüme bantlarından giriş kapısına ulaşabiliyorlardı. Sessizlik içinde ağır çekim bir filmde gibi muhteşem bir disiplinle hareket ediyorlardı. Vardiya değişimine gelen arkadaşlarının, kurtarma ekiplerinin yardımıyla dışarı çıkarıldılar bir süre sonra, getirilenin  önce elleri ve ayakları bağlandı, cansız bedeni sedyeye yerleştirildi ve diğerleri diğerleri… Şimdi ocağı saran ölüm kokusu kaybetme korkusuyla sarmaş dolaştı.

Gazeteleri yatağın üzerine yaymış bir yandan da televizyonu izliyor Ezel: “On yedi Mayıs. Madenin giriş panosundaki açıklanamayan trafo patlaması sonucunda yedi yüz seksen yedi işçi yeraltında kaldı. Karbonmonoksit gazına bağlı zehirlenmede üç yüz bir kişi yaşamını kaybetti. On dört kodunda dördüncü bantta tespit edilmesi mümkün olmayan kızışma ve buna bağlı olarak hızlı havanın etkisiyle tutuşan kömür korları nedeniyle…” “Eymez’in bir önceki Ciner grubuna ait olduğu zaman meydana gelen patlamada can kaybı sayısı iki yüz olduğundan, süreçte daha büyük felaketler olabilir gerekçesi ile Türkiye kömür İşletmelerine iade edildiği, Enerji ve Tabii Kaynaklar  Bakanlığı’nın buna rağmen hiçbir yenileme yapmayıp, eksikleri gidermeden, iş güvencesi yönünden yeni önlemler almadan, ihalesiz, Soma Kömür İşletmeleri verdiği iddia…’’ Sadece dinliyor konuşmacıları… Ahmet ekranda: “Gerekli tedbirleri almak zorunda olanlar kimlerdir sorarım size? Doğadan koparttığınız her parça karşılığında bir şey vermek zorundasınız yoksa can alır, can. Üç yüz bir can!” Baretini başına geçirip koşarcasına kalabalığa karışırken son sözleri yankılanıyor ekranda; “Madenci savaşan askerdir, asker…”

Ölen kazazedelerden yaşarken esirgedikleri küflenmiş gaz maskeleriyle, yaşıyormuşçasına ambulanslara taşınanların televizyon ekrandaki görüntüsü yerini yine sedyeye yerleştirilen gözleri kanlı, yüzü kömür tozuna bulanmış işçinin; “Çizmelerimi çıkarayım mı?Sedye kirlenmesin”diyerek doğrulmaya çabalamasıyla devam ediyor. Ülkenin her yerinden her türlü yardım açıklamaları, Ezel: “Allah kahretsin yaşam odaları, gaz bacaları yok denecek kadar yetersiz, standartların üstünde kömür çıkarmak için çalıştırılan işçilerin yaşama hakkını hiçe sayarak, seçimlerde koltuk sevdası uğruna ülkenin güzide insanlarını bedavacılığa alıştırarak ahlak ve inançlarına ot tıkadılar.”Elinde tuttuğu kumandayı öfkeyle fırlatırken telefonu kulağına yapıştırdı. “Ben Ezel… İznimi iptal edin lütfen derhal orada olmalıyım. Evet. Tamam.Teşekkürler.””Anne ben gittim .” Kapı anında, hızla kapanmıştı.

Resmi plakalı arabalar, polis araçları, helikopter gürültüleri ağıt seslerini bastırmaya yetmiyor.Kınalı saçlarının yemenisinden çıkmasına aldırmayan yaşlı nineler, buruşmuş kemikli elleriyle torunlarını sürüklercesine kalabalığa ilerliyor, siren seslerini takip eden gözleri şaşkınlıktan kocaman açılmış oğlanlar, koşuşturan haykıran gençler…Kelleşmiş çimenlerle kaplı tümsekteydi gazeteci kafilesi. Kimi ayakta kimi oturuyor kimi de öfkeyle konuşurken yaptığından bihaber yerdeki otları yoluyordu. Kameranın askısı Ezel’in beyaz tişörtünün yakasını hoyratça kaydırarak  omzunun bir kısmını dışarda bırakmıştı. Bariyerlerden geçmelerine izin verilmiyordu.Ansızın yükselen protesto sesleri gökyüzünü kapladı.Televizyon muhabirleri canlı yayına bağlanmış. “Şu an Başbakanın korumalarıyla olay mahaline gelmesiyle kurtarma çalışmalarına ara veriliyor.” Ezel allak bullak. Dişlerinin arasından ıslık gibi bir ses dökülüyor. “Maskeli süvariler… Gölge etmeyin yeter! ” Ezel, sadece dinliyor konuşmacıları. Korkak, kaypak, boş bakan göz bebeklerinden iğreniyor politikacıların, ekrana girip kravatlarını paramparça ediyor hayalinde. Otellerin odaları gazeteciler, avukatlar, çevreciler, kurtarma çalışma alanına sokulmayan Akut gönüllüleri ile dolu. Açılan kapıları hissederek odasından fırlar gibi çıkıyor Ezel. Kamerası omzunda ekip arkadaşları ile olay yerine gidiyor. Otobüsler,  özel araçlar, arada bir havada tur atan, kurtarmaya mı gelen, bürokratları kollama amaçlı mı bilinmez helikopterlerin gürültüsü ürpertiyor insanları… Gazeteciliğinin henüz üçüncü yılı. Toy, duygusal, idealist.

Ertesi sabah:

Ezel kahvede, sokak aralarında, ocağın önünde hala umutla bekleşen anaların babaların, kızların kızanların arasında…Dudaklarından dökülen dualarıyla, yüzü gözyaşlarıyla ıpıslak anne kucağında tuttuğu bebesiyle sallanıyor usul usul, bir ayindeymiş gibi. Başında namaz takkesi kocaman mendilini çıkarmış yüzünü silen yaşlı bir baba, gözleri kan çanağı. Bakışları ocağın girişinde donmuş kalmış hâlâ umutla bekleşen nişanlılar, sevgililer, yeni yetme kız, oğlan çocukları. Kasaba meydanındaki kahvenin alçak hasır taburelerinde oturan arkadaşlarına doğru ilerledi Ezel. Cebinden çıkardığı sigarayı masaya fırlatır gibi bıraktı. Diğer gazeteden arkadaşı elindeki sigarayı uzatıp anında yakarken, toparla kendini ne bu hal, dedi. Ezel diğer masalardakilere göz attı. “Ya sen, ya sizler?” Arkadaşı; “Dün akşam çelik kuvvet  biber gazının dozunu kaçırınca…” Bir diğer arkadaşı “Abi, güzelim devlet büyüğü acını paylaşmaya gelmiş utanmıyon mu diklenmeye! Tekmeler de tokatlar da….” Havayı yumuşatmaya çalışsalar da ağu gibi ve çatallı çıkıyordu sesleri .

Ezel sandalyesinden kalktı ağır ağır ilerledi. Ocağı tam cepheden gören masada oturan Murat’ın karşısındaki sandalyeye usulca ilişti. Tırnaklarının içi hala kömür tozu. Çayını yudumlarken:  “Ben durağa geldiğimde servis hareket etmek üzereydi. Binerken yan gözle baktığımda şoförün gergin bakışlarıyla karşılaştım ne yaparsın baş başa, baş padişaha… Giyinme odasında alelacele giyindim. Baret, fener, gaz maskesi aldım. Geniş kereste tahtalarının döşeli olduğu iskelede arkadaşlarla şakalaştım. Koridorda ilerlerken kart basmadığımı anımsayarak geri dönerken şefin düşük suratı, yarı uykulu bakışlarıyla göz göze geldim. Anında dönüp hızla yokuş aşağı inmeye başladım. Gözlerim hep yanıyor, rahat nefes alamıyordum.” Daha sonra da  gördüğü düşü anlatmıştı. “Ocaktaymışız… Tam gaz çalışıyoruz, eksik tartarsa yevmiyeden kesilecek. Kasklarımızdaki tüm lambalar aynı anda sönüverdi ansızın.Bir karanlık ki kömür karasından beter. Sonra aklımızı başımızdan alan bir ışık. Kazmayı her vuruşumuzda altın tozları savruluyor havaya ağzımıza burnumuza ciğerlerimize doluyor. Bantlardaki vagonlarda külçe külçe altınlar.” Derin bir soluk alıyor. Görünmeyen bir boşluğa bakarak, anlatmaya devam ediyor. “Rüya bu ya!Uçan kuşa kadar herkes duymuş da bir sürü devlet erkanı kutlamaya gelmiş, ocakta maskeli bir balo, bir sürü palyaço, çıldırmış bir müzik. Gözleri kamaştıran altınlar etrafa savrulurken  kömür tozlarına dönüşüp havada kavisler çizerek burunlarından, kulak deliklerinden süzülerek yüreklerine çöreklenip kalıyor. Anfileri patlatırcasına yükselen notalar, kanatlarını titreten her tondan, çığlık çığlığa ağıtlarla yükselerek, semadaki burçlarına yerleşiyor.” Sesi titredi, çatallaştı. “Hiç bu denli uzun, net anımsayabildiğim bir rüyam olmamıştı…” Gözleri kurtarma ekiplerine takılı öylece sustu kaldı.

Kömür karası elleri, kömür karası anıları vardı…

Fotoğraf:https://short-url.link/O6r



BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR