KIZMA ve ÜZÜLME / Hatice Alparslan

Ayaklarında ev terliği, başında kulaklarını tam örtmeyen yün şapka, üst üste giyilmiş iki ince palto. Bir elinde baston ve bastona bağlanmış bir meyve poşeti, bir başka meyve poşeti de diğer elinde. Kızılay’ın kalabalık kaldırımlarında yürümekte ve poşetlerini taşımakta zorlanıyor. Vakit akşam olmakta. Ayaz çıkmış, eldivensiz elleri üşümüş, gideceği durağa yetişme telaşında. Kendi gitmek istiyor ancak ayakları onu taşımaya yetmiyor.

Yanına yaklaşıyorum,

“Gideceğin durağa kadar poşetlerini taşıyayım.” diyorum.

Önce bükülmüş belini, sonra kafasını yavaşça kaldırıp solgun ve yorgun yüzünü bana çeviriyor. Söylediğimi ya tam anlayamıyor ya da bir anlam veremiyor olsa gerek ki sessiz kalıyor. Ama ben isteğimi tekrarlıyorum. Beni ısrarlı görünce, bükülmüş belini ve kafasını kaldırmadan aşağıdan yukarıya doğru hafifçe süzüyor beni. Güven duymuş olacak ki önce bastonsuz elindeki poşeti uzatıyor, sonra da bastonuna bağladığı poşeti çözmeye başlıyor. Soğuktan üşümüş elleri poşeti çözmekte zorlanıyor. Hemen müdahale edip düğümü çözüyor ve poşeti elime alıyorum.

Poşetleri elime alırken,

“Sen de bir tuhafsın hani, durup dururken nereden çıktı bu yardımseverlik? Adam senden yardım istemedi ki? Sen böyle ısrar edersen tabii ki şaşırıp tereddüt edecek.  Her gün televizyonlarda olanları görüyor haliyle!” diyor iç sesim.

Yürümeye başlıyoruz. Daha doğrusu ben yürüyorum, o sürtünen ev terliğinin üstünde bastonuna rağmen yürümek için çırpınıyor. Bu tempoyla yolculuğun uzun süreceğini anlıyorum. Büyükşehirlilerin muhabbete giriş cümlesiyle muhabbete başlıyorum.

“Nerelisin amca?”

“Bir zamanlar Sivaslıydım.”
“Hıım, Ankara’ya yerleşince artık Ankaralı oldun herhalde.”
“Yoo Ankaralı da değilim.”
(Biraz durakladıktan sonra buruk bir sesle)
“Karşıyakalıyım.”
“Hım, Karşıyaka’da mı oturuyorsun?”
“Yoo, Karşıyaka Mezarlığı.”

Hüzün karışıyor şaşkınlığıma ve bu kez de sessiz kalma sırası bana geçiyor. Daha nefes alıp verirken evinden barkından, memleketinden, yerinden yurdundan, çoluk çocuğundan ve tüm dünya nimetlerinden vazgeçmek…

Ne tuhaf şey şu ölüm…

“Ölüm, aşk”ın bir başka halidir.

“Ölüm” ve “Aşk” ne de çok benzerler birbirlerine…

Hani deli gibi aşık olmak istersin ama üzülmek, acı çekmek, mutsuz olmak da istemezsin…

Ölüm de böyle bir şey. Ölmek istersin, kendini artık bu dünyaya ait hissetmez, her şeyi geride bırakıp gitmek istersin ama o gitme vakti geldiğinde de korkarsın, ödün patlar, gitmek istemez, onca zorluğa, sıkıntıya, üzüntüye, kedere rağmen “biraz daha” dersin…

Çoluk çocuktan, vefadan vefasızlıktan, hastalıktan düşkünlükten, paradan konuşmaya devam ediyoruz…

“Yıllarca yurt dışında çalıştım. Türkiye’ye geldiğim akşam evde oturacak yer bulunmazdı eşten dosttan ama şimdi kapımı açan bir Allah’ın kulu yok,” diyor soğuktan üşümüş burnunu çekerken.

“Sana bir şey söyleyim mi” diyor.

Ayaz öyle fazla ki ağzımızdan çıkan sözcükleri ve buharı tekrar yüzümüze çarpıyor. Hem soğuktan hem de yürürken zorlanmasından dolayı kesik kesik çıkıyor ağzından sözler ve zar zor anlaşılıyor söyledikleri. Bu yüzden sık sık kafamı ona doğru yaklaştırmak zorunda kalıyorum. Hatta bazı cümlelerini doğru anlayabilmek için iki kere tekrarlatıyorum.

Sanki bir tüyo verecekmiş gibi kafasını bana doğru eğerek kısık bir sesle:

“Hiçbir şeye kızma ve üzülme!”

“Tam duyamadım, bir daha tekrarlar mısın?“

“Hiçbir şeye kızma ve üzülme, her şey boş!” diyor.

“İşte günün mesajı bu, mesaj da bu amcadan geldi… Tevekkeli değil, adamın elinden poşetlerini zorla kapman bu sebepten imiş, haydi hayırlısı bakalım.” diyor ukala iç sesim.

Konuşmaya öyle dalmışız ki otobüs durağını geçmişiz. Amca şaşırıyor ve sağa sola bakınıyor. En yakın otobüs durağına yürüyoruz ve otobüse bineceği Bağcılar durağını o durakta bekleyen birine soruyor. Durağı geçtiğimizi öğrenince de geriye dönüyoruz.

Onu durağına teslim ediyor ve oturması için de bir yer buluyorum. Poşetleri açılıp meyveleri dökülmesin diye de poşetlerin ağzını sıkıca bağlayıp eline veriyorum. O da beni sanki evinden bir misafirini uğurluyormuş gibi dua ve teşekkürle uğurluyor.

***

Yaklaşık bir buçuk iki saat kadar sonra üzüleceğim bir telefon konuşması yapıyorum. Kaşlarım çatılıyor, yüzüm asılıyor, karamsarlık yayılıyor üzerime, dokunsalar ağlayacağım ama hemen yaşlı amcanın sözü geliyor aklıma ve gülümsüyorum.

“Kızma ve Üzülme”

Sonra eve geliyorum ve çocuklarla ilgili bir şeye tam kızıp söylenecekken yine yaşlı amcanın sözü geliyor aklıma ve yine gülümsüyorum.

“Kızma ve Üzülme”

“Tamam diyorum, bugün “Kızmak ve Üzülmek” yok.

Aslında amcanın söylediği sadece bir günün değil, bir ömür mutlu ve huzurlu yaşamanın tüyosu… Aynı tüyoyu ben de size veriyorum

“Kızmayın ve Üzülmeyin!”

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*