Kitap Çöplüğü / Özlem Y. Uçak


Özlem y. uçak:

“Bu öykü, kitapsever birinin hayal edemeyeceği kadar ürkünç ve gerçek dışıdır. Okumaya cesaretiniz yoksa diğer öyküye geçin. Ama bana kalırsa bir öykü, hayal ötesi dahi olsa, okundukça gerçek olur…”

On iki yaşımdan beri sokaklardayım. Çöp kutularını özenle karıştırır bulduklarıma her defasında şaşkınlık duyarım. Karış karış bilirim buraları ama yine de ne bulacağımı merak ederek gezinirim. Sizler belki hiç anlamayacaksınız; çöp karıştırmak çocukluğumdan beri bana çekici gelir. Çöplerde gördüklerim tanımadığım insanların evlerine hatta yatak odalarına ve mutfaklarına girme hakkına sahip olduğumu düşündürür. Nedense bu bana üstünlük duygusu verir. Çöplerin de insanlar gibi çeşitli olduğunu söylersem belki şaşırtıcı olmaz. Ama hiçbir çöp diğerine benzemez dediğimde, insandan yola çıkarsak, bunun dünyada milyarlarca farklı çöp demek olduğunu bilmelisiniz. İşte böyle düşününce şaşkınlıktan insanın dili tutuluyor.
Babam çöplerin atıldığı arazilerden mobilya ya da işe yarar başka eşyalar bulup siler paklar ardından da bit pazarlarına götürüp satardı. Bazı eşyaları da kullanalım diye evde bırakırdı. Evimiz öyle küçüktü ki enteresan, görkemli eşyalarla iyice ufalırdı. Boydan boya meşe ağacından işlemeli kapaksız dolabımız en değerli hazinemizdi. İçine koyacak değerli hiç bir şeyimiz yoktu; çöplerden getirdiğimiz kitap, dergi ve kalın ansiklopedilerden başka.
Babam öldüğünde on beşime yeni basmıştım ve babadan oğula devreden bu kirli işi sürdürmek zorundaydım. Bir sene sonra annem zatürreden yataklara düştü; bir akşam eve döndüğümde vücudunu buz gibi buldum. Saatler önce mi öldü yoksa soğuktan dona mı kaldı yeni yetme halimle bilemedim. Okul formamı üzerimden çıkarıp sokak elbiselerini artık hep giymenin zamanı gelmişti.

Züleyha’nın, yani Ömer’in annesinin peşinde tam bir yıl dolaştıktan sonra onunla konuşabilme cesaretini kazandığımda o on yedi yaşına girmişti. Okuldaki arkadaşlarından daha temiz pak göründüğüm ve daha bilgili olduğum için benden hoşlandığını söylemişti. Kaderin bana yazdığı en güzel yazıydı.  Üstelik ben evde sadece çöplerden çıkanlar ve kitaplardan başka bir şey olmadığını görüp benimle evlenmekten vazgeçebileceğini düşünürken. Aramızda mesafeler yoktu ama pek konuşmazdık. Aşkın kitaplarda olduğunu zanneder romantizmi sessizce içimizde yaşatırdık. Ömer doğduğunda ne olduysa beraber kitap okumaya başladık. Belki de bizim en iyi konuşma şeklimiz buydu. Ömer bir yaşına girdiğinde Züleyha ile benim aramda artık çok güçlü bir bağ vardı. Bu bağı adlandırmak zordu. Onun adı ne aşktı ne de alışkanlık; Ömer’di.

 Ben haftanın her günü sabahın kör saatlerinden gece karanlığına kadar sokakları arşınlıyor, Züleyha da çöp kutuları bile düzenli, temiz sokaklarda yaşayan iyi ailelerin büyük evlerine hizmetli olarak gidiyordu. Gece olunca evin arkasındaki çamurlu arazide çöpten bulduğum eşyaları beraber tek tek ayrıştırıyorduk.
Ömer benimle gelmek isterdi. Pislik içinde dolaşır, burun direklerimizi sızlatacak kadar kötü kokan çöpleri karıştırırdık, yine de neden gelmek istediğini bilirdim. Onun yanımda olduğu zamanlarda özellikle kitap, dergi bulabileceğim yurtların, öğrenci evlerinin olduğu sokaklara giderdim. Şansına hep bir şeyler bulunurdu. Ömer kitapları hazine bulmuş gibi elinde özenle taşır eve gidene kadar bırakmazdı. Onun o hallerini gördükçe hem keyiflenir hem de biraz endişeye kapılırdım. Bir odalı ufak evimiz bir zaman sonra dört duvar bir kütüphaneye döndü. Ömer de artık doyumsuz bir kitap kurduydu.
Yine beraber çıktığımız sıradan günlerden biriydi. Daha önce pek uğramadığım bir semte doğru yola koyulduk. Pejmurde bir mahallede insanlar pazar çadırlarından bozma yerlerde yaşıyorlardı. Burunlarından akan sümükleri rüzgârda kurumuş sarı benizli, kırmızı yanaklı ağlak çocuklar sokak ortasında oynuyordu.  Biraz büyükçe olanların patlak bir plastik topla futbol oynadığı topraklı bir alanın yanından göze batmadan geçerken ürkütücü bir hali yoktu bu yerin ama ben tedirgin olmuştum. Sanki kötü bir şeyler oluyor ve insanlar da bunu kanıksamış, hayatlarına devam ediyor gibi geldi. Sessizce yürümeye devam ettik. Etrafta Ömer’in alışık olmadığı türde değişik yaşam sergileyen insan tipleri vardı. Bu çocuklar yaşadıkları sefaletin bile farkına varamayacak kadar hayatlarının değerini bilemeyen, doğdukları anda istemsizce başlayan saldırgan kişiliklerini bastıramayan kaybolmuş çocuklardı. Oğlumsa küçük zavallı evimizin özgür prensiydi.

Mahallede işimize yarayacak bir şey bulamamış çıkış yoluna girmiştik. Akşamın serinliği çıkmaya başlayınca etrafa daha bir kasvet çöktü. Derken burnuma yanık kokusu gelmeye başladı. Orman yangını gibi insanın içini burkan, burun deliklerinden sonsuza dek çıkmayacak keskinlikte ve acıda bir kokuydu.
Yıkık dökük virane bir binanın önüne geldik. Aynı kokuyu Ömer’in de duyması gecikmemiş, duman bizi sarmaya başlamıştı. Binanın arkasından ellerinde ağır poşetler taşıyan o futbol oynayan çocukları gördük. Ömer olan biteni dikkatle izliyor, anlamak istiyordu. Ne olduysa o andan itibaren ikimizin de cesaretlendiğini söyleyebilirim; sanki beklenen bir hareket vardı ve yapması gereken kişiler bizlerdik. Çocukların geldiği yöne doğru yürüdük. Dumana yaklaştıkça bir gerginlik olduğunu fark ettim.
Bir kız çocuğu eteğini sepet yapmış bir şey taşıyordu. Ne acele ediyordu ne de sakindi. Ömer gayri ihtiyari ne olduğunu merak edip kıza döndü. En yakın arkadaşlarını hırpani bir çocuğun elinde acı çekiyor gibi görünce birden telaşa kapıldı. O anı hiç unutmadım; Yaşar Kemal’in İnce Memed’i vardı kızın kararmış ellerinde. Ömer için ulaşılmaz bir kitaptı İnce Memed; okumaya başlamış, kitabın en heyecanlı bölümünde sayfaların kopuk olduğunu o zaman fark etmişti. Sayfaların tamamının olduğu kitabı arayıp duruyordu.
Diğer kitap Siyah İnci’yi birkaç defa okudu Ömer; “Kız Siyah İnci’yi okursa kesinlikle beğenir.” dedi sessizce. “Ama atın başına gelenler onu çok üzebilir.” diye devam etti. Üzgünlük ve kızgınlık arasında bir duygu ile kızın gözlerine baktığını gördüm. Ulaşamadığı İnce Memed’in kendisinden küçük bir kızın elinde ne işi olduğunu düşünüyor olmalıydı. Kız, bizim anlık değişen tavırlarımıza kayıtsız kalmayıp konuşmaya başlayınca o kadar da küçük olmadığını anladık. Hırpaniliği bir yana bilmiş bir hava da vardı tavırlarında. Bilgiç bir edayla, “Acele edin, bitmek üzere! Büyüklerini ben alamadım torbam yoktu!” dedi.
Hiçbir şey anlamamıştık. Biz de sorduk:

“Neden o kitapları taşıyorsun?”

“Eve götürüyorum. Sobamızı harlamaya kullanıyoruz…”

Ömer’in içinden bir şeylerin yağ gibi kayıp gittiğini sanki gözlerimle görüyordum. Kızın yanına kadar sokulup kolunu tuttu, “Neresi, göster bize!” dedi. O an oğlumun ne kadar cesur olduğunu anlamış ve gurur duymuştum. Kız eliyle gösterip edasını hiç bozmadan  yoluna devam etti. Uzaktan ne olduğu  anlaşılmayan bir yığının etrafında birkaç erkek karınca gibi telaşlı bir şeylerle uğraşıyorlardı. Onları izlerken Ömer’in heyecanlı sesi doldu kulaklarıma. Adeta dev bir kitap çöplüğü ile karşı karşıyaydık.
Rengi solmuş, bazısı parçalanmış, yırtık çeşit çeşit kitap tepeleme yığılıydı. Ömer arasına dalmıştı bile. Eline aldığı kitaba hızla göz atıp geri koyuyor kitaplığımızda olmayanları elinde tutuyordu. O sırada üç adam geldi. Biri bir hayli sert bakışlı ve iriydi ya da diğerleri onun yanında çok sıska kaldıkları için öyle görmüştük. İri adamın sert bakışı, her an saldırmaya hazır duruşu vardı. Yüksek bir sesle “Bu kadar aldığınız yeter, biz de alalım. Bizim de evimiz çoluk çocuğumuz var haa…” dedi.

Yakmak için almıyoruz demek geçti içimden ama sustum ve ağzından kaçırmaması için kurnazca Ömer’i dürttüm. Aldıklarımızı bırakıp bir iki adım geri durduk. Adaletsiz bir hayat yaşayanların içlerinde biriktirdikleri intikam duygusuna karşı savaşmanın tam sırasıydı. İçimizde sessizce yaşattığımız savaşçı tarafımızı bir anda ortaya çıkarmanın zor olmadığını söylemeliyim. Ama ne var ki yanımda hayatımın en önemli insanı varken cesaretimin sınırları çiziliydi. Yetinmeyi bilen insanlarız ve Ömer’e de bunu öğretmiştik; azmin kara büyüsüne kapılıp kabarık hırslara kapılmamalıydı.
Sakin ve kendimizden emin bir şekilde hareket etmeliydik. Kitapların buraya nasıl nereden geldiğini ve bu kadar çok kitapla ne yaptıklarını öğreneceğimiz insanların onlar olduklarını tecrübelerime dayanarak anlamıştım. Kitapları civar mahallelere yakmaları için satıyorlardı. Konu komşu akraba için ayırdıklarını buraya yığıyor, ihtiyacı olan da gelip alıyordu. Sıska olan adamlardan biri bu yaptıklarından ötürü gururluydu. Bunun dünyanın en büyük iyiliği olduğunu düşünüyordu.

 Onca kitabı çöplerden buluyor olmalarına inanamamıştım. Çöplerde aklın hayalin alamayacağı şeyler görürdüm ama bu kadar çok kitap ilk kez görüyordum. Belki de çalıyorlardı. Ömer’deki üzüntü benim bir şeyler yapmamı gerektiriyordu.
Kitaplara karşılık, bulduğum yanabilecek ne varsa vermeyi teklif ettim. İş pek kolay değildi, bir de üstelik iri adam ne bana güven veriyordu ne de teklifimde samimi olduğuma onu inandırabilmiştim. Ertesi akşama kadar süre istedim; kitapları yakmayı bir günlüğüne durdurmaları için adeta yalvardık. Sıska adamlardan sessiz olanı en sonunda açtı ağzını. Bekleyeceklerinin sözünü zar zor alıp oradan ayrıldık.
O gece neredeyse hiç uyumadan ne bulabileceğimi düşünüp durdum. Sabah Ömer’i üzgün ve çaresiz görünce ne yapmam gerektiğine karar vermiştim. Vakit kaybetmeden yola koyuldum. Atılmış mobilyaları bulduğum çöplüklere baktım önce. Öğleden sonraya kadar onlarca sokak dolaştım. Hiçbir şey yoktu. Tek çare kalmıştı o da evdeki kitap dolabıydı. İçindeki yüzlerce kitabı kutulara koyup yatak altlarına kapı arkasına istifleyecektim. Dolap öyle eskiydi ki parçalamak çok kolay oldu. Akşam Ömer dolabın yerinde yeller estiğini görünce telaşa kapıldı ardından üzüldü; ama bunun bir seçim olduğunu anlamıştı Hışımla mahalleye doğru yollandık. İri adam ile o sıskanın başka bir sorun çıkarmaması için dua ediyordum.

İnsanlar poşetlere kitap doldurmaya devam ediyordu. Kızgın bir sesle ellerindeki poşetleri boşaltmalarını söyledik. İlk anda dayılandı birisi. Dolap parçalarını ona uzatınca hemen ikna olup kitapları bıraktı. Yangından mal kaçırır gibi aldık kitapların tümünü. Kitapları yanmaktan kurtarmıştık.

İşte; o gün topladığımız tüm kitaplar buranın en değerlileridir. Çünkü acı her bir kitabın ruhuna öyle bir işlemiştir ki yıllar sonra bile hâlâ duyduğumuz yanık kokusunun nedeni budur.

                                ***

Elli yaşlarında, görmüş geçirmiş ve bilge olduğu yüz kıvrımlarından okunan adam kitap evini doldurmuş hatırlı kalabalığa ağırbaşlılığıyla konuşuyordu. Sakin sesi raflarda duran sarı yapraklı kâğıtları dile getirircesine üzerlerinden yankılanıp tavana çarpıyor kalabalığın kulaklarına doluyordu. Oradaki herkes gibi gazeteci kadın da dikkatle dinlerken genç erkeğin yanına yaklaştığını fark etmedi.

 “Röportaj için gelmiştiniz değil mi? Babamın konuşması bitmek üzere.” 

“Evet ama ben anlattığı hikayedeki Ömer ile görüşmek isterim.”

“Ömer benim” dedi genç adam. Kibar bir gülümseme oturdu yüzüne. Vakurdu. 

2 Yorum Kitap Çöplüğü / Özlem Y. Uçak

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*