Kırmızı Gül Sokak / Özel Atay

Evimiz Mecidiyeköy’de Kırmızı Gül Sokak’ta bulunmaktadır. Geçmişi babama     kadar uzanır.  1870 yıllarında Mecidiyeköy ilk iskâna açıldığında, buraya dut yemeğe gelenler, burada nasıl oturulur diye hayıflanırlarmış. Buna aldırmayan büyük babam, 1906 yılında oturacağı köşkü yapmaya koyulmuş. Böylece evimizin ilk temeli atılmış. Üç kuşak ailemiz orada yaşamış, ben de o köşkte doğmuşum.

Üç katlı köşkün dış cephesi kiremit rengi bir boyayla kaplanmıştı. Evin dört bir yanı bahçe ile çevriliydi. Ortalarda göbekler, yanlarda duvar boyunca uzanan çalıların içinde rengârenk güller yer alırdı. Ön taraftaki çam ağaçlarının çevresi de çimlerle kaplıydı. Çocukluğumda çam ağaçlarını hortumu takıp sulardım. Gece olunca yaprakların üzerlerinde oluşan pırıltıları seyretmek bana büyük keyif verirdi. Ama o hortum takılınca annem, halamlar elimden almak için benimle büyük kavgaya tutuşurlardı. Çünkü birazdan kuzenlerle başlayacak su savaşı onları çok korkuturdu. Bu koşuşturmalar bahçeye çok zarar verirdi. Çimler ezilir, çimlerin ortasında yer alan göbeklerdeki menekşeler her yana savrulurdu. Göbeklerin üzerinden atlamak en büyük keyfimizdi. Akşam olunca da babam bizi sıraya dizerdi, ondan bir sürü azar işitirdik. Bahçede çoğunlukla dut ağaçları vardı, köşkün arkasında da iki kiraz ağacı vardı. Dut yemek serbestti. Zaten herkesin evinde dut ağacı vardı ama kirazlara hiç kimse dokunamazdı. Çünkü o kirazlarda bütün mahallenin göz hakkı vardı. Toplanacağı gün geldiğinde toplanan kirazlar tabaklarla bütün mahalleye dağıtılırdı.

Çocukluğum böyle keyifli geçmişti. Okul vakti gelince de köşke yakın olan Mecidiyeköy İlkokulu’na başladım. Arkadaşlarımı seviyor, derslerim de iyinin biraz üzerinde seyrediyordu. Mahalle kültürü, arkadaşlarım beni mutlu ediyordu.

İlk acıyı halamların trafik kazası ile yaşadım. İki kuzenim ve halam ölmüştü. Çocuk kalbimde ölümü çok sorgulamasam da evimizdeki karanlık günler bana zor gelmişti. Böyle yıllar akıp giderken ilkokulu bitirmiş, Amerikan Koleji’ne gönderilmiştim.

Farklı bir çevreye girsem de mahallemden kopamıyordum. O yıllarda benden birkaç yaş küçük, birkaç ev ötede oturan bir kıza âşık olmuştum. Okul yürüyüşünde ona eşlik etmek, kış günleri sokağın yokuşunda kızakla kaymak mutlu anılarımdı. Gitar çalmak en büyük tutkumdu, sesimin güzel olması beni arkadaşlarım arasında hayli popüler yapmıştı.

Babamın işleri bozulmaya başlamıştı fakat o çok hırslıydı; benim adıma kararlar alıyor, beni Amerika’nın en iyi üniversitelerinde okutmak istiyordu. Benimse hiçbir gelecek kaygım yoktu. Aşkım ve müziğim bana yetiyordu.

Bir gece sofranın başında, evimizi müteahhide vereceğini, köşkün karşılığında ise altı daire alacağını söyledi. Annem de ben de çok şaşırdık. Babamı kararından caydırmak için çok uğraştık. Sonunda onun isteği oldu ve ben de o yaz apar topar Amerika’ya gönderildim.

Mimarlığı seçmiştim, beş yıl boyunca bize göre rahat olan ilişkiler beni cezp etmişti. Günübirlik yaşıyordum. Başka şehirleri geziyor, konserlere katılıyordum. Fakat babamın gözündeki o büyük mimardan kendimde eser göremiyordum. Bunu da ona açıklayacak cesaretim yoktu.

İçimde bir boşluk vardı, ne yapsam da o boşluğu dolduramıyordum.  İstanbul’u, sokağımı, evimi özlüyordum. Çocukluğumda, gençliğimde yaşadığım o sokak hep arkamdan geliyordu. Bu duygularla üniversitenin sonuna gelmiştim.

Eve dönmediğim bir günün sonunda, kapıya iliştirilen bir kâğıtta adıma bir telgraf olduğu bildirildi.

Derhal gidip telgrafı aldım. Şöyle yazıyordu:

 “Babanı kaybettik, cenazeye yetişemezsin diye seni bekleyemiyoruz.

 Annen.”

Belki İstanbul’da olsaydım bu olayı çok daha kolay atlatırdım. Ama buralarda koskoca şehir bana dar geliyordu. Çılgınca dolaşıyordum. Günlerce sürdü acım. Okul biter bitmez de İstanbul’a geri dönmeye karar verdim.

İstanbul‘a döndüğümde bir sürpriz daha bekliyordu beni. Kırmızı Gül Sokak çok değişmişti. Güzel bahçeli evlerden eser yoktu. Onun yerine sıra sıra apartmanlar dizilmişti. Hiçbir mimari kaygı gözetilmemiş çirkin görünümleriyle sokağı kaplamışlardı, sokağımızın yeni yüzü soğuktu. Arkadaşlarımsa yaşam mücadelesine atılmış, ayakta kalmaya çalışıyorlardı.

Biz de annemle birlikte dördüncü kattaki dairemizde yaşamımızı sürdürmeye başlamıştık. Mesleğimle ilgili ufak tefek çalışmalara imza atsam da bir ilerleme kaydetmeyince onu da bıraktım. Kira gelirleriyle yaşamaya başladık.

Bu sabah geçmişi hatırlamak içimi acıttı. Birazdan annem kalkar. Artık yaşı ilerledi. Alzheimer hastası oldu. Bakıcı kadın da bir saate gelmiş olur.

-Günaydın Nihal Sultan!

-Sen kimsin, Zeki Bey’in oğlu musun? Hani şu on numarada oturan?

-Evet,  ben Zeki Bey’in oğluyum.

-Çay içmeden gitme. Ben anneni, babanı da çok severim. Biz annenle eskiden beri tanışırız. Bizim köşk yıkılmadan önce, evladım eskiden komşuluk vardı, annenle beraber sinemaya, tiyatroya, konserlere giderdik. Şimdilerde kalmadı dostluk.

-Haklısın teyzeciğim, kalmadı artık komşuluk. Zaten eski komşularımız da bir bir taşınıyorlar. Yalnız kaldık bu sokakta.

 -Evladım, bizim bahçıvan vardı hani, ölmüş biliyor musun?

– Duymamıştım.

– Aman yaşlıydı zaten.

-Senin yaşlarındaydı anne.

Annem gülmeye başladı.

– Anne, bana para lazım. Yarın bankaya gidip çekelim.

-Oğlum, çekelim de sonra ben ne yapacağım parasız.

– Anne, bak para deyince nasıl her şeyi biliyorsun. Bankada paramız var, ikimize de bol bol yeter.

Annemi pencerenin kenarına doğru götürdüm. Perdeyi açtım.

-Dışarıda hava güzel, değil mi?

-Eski bahçemize benzemiyor ama…

-Aaa, bak şu bir numarada oturan komşumuz değil mi?

– Bilmem.

Ayşe de bugün gecikti, o gelmeden ben çıkamam. Camgüzeline eşlik etmek de bana düştü. Aman Allahım, yokuştan aşağıya inen Lütfiye. Yürüyüşünden tanırım. Çok uzun senelerdir görmemiştim onu. Gene eskisi gibi güzel, sadece biraz kilo almış. Kötü oldum birden. Onu çok seviyordum. Giderken hiçbir umut vermedim. Döndüğümde Suriyeli biriyle evlenmişti.

-Anne, Lütfiye’yi gördüm.

-Göremezsin, o Mısır Prensesi oldu. Şoför’ün kızındaki kısmete bak sen!

– Anne sanki sen Paşa torusun. Hem o prenses falan olmadı.

-Niye öyle söylüyorsun? Babanla evlenmeden ben Gümüşsuyu’nda, Ankara Apartmanı’nda oturuyordum. Orada kimler oturmazdı ki paşalar, vekiller… Annemin gönlü hiç razı değildi beni buralara vermeye.

-Haklısın aslında Nihal Sultan, Dolmabahçe’ye gelin gidecektin ama olmadı. Padişahlık kalktı. Nedir sendeki bu soy merakı bir türlü anlamadım gitti.

Lütfiye gözden kaybolmuştu. Gidip onu durdursam, O zaman beni bekle demediğim için pişmanım desem.  Hiç kimseyi senin gibi sevemedim desem. Ne değişir? Aynı rüyayı hep görüyorum. O, İstanbul’un soğuk kış gününde derme çatma kızakla kayarken yanımda olan genç kızı, kaybediyorum; onu karların uçuştuğu tepelerde arıyorum ama nafile, bir türlü bulamıyorum.

-Bak Ayşe de geldi. Seni Bebek tarafına götürsün bugün.

– Ben gezmeye gitmem. Sana kız bakacağım.

– Vazgeç bu sevdadan anne.

Kapıdan çıkarken evimizin bahçesini çevreleyen duvara baktım. Bir tek değişmeyen o kalmıştı. Apartman yapılırken yıkılmamıştı. Sokağı geçerek Mecidiyeköy Meydanı’ndaki kalabalığa daldım.

2 Yorum Kırmızı Gül Sokak / Özel Atay

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*