Kırk Beş Dakika / Ayfer Karakaş

“Stop” düğmesine bastı. Otobüsteki herkes İngiliz olduğu için düğmelerde “stop” yazıyor fakat yalnızca şoför Türk olduğu için şoförü ilgilendiren kısımdaki kırmızı siyahlı neonlu küçük tabelada “duracak” yazıyordu.

Otobüsün kapısı açıldı. Kadın, sayısı az olan basamaklardan indiğinde, köşede o portakal ağacının altında bekleyen adamı gördü. Eteklerine yapışan ağırlıktan -hı, etek mi giymişim ben; kahretsin kahverengi bir pantolon bu- olsa gerek yavaş fakat heyecanlı adımlarla adama doğru yürüdü. Bir kaç adımlık mesafe sonrasında işte tam karşısındaydı.

Adam- Rüzgar Gibi Geçti.

Kadın- Vivien Leigh.

Adam- Zaman, diyorum rüzgar gibi geçti.

Kadın, şaşkın şaşkın gülümsemişti. Karşısındaki, elindeki orta kalınlıktaki kitaba baktı sessizce. “Kitap mı, kitap değildi ki.” “Her neyse zaten şu eğimli yol bir türlü bitmek bilmiyor, kırk beş dakika.”

Kadın, camdan dışarıya baktı. Buğday tarlalarındaki başaklar sonsuz gibiydi. Gökyüzünün maviliği sonsuz gibiydi. Günlerdir kalbini delen haberler sonsuz gibiydi. Gözlerini kırpıştırdı sonsuzluğa doğru bakakaldı.

Adam ve Kadın bir süre sessizce birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Gözlerde uçuşan sorulara cevaplar arayan sorgucular bulunmasına rağmen ne dudaklar kıpırdadı ne de kelimeler soru haline dönüştü. Gözlerinin içi sonsuz gibiydi.

Otobüs, bronz heykelli parkı geçti.

Duran otobüse, insanlar pek de nizami olmayan bir sırasızlıkla biniyorlardı. Ortalarda bir yerlerde yanında küçük bir çocuk olan hamile bir kadın binmişti. Otobüsün “hamileler ve yaşlılar içindir” bölümünde oturan gençler, kulaklarındaki müziğin ritmine kendilerini kaptırmış oturdukları illegal koltukta portatif bir şekilde dans ediyorlardı. Yanında küçük bir çocuk olan hamile kadın, arka bölümlerdeki o tek koltuğa üç kişilik sıkışmaya çalışıyordu.

Kadın, yüzüne sıkılan limonumsu hava ile suratı buruşarak kafasını dışarıya çevirdi. Cam kenarları tam da bunun içindi. Görmeye zorunlu bırakıldığın bazı şeyler için bir kaçış koridoruydu.

İkinci kez gidiyor olduğu bu yeri bulması ne kadar zor olabilirdi ki ama şehir, mahalle, sokak gibi yerlere dair zihin haritası oluşturmadaki beceriksizliğini düşününce bir an korktuğunu hissetti. Kağıt üstünde yön bilgisine dair çok iyi olmasına rağmen bunu hayata uygulamakta bir o kadar kötü olduğunu bildiği için sürekli olarak içinden bir tekrar halindeydi. “Bronz heykelli parkı geç, falanca bankayı geç, filanca muhtarlığı geç, önünde tualler dizilen dükkanı görünce in.”

Otobüsü ikiye ayırdığı anlaşılan camda kendi suretini görünce bir “kaçmak” dürtüsü ile dışarıya baktı. Yol kenarlarında açan gelincikleri, papatyaları, adını bilmediği eflatun çiçekleri, zaman tozlarını anımsatan ve kuruyunca üflenen yabanıl bitkileri ; bahçeli evlerin çitlerinden sarkan iri ve kadifemsi yaprakları olan kırmızı gülleri seyre dalmıştı.

Otobüsten indi. Eteklerine değen rüzgarın hafifliğiyle – hı, etek mi giymişim ben;kahretsin kahverengi bir pantolon bu- bir çırpıda kaldırıma geçmişti. Adamın elleri, arkasına doğru saklanmış gibiydi. Kadın, adamın arkasında sakladığı ellerinde iri ve kadifemsi yaprakları olan kırmızı güller olduğunu düşününce dudağının kenarına kıvrılan gülümseyişle oraya yığılacak gibi olmuştu.

Otobüs, falanca bankayı geçti.

Işıklı trafik levhasında yanan kırmızıyı gören şoför yavaşlayıp durmuştu. Kırmızı, bir çok anlamı kaplayan bir çadır gibi: dur, öfke, sakıncalılık, sınırlar, şapkalı düşünme tekniklerinde duygusallık… “Anlamlara takılmamak lazım.” “Yalnızca dur işte!”

Sağ tarafında oturan ve her ikisin de kucağında bir şeylere giriş yazan muhtemel üniversiteli gençlerin sesi, otobüsün hareketsizliğinde net bir şekilde duyulabiliyordu. “Sana bir şiirim var X.” “Gerçekten mi Y, hani ?” X’in yanağına bir öpücük konduran Y “İşte bu.” diyerek sırıtmaya başladı. “Ben de Cemal Süreya, Nazım Hikmet ya da Louis Aragon’dan okuyacaksın zannettim.” diyerek şaşkınlığını ifade etmeye çalışıyordu. “Kızım, benim kalbim şiir olmuş, sen Aragon diyorsun.” Sağ taraftaki kıkırdamalardan sonra Kadın “Yoksa insanları mı dinliyorum ben?” “Yok yok, yalnızca kulak misafirliği.” “Bana ne ki bütün bunlardan, kulağımın nereye misafir olacağına dikkat etmeliyim.” dedi içinden sonra düşünceli düşünceli “Şiir de nedir?”

Hava da ne kadar sıcaktı böyle. Sanki dünyanın önemli merkezlerine kalorifer kazanları kurulmuştu. Alnında biriken terleri sildi, saçlarını omzundan geriye doğru atarak ellerini bir yelpaze biçimine getirmiş yüzüne doğru sallamaya başlamıştı. Gökyüzünde tek damla bulut yoktu. Bu mevsimde yağmur olasılığı dünyada savaşların sona ermesi olasılığına eşdeğerdi neredeyse.

Otobüs, filanca muhtarlığı geçti.

Kadın, tekrar kafasını cam kenarından hayatın kenarına çevirdi. Yol boyunca bir çok tabela geçildi. “Gardenya, Barber, Coiffeur, Otowash, Photographer…” Kadın aniden irkildi. Evet, bu gerçekten irkilinecek, ürkülecek hatta dehşete düşülecek bir şeydi. Hangi tarihte dil değişimine gidildiğini hatırlayamadı. Bildiği şey ise bin dokuz yüz yirmi dokuz harf devriminden beri Latin harfleriyle Türkçe yazılıyor, okunuyor ve konuşuluyordu. Peki gidip görmediğimiz uzaktaki köydeki Murtaza Dedem hastalanıp “State Of Hospital”e gelmek zorunda kalınca ne yapacağını düşündü, üzüldü. Murtaza Dedenin de hali hiç iyi sayılmazdı ya zahir…

Otobüsün açılan kapısından indiğinde eteklerindeki gül esenlerinin bile – hı, etek mi? Ne giydiğimi biliyorum. Lanet olası bir pantolon bu hem de kahverengi- diyerek hınzır ve sinsice gülümseyen ağzını elleriyle kapatarak “sus” yaptı kendine. Portakal ağacının altında kendisini bekleyen Romeo’sunun yanına bir kelebek gibi uçmuştu.

Adam- Seni seviyorum.

Kadın- Ben de seni…

Adam- Ben de seni ne?

Kadın, duygusunu üstlenmesi gerektiğini biliyordu. Kısık bir vurgu ile “Ben de seni seviyorum.” diyebildi.

Yan tarafında oturan şişman hacıyağlının koluna indirdiği omuz darbesiyle kendisine gelen Kadın, “Ne oldu, seferberlik mi ilan edildi?” diye düşnceli düşünceli etrafına baktığında otobüsün içinin de aynı birlik beraberlik düşüncesini desteklercesine insanların hınca hınç ve omuz omuza olduğunu fark etti. Saatine baktı. “On yedi kırk beş.”

“Kırk beş dakika” Kendi mırıltısını işitir işitmez dışarıya baktı. Az ilerideki dükkanların önü, büyük çoğunluğu boyanmış sıra sıra tuallerle donanmıştı. Birden İngiliz olduğunu hatırlayıp “stop” düğmesine basmıştı. “Stop” tan “”duracak” ı algılayan şoför yavaşlamıştı.

Kadın, bu seferberliğin arasından düşman garnizonunu yaran bir nefer gibi kalabalığın arasından kendini sıyırmayı başarmıştı. İniş kapısından basamaklara yönelmiş tam dışarıya atılacakken koltuğun kırıldığı için keskinleşen kenarına takılan kahverengi pantolonunun cep kısmının biraz sökülmesiyle “Keşke etek giyseydim.” diyerek bir insan hüzmesi halinde otobüsten dışarıya adeta yuvarlanmıştı. Köşede o portakal ağacının altında ayağının tekini kaldırarak çişini yapan köpeği gördü. Kafasını yere eğerek her gün ahşap yerleri, kirli camlarını sildiği; masasının tozunu aldığı, tuvaletlerini temizlediği hukuk bürosunun yolunu tuttu.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*